7. Bölüm / Kaderin Kıbrıs Düğümü.
Celal Eroğlu’ndan,
Çalışma odasının tavanı resmen üzerime çöküyordu. Masanın üzerindeki dosyaları hırsla yana ittim. Son üç ayda yaptığımız tüm baskınlar fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
“Nasıl olur?” diye gürledim telefonda bana son dakika bilgilerini veren yardımcıma.
“Turan, her seferinde ellerimiz boş dönüyoruz! İçeride bir sızıntı var, anlıyor musun? Birileri biz daha kapıya varmadan onlara haber uçuruyor!”
“Bunun farkındayız komiserim, operasyon bilgisini bir avuç polis dışında kimse bilmiyor. Ben ekip arkadaşlarıma kefilim. Acaba bir böcek mi var.” Onunda keyfi yoktu. Şerefli Türk polisinin içinde bir hainin olması ihtimali bizi tüketiyordu.
“Derhal ofislerimizi araçlarımızı ve özellikle de telefonlarımızı kontrol altına alın. Siber suçlar birimine bilgi ver bizim telefon İD’lerimizi kontrol etsin.”
“Emredersiniz efendim.”
Telefonu kapatıp şakaklarımı ovdum. Çıldırmanın eşiğine gelmiştim. Ne zaman Giz lakaplı düşmanı tam avucuma aldım desem adam sabun gibi elimizden kayıyordu. Bu adam kimdir? Nedir? Elimizde hiçbir somut bilgi yoktu. Ne zaman bir istihbarat gelse anında gidiyoruz. Biz gittiğimizde bomboş bir mekân buluyoruz. Ama duvara yazılı ‘Giz buradaydı’yazısı bizi karşılıyordu. Kadın mı erkek mi bilmiyoruz? Ama bildiğimiz bir şey varsa o da Lefke dağlarından çıkan altınları İngiltere’ye kaçırdığı. Ve yine Lefke bölgesindeki sit alanlarındaki tarihi eser çalışmaları yapan arkeologların eserleri daha çıkarır çıkarmaz ortadan kaybolmasını da ona bağlıyorduk. Hain her kimse resmen Lefke şehrine kafayı takmıştı. Başıma giren ağrıların haricinde bir de hesap vermem gereken üstlerim vardı.
Tam o sırada aşağıdan, evin dış kapısından gelen bir gürültü odamın duvarlarında yankılandı.
Kadın sesiydi bu.
Keskin, yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir tını...
Eroğlu Malikânesi - Salon
Mehmet Bey, eşi Firuzan Hanım ve oğullarıyla sakin bir akşam geçirmeye çalışıyordu. Ancak Mehmet Bey’in elindeki dosya tüm huzuru kaçırmaya yetmişti. Adana’dan, eski dostu Adnan’dan gelen istihbaratlar hiç iç açıcı değildi. Mert bir Ağaydı ama nasıl oldu da azılı bir mafya olan Servet Engindağ’a bulaşmıştı. Bunu bir türlü anlamıyordu. Ve işin en ilginç yanı ise nasıl olurda narenciyelerinin arasına silah saklayarak kaçakçılık yapmaya başlamıştı. Adnan’ın tüm derdi amacı atalarından kalan topraklarına gözü gibi bakmaktı.
Dalgın bir şekilde elindeki dosyasına bakıyordu. Mehmet Eroğlu hem KKTC İç İşleri Bakanıydı. Hem de MİT müsteşarıydı. Bakan kimliği açıkken MİT kimliği aksine gizli tutuluyordu. Ailesi ise daha birkaç ay önce kızlarını Şanlıurfa’da bir Türkmen Aşireti olan Haşimoğlu aşiretine gelin gideceği zaman öğrenmişti. Daha doğrusu kızı Ödül Eroğlu’nun kaçırılması ile bu gizli kimlik ortaya çıkmıştı.
Tam o sırada kapı hızla açıldı. Mehmet Bey’in en güvendiği koruması Orhan, nefes nefese içeri girdi.
“Efendim, maruzatım var. Kapıda bir bayan... Durduramıyoruz. 'Emanetim, gelininizim' diye bağırıyor.”
Firuzan Hanım şaşkınlıkla ayağa kalktı. Mehmet Bey ise gözlerini kısıp kapıya baktı.
“Al içeri Orhan. Kimmiş bakalım bu cesur hanım.” Dedi ama açıkçası aklına bir ihtimal geliyordu.
Hazel, ise artık ona açılan sürgülü kapından içeri girdi. Yanına koruma Orhan geldi.
“Lütfen şöyle buyurun Sayın bakanımız sizi bekliyor.” Dediğinde Hazel başı ile onayladı. Ve Orhan’ın gösterdiği yöne doğru yürümeye başladı.
Hazel’in üstü başı toz içindeydi. Ve son yirmi dört saatte yaşadığı acı anların tonlarca yükü sırtındaydı. Gözlerindeki o hırçın ama yaralı bakışla salona girdi. Korkmazerlerin asaletini sırtındaki toz bile örtememişti. Salona şöyle bir baktı. Babası yaşlarında olan adamın tam hedefi olduğunu anladığı an yönünü ona doğru çevirdi. Doğrudan Mehmet Bey’e yürüdü. Titreyen elleriyle boynundaki madalyayı ve kan lekeli mektubu sıkı sıkı tuttuğu çantasından çıkartıp uzattı.
“Ben, Adnan Korkmazer'in kızı, Hazel Korkmazer. Babamın son nefesinde verdiği emanet budur Mehmet Amca. Bana bu mektubu size teslim etmemi ve gerisinde gereken her şeyi sizin yapacağınızı söyledi.” Dedi mağrur şekilde.
Mehmet Bey karşısındaki güzel kıza baktı. Perişan haldeydi. Babamın son nefesinde verdiği emanet sözü ve Hazel’in bitik hali ile askerlik arkadaşının öldürüldüğüne emin oldu. Yüreğinde bir sızı oluştu.
Titreyen elleriyle mektubu açtı. Satırları okudukça yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Adnan’ın son vedasını, dostuna sığınan kızını ve yıllar önce edilen o yemini okuyordu. Ortada yıllar önce verilmiş bir söz vardı. Ve şuan o sözün gerçekleştirilme zamanı gelmişti. Derin bir nefes alarak gözlerini yumdu. Tekrar gözlerini açtığında Hazel’e baktı. Onu başı ile onayladı.
“Gel güzel kızım. Gel güzel gelinim.” Dedi sesi titreyerek.
Firuzan Hanım ve diğer oğulları şaşkınla Mehmet beye bakıyorlardı.
Ne demek güzel gelinim!
Kimdi bu kız?
Firuzan hanım tüm dikkati ile bir kocasına birde karşısında her ne kadar perişan halde gözükse de dimdik duran kıza bakıyordu. Eroğlu erkeklerinden olan Alparslan ve Ertuğrul ise daha temkinlimce kızı inceliyorlardı.
Tam o sırada merdivenlerden sert adım sesi duyuldu. Celal, çalışma odasına kadar gelen gürültüye daha fazla dayanamayıp aşağı inmişti. İlk basamakta durdu, gözleri salondaki davetsiz misafire çakıldı. Şaşkınlığı bir anda alaycı bir gülümsemeye dönüştü.
“Vay vay vay... Kimleri görüyorum? Bizim çakma Adanalı, ya da neydi? Ha evet evet şimdi hatırladım Hanım Ağa!” dedi Celal, merdivenlerden ağır ağır inerken.
“Ne o? Adana’da portakal kalmadı da buraya mı sığındın? Senin burada ne işin var, hangi akılla geldin bu eve?” alaycı başladığı cümle sonlarına doğru sorgulayıcı bir şekle bürünmüştü.
Hazel, gözlerindeki yaşı silip dik duruşunu bozmadan Celal’e baktı. O anın şokuyla kalbi ağzında atıyordu. Festivaldeki o baş komiser, sığındığı evin oğlu muydu?
Yok artık dedi içinden. Bir daha nerede göreceğim dediği adamın evine mi gelin gelmişti. Kalbini bu adama kaptırmışken acaba evleneceği kişi kimdi. Ya kardeşlerinden biriyse nasıl olacaktı. Ne yapacaktı. Kalbi bu adama çoktan tutulmuşken ya onun kardeşlerinden biri ile evlenirse? Bu ihtimal zaten yaralı olan kalbini iyice deşmişti. Çimen yeşili gözleri aklına düşenlerle şaşkınlıkla titriyordu.
Mehmet Bey, elindeki mektubu yavaşça katladı. Ve oğluna baktı. Demek ki oğlu ile gelini daha önce tanışmışlardı. Bu güzel haberdi işte.
Mehmet Bey salonda bulunan ailesine baktı. Karısının rengi kızarıyordu. Ama saygısından susuyor ve bekliyordu. İyi biliyordu ki kocası detaylı bir açıklama yapacaktı.
Mehmet Bey, odadaki herkesin nefesini kestiği o ağır sessizliği babacan ama otoriter sesiyle bozdu. Celal’in gözlerinin içine bakarak, Hazel’in yanına geçti.
“Dilini tut Celal! Karşındaki kadın bu evin namusudur artık.”
Celal kaşlarını çatarak babasına baktı.
“Ne demek namusu baba? Kim bu kız?”
Mehmet Bey, Hazel’in omuzuna elini koydu ve o yıkıcı cümleyi kurdu.
“Seni tanıştırayım oğlum. Bu genç bayan babasının vasiyeti, senin ise müstakbel eşin yani Hazel Eroğlu."
Salona bomba gibi düşen bu sessizlik, Celal ve Hazel’in birbirine çarpan öfkeli bakışlarıyla daha da ağırlaştı. Kader, Adana’da başlayan o portakal kokulu kavgayı, Kıbrıs’ta bir nikâh masasına bağlamıştı.
Celal Eroğlu’ndan.
Babamın kurduğu cümle beynimde şimşekler çaktırdı. Hazel’e bir yabancı gibi değil, sanki hayatımın en büyük hatasına bakıyormuş gibi döndüm.
“Ne evliliği baba? Ne vasiyeti?” Sert çıkan sesim salonun yüksek tavanında yankılandı.
Adımlarım babamla Hazel’in tam karşısında durdu. Öfkemden ellerim titriyordu. Dehşet içinde babama baktım.
“Benim Gönül’e verilmiş bir sözüm var! Biz sekiz senedir bugünü bekliyoruz. Şimdi sen karşıma geçip, elinde bir mektup ve eski bir madalyayla kapımıza dayanmış bu kızla evleneceğimi mi söylüyorsun?” Bakışlarımı Hazel denen kıza çevirdim.
“Sırf babamın bir borcu var diye hayatımı, sevdamı yakamam!” dedim sert şekilde.
Hazel’in yeşil gözleri dolmuştu ama bakışları hala çakmak çakmaktı. Bana bir adım attı, ağzını açacak oldu ama ona fırsat vermeden devam ettim.
“Kusura bakma Hanım Ağa, burası senin Adana’daki tarlalarına benzemez. 'Ben geldim' demekle gelin olunmaz. Baba, bu saçmalığa bir son ver. Ben bu kızla asla evlenmem!”
Babam, tek bir kaşı bile oynamadan beni dinledi. Yüzünde hayal kırıklığı ile karışık, derin bir acı vardı. Elindeki eski mektubu ceketinin cebine koydu ve masanın üzerinde duran, sabah Orhan’ın getirdiğini gördüğüm o kalın, siyah dosyayı ağır ağır bana uzattı.
“8 senelik sadakatini, beklediğin o kadını bu kadar ateşli savunman güzel Celal..." dedi babam, sesi buz gibiydi. "Ama bazen insan, en çok güvendiği yerin aslında uçurum olduğunu geç anlar.” Ne demek istediğini zerre anlamadım.
Dosyayı elime tutuşturdu. Parmaklarım dosyanın sert kapağına çarptı.
“Al bunu ve yukarı çık. İçindeki her satırı, her fotoğrafı dikkatle incele. O 'beklediğim' dediğin Gönül’ün, sen ve ekibinin baskınlarda elleriniz boş dönerken kimlerle kadeh kaldırdığını gör. Ondan sonra gelip benimle tekrar konuş, tabii hala yüzün olursa...”
İşittiklerim ile dona kaldım.
Babamın bakışlarındaki o kesinlik, içime bir kurt düşürdü. Gözlerim bir dosyaya, bir de kapıda yapayalnız duran Hazel’e kaydı. Hazel, babamın dedikleriyle şoka girmiş, benim öfkemle ise iyice kırılmıştı.
“Yukarı çık Celal!” diye gürledi babam.
“Oku ve o derin uykundan uyan!”
Dosyayı koltuğumun altına sıkıştırıp, Hazel’e omuz atar gibi yanından geçerek merdivenlere yöneldim. Arkamda bıraktığım o sessizlik, yaklaşan fırtınanın en büyük habercisiydi. Yukarı çıktığımda sadece bir dosyayı değil, 8 yıllık hayatımı da infaz edeceğimi henüz bilmiyordum.