10. Bölüm/ Çelik Pençe

1424 Words
10. Bölüm/ Çelik Pençe Paris’in puslu sabahında, Seine Nehri’nden gelen sis tabakası şehri bir kefen gibi örtmüştü. Fransız istihbaratı ve Interpol ile koordine edilen operasyonun merkezi, şehrin çeperindeki terk edilmiş, devasa bir tekstil fabrikasıydı. Burası, Gönül’ün bağlı olduğu şebekenin Avrupa’dan çıkış bileti olan gizli bir güvenli evdi. Cesur, fabrikanın karşı binasındaki izleme noktasında, elinde dürbünle son kontrolleri yapıyordu. Yanında, yüzü bir heykel kadar hareketsiz ama gözleri alev alev yanan Celal vardı. “Hedefler içeride,” diye fısıldadı Cesur telsize. “Gönül tek değil. Yanında şebekenin lojistik sorumlusu ve iki koruma var. Celal, operasyon başladığında duygularını kapıda bırak. O içerideki kadın senin sevgilin değil, vatanına sızmış bir parazit.” Celal, silahının sürgüsünü yavaşça çekti. “Duygularım sekiz yıl önce o dosyayı gördüğümde öldü Cesur. Şimdi sadece görev var.” Cesur’un “Gir!” emriyle fabrikada eş zamanlı bir patlama yaşandı. Camlar basınçla aşağı inerken, taktik timler sis bombalarıyla içeri daldı. Celal, bir gölge gibi ilk kattan süzüldü. Toz ve dumanın arasında, Gönül’ü çelik bir kasanın önünde, panikle son belgeleri yakmaya çalışırken gördü. Korumalardan biri silahına davrandı ama Celal, yılların refleksini saniyelerle konuşturdu. İki el ateş; adam etkisiz. Celal, dumanların arasından Gönül’ün tam karşısında belirdi. Gönül, elindeki yanan kağıdı yere düşürdü. O masum moda öğrencisi, o nazik sevgili gitmiş; yerine köşeye sıkışmış bir avcı gelmişti. Elini belindeki küçük silaha attı ama Celal’in namlusu çoktan alnının ortasına nişan almıştı. “Sakın!” diye kükredi Celal. Sesi fabrikanın boş koridorlarında yankılandı. “Sakın o yalanı bir mermiyle bitirmeye çalışma Gönül. Seni canlı istiyorum. Adalet önünde, her saniye neyi mahvettiğini izleyeceksin.” Cesur, arkadan ekibiyle girip diğerlerini derdest etti. Fabrikanın içinde sadece Celal’in buz gibi sesi duyuluyordu. Celal silahını indirmeden Gönül’e yaklaştı. Kadının gözlerinde o bildiği sahte pırıltıyı aradı ama bulamadı. Karşısında sadece buz gibi bir düşman vardı. “Sekiz yıl...” dedi Celal, sesi titremekten çok, bir infaz hükmü kadar ağırdı. “Bana her baktığında, içtiğimiz her kahvede, kurduğumuz her hayalde... Arka planda kimi bitireceğini mi hesaplıyordun? O iğrenç moda çizimlerinin arasına hangi devlet sırlarını gizledin?” Gönül, alaycı bir şekilde gülümsedi. “Sen çok zayıf bir adamdın Celal. Senin o aşırı korumacı, 'yiğit' hallerin işimi çok kolaylaştırdı. Bana aşık olduğun gün, vatanının kapılarını bana sen açtın.” Bu sözler Celal’in kalbine saplanan son hançerdi. Ama o, bu acıyı güce çevirdi. Silahını kılıfına soktu, belindeki ağır çelik kelepçeyi çıkardı. Gönül’ün ince bileklerini bir mengene gibi kavradı. Sert bir hareketle ellerini arkasına çevirip kelepçeyi geçirdi. Klik. “Bu ses,” dedi Celal, kadının kulağına eğilerek. “Senin sahte hayatının son noktası. Seni sevdiğim her saniye için kendimden nefret edeceğim ama seni bu kelepçeyle adalete teslim ettiğim için kendimle onur duyacağım.” Dışarıda Interpol araçlarının mavi-kırmızı ışıkları Paris sokaklarını aydınlatıyordu. Gönül, zırhlı araca bindirilirken Cesur, Celal’in yanına geldi. Celal’in elleri hala hafifçe titriyordu ama bakışları berraktı. Cesur, elini Celal’in omzuna koydu ve onu kendine çevirdi. “Bak bana Başkomiser,” dedi Cesur, sesi bir fırtına sonrası dinginliğindeydi. “Hatanı temizledin. Bir yılanı kendi elinle söküp attın. Şimdi o rozet artık sadece bir metal parçası değil, senin yeniden kazandığın onurun.” Cesur, Celal’in eline bir uçak bileti sıkıştırdı. “Şimdi evine dön... Kıbrıs’a. Orada babanın mezarından dönen Mehmet Bey seni bekliyor. Ama en önemlisi... O konakta, senin ona 'akıl hastası' dediğin ama aslında senin arkanda bıraktığın enkazı toparlayan o kadın, Hazel bekliyor. Git ve onurunla yaptığın mesleğin, ailen ve o müstakbel eşin için yaşa. Bu Paris rüzgarı burada kalsın, sen kendi adanın fırtınasına dön.” Celal, biletin üzerindeki Lefkoşa yazısına baktı. Derin bir nefes aldı; Paris’in kirli havası ciğerlerinden çıktı, yerine Kıbrıs’ın deniz kokulu hayali doldu. “Dönüyorum Cesur,” dedi Celal. “Hazel’e... Ve kendime dönüyorum.” *** Kıbrıs’ın akşam güneşi Eroğlu Konağı’nın yüksek pencerelerinden içeri süzülürken, evin içindeki sessizlik adeta patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Bir hafta önce Adana’nın toprağına can yoldaşını bırakan Mehmet Bey, vakur bir hüzünle koltuğunda oturuyordu. Alparslan ve Ertuğrul, babalarının iki yanına dizilmiş, sessizce bekliyorlardı. Ve o an... Konağın ağır meşe kapısı gıcırdayarak açıldı. Celal içeri girdi. Paris’in soğuğu hala palto yakasındaydı ama gözlerindeki o hırslı, o bulanık bakış gitmiş; yerine yorgun ama tertemiz bir bakış gelmişti. Kapının eşiğinde durdu. Bakışları önce babasına, sonra kardeşlerine kaydı. En son ise odanın köşesinde, o ipekli elbiselerin içinde bir heykel gibi dimdik oturan Hazel’e çakıldı. Hazel, o gün Adana’nın elli beş derece sıcağında saçını başını yolduğu o "çakma Adanalı" değildi artık. Bakışları bir mühendis titizliğiyle Celal’i süzüyor, ondaki değişimi, o yıkımı ve yeniden doğuşu analiz ediyordu. Bir "Hanım Ağa" gibi oturuyordu yerinde; sığınmacı değil, evin sahibi gibi. Mehmet Bey ayağa kalktı. Odada çıt çıkmıyordu. Celal babasına doğru birkaç adım attı, eğilip elini öptü ve alnına koydu. Mehmet Bey, oğlunu kollarının arasına alıp sıkıca bastırdı göğsüne. "Hoş geldin oğlum," dedi sesi titreyerek. "Zehri dışarıda bırakıp da geldin ya, şükürler olsun." Alparslan ve Ertuğrul da abilerine sarıldılar. Evdeki buzlar bir nebze erimişti ama Hazel hala yerinden kalkmamıştı. Celal’in gözleri sürekli ona kayıyordu. O "akıl hastası" dediği kızın gözlerindeki o derin, zeki ve gururlu parıltı Celal’i adeta yer sabitledi. Mehmet Bey, oğlunun omzuna elini koydu. "Celal... Babanın vasiyeti, Adnan’ın emaneti... Ne dersin evladım?" Celal, Hazel’in o sarsılmaz duruşuna baktı. Paris’te Cesur’un dedikleri kulaklarında çınladı: "Oraya bir Hanım Ağa gibi girdi." Celal başını yavaşça babasına çevirdi. "Tamam baba," dedi Celal, sesi tüm salonda yankılanarak. "Hatamı gördüm, bedelini ödedim. Senin emrin, benim namusumdur. Bu vasiyet mühürlenecek." Mehmet Bey’in gözleri gururla parladı. Evlatlarının bir arada olması, dostunun emanetinin artık sahipsiz kalmayacak olması onu gençleştirmişti sanki. Bir anda oturduğu yerden doğruldu ve konağın koridorlarını inleten o gür sesiyle bağırdı. "Orhan! Orhan buraya gel!" Mehmet beyin baş koruması Orhan nefes nefese içeri girdi. "Buyurun Mehmet bey!" Mehmet Bey, parmağıyla dışarıyı işaret ederek konuştu. "Hemen Diyanet Başkanı'nı ara, evimize davet et! Akşam namazından sonra bu konakta nikahımız var! Adnan’ın kızıyla Celal’in kaderi bu akşam mühürlenecek. Hazırlıklar başlasın, tüm Kıbrıs duysun; Eroğlu Konağı’na yeni bir Hanım Ağa, Celal’e de onuru geri dönüyor!" Salondaki hava bir anda değişti. Alparslan ve Ertuğrul birbirlerine gülümseyerek bakarken, Celal’in gözleri hala Hazel’deydi. Hazel ise yerinden yavaşça kalktı. Hiçbir şey demedi ama omuzlarını daha da dikleştirdi. Bakışlarıyla Celal’e sessiz bir meydan okuma gönderiyordu: “Geldin ama karşındaki o eski kız yok Başkomiser. Bakalım bu kaleye hükmedebilecek misin?” *** Akşam namazının huzuru konağın üzerine çökerken, Eroğlu Konağı tarihinin en sessiz ama en görkemli anlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Diyanet Başkanı, Mehmet Bey’in şahsi davetiyle salondaki yerini almıştı. Ortamda ne davul zurna ne de şatafat vardı; sadece ağır bir vakur ve verilmiş sözlerin ağırlığı... Diyanet Başkanı, önüne açılan defter ve şahitlerin huzurunda dini nikahın rükünlerini yerine getirmeye başladı. Celal, üzerinde jilet gibi duran siyah takımıyla, bakışlarını bir saniye bile yerden kaldırmadan oturuyordu. Hazel ise yanındaydı; başında ipek bir şal, yüzünde ise o vazgeçmediği mühendis soğukkanlılığı... Sıra o can alıcı soruya geldiğinde Diyanet Başkanı Hazel’e döndü. “Kızım, Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kıyılan bu nikahta, Celal evladımızdan mehir olarak ne talep edersin?” Hazel bir an duraksadı. Gözleri Celal’e kaydı; ona "çakma polis" dediği o günü, babasının cansız bedenini arkasında bırakışını ve bu konağa bir sığınmacı gibi girişini düşündü. Tam ağzını açıp "Hiçbir şey" diyecekti ki, Firuzan Hanım zarif bir hareketle oturduğu yerden öne doğru eğildi. Firuzan Hanım’ın sesi, bir İstanbul hanımefendisinin nezaketi ile bir Hanım Ağa’nın otoritesini aynı anda taşıyordu. “Müsaadenizle,” dedi Firuzan Hanım, gözlerini Celal’in üzerinden ayırmadan. “Hazel artık bu evin kızıdır. Bir Korkmazer kızı, bir Eroğlu gelini ve bir mühendis hanımefendi olarak isteyeceği mehir, sadece kendisinin değil, bu ailenin şanına yaraşır olmalıdır.” Celal başını kaldırıp annesine baktı. Firuzan Hanım devam etti. “Hazel kızımın mehiri olarak; Kıbrıs’taki Eroğlu çiftliklerinin yönetim yetkisini, babasından kalan o kutsal topraklara eşdeğer bir mülkü ve en önemlisi Celal...” Firuzan Hanım burada durdu, oğlunun gözlerinin içine hüzünle ama kararlılıkla baktı. “...ve en önemlisi; hayatın boyunca ona sunacağın sarsılmaz bir sadakat ile babasının bıraktığı yerden devam edecek o 'Hanım Ağalık' makamının tapusunu istiyoruz. Bu kız buraya bir emanet olarak geldi ama bu evden bir 'hükümdar' olarak devam edecek. Mehir, onun bu topraklardaki bağımsızlığıdır.” Salonda derin bir sessizlik oldu. Mehmet Bey, karısının bu çıkışıyla gurur duyduğunu belli edercesine başını salladı. Celal, yanındaki kadına baktı. Hazel’in gözlerinde ilk kez bir parıltı, bir şaşkınlık ve Firuzan Hanım’a karşı derin bir minnet gördü. Diyanet Başkanı, Celal’e döndü. “Evladım, bu mehri kabul ediyor musun?” Celal, Hazel’in elini ilk kez orada, nikah akdi mühürlenirken tuttu. Avucu sıcaktı ama tutuşu çelik gibiydi. “Kabul ediyorum,” dedi Celal, sesi hiç titremeden. “Hazel’in bu topraklardaki hükmü benim namusumdur. İstediği her şey, helali hoş olsun.” Nikah dualarla bağlandığında, Hazel artık sadece "Yaralı bir kuş" değil; mülküyle, makamıyla ve arkasındaki devasa Eroğlu gücüyle tescillenmiş bir Hanım Ağa idi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD