13. Bölüm/ Yasaklı Türkü.
Gece, Eroğlu Konağı’nın üzerine kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Hazel için yatak, artık dinlendiği bir sığınak değil; Celal’in buz gibi sessizliğiyle, aralarına ördüğü o görünmez duvarlarla örülü bir hapishaneydi.
Sırtını Celal’e dönmüş, gözlerini karanlığa dikmişti ama uyku fersah fersah uzaktaydı. Her nefes alışında göğsüne bir taş oturuyor, emniyetin o sahipsiz köşesinde unutulmuş olmanın verdiği o "fazlalık" hissi genzini yakıyordu.
Yatağın çarşafları sanki tenine batıyor, dört duvar üzerine doğru daralıyordu. Bir yanı hıçkıra hıçkıra ağlamak, diğer yanı bu kilitli kapıları tekmeleyerek çekip gitmek istiyordu.
Daha fazla dayanamadı.
Yatağın içinde usulca doğruldu; Celal’in uyuyup uyumadığını bilmiyordu ama onun o heybetli, sessiz varlığı odadaki oksijeni tüketiyordu.
Hazel, sanki boğuluyormuş gibi elini boğazına götürdü. Ayakları geri geri gitmek istese de ruhu onu dışarıya, nefes alabileceği tek yere itiyordu.
Üzerine ince, beyaz bir şal aldı.
Çıplak ayaklarının mermer zemindeki soğukluğu kalbindeki yangını söndürmeye yetmedi. Balkonun ağır cam kapısını sessizce aralayıp kendisini Kıbrıs’ın şafak öncesi ayazına bıraktı.
Hazel, Kıbrıs’ın yabancı göğüne, henüz yıldızların tam sönmediği o lacivert boşluğa baktı.
İçindeki yalnızlık o kadar büyüktü ki, artık Gozan’ın sıcak toprağına, babasının mert sesine, memleketinin tozuna duyduğu özlem boğazında düğümlenmişti.
Ve o an, bu konakta türkü söylemenin bir "vazgeçiş" nişanı olduğunu bilmeden, ciğerinden kopan o yanık Çukurova havasını serbest bıraktı.
“Geleli gülmedim ben bu cihana
Derdimi diyemedim nazlı yâre.
Ararım bulamam derdime çare.
Gözümün yaşları döndü barana
Gidiyor bir hayırsızın peşine.
Yâr elinden sitem geldi başıma.
Alıp başım gidem gurbet ellere
Düşeyim dillerden dize dillere
Benim çektiğimi kimseler çekmez.”
Hazel bu dizeleri söylerken, sesi "hayırsız" kelimesinde hafifçe titredi.
Bu, sadece bir türkü değil; Celal’in onu emniyetin o karanlık köşesinde unutuşuna, evlendiği günden beri ona bir yabancıymış gibi bakışına ve kalbinin kapılarını sonuna kadar kapatışına yakılan bir ağıttır.
Celal, yatağın diğer ucunda saatlerdir bir heykel gibi kaskatı kesilmiş, nefesini bile hırsla içine hapsediyordu. Gözleri karanlık tavana çakılıydı ama zihni emniyetin o loş ışıklı koridorlarında, Hazel’i unuttuğu o sandalyede asılı kalmıştı. İçinden kendine, o sarsılmaz "Başkomiser" gururuna, bitmek bilmeyen o "Gönül" enkazına ağza alınmayacak küfürler savuruyordu.
“Sen ne biçim bir adamsın Celal?” diye geçirdi içinden. “Düşmanını kapıda beklerken uyumazsın da, helalini kendi evinde nasıl kimsesiz bırakırsın?”
Tam o sırada, yatağın diğer tarafındaki o hafif hışırtıyı duydu. Hazel, sanki üzerinde tonlarca yük varmış gibi zorlukla doğruldu. Celal, gözlerini hafifçe kısarak karısının gölgesini izledi. Hazel’in her hareketi bir vedanın sessiz provası gibiydi. Genç kadın, yatağın kenarına oturduğunda omuzlarının çöktüğünü, o dik duruşunun kederle büküldüğünü gördü.
Hazel, parmak uçlarında, sanki bu evde bir yabancıymış, kimseyi uyandırmaktan korkan bir misafirmiş gibi yataktan kalktı. Celal’in kalbi, Hazel’in çıplak ayaklarının zemine değdiği her adımda biraz daha sıkıştı.
Hazel balkon kapısına yöneldiğinde, Celal’in içindeki o kor ateş harladı. Bir an yerinden fırlayıp bileğinden tutmak, "Gitme, burada kal, yanımda uyu" demek istedi. Ama dili damağına yapıştı, gururu boğazına bir düğüm gibi dolandı.
Balkonun ağır cam kapısı hafif bir gıcırtıyla aralanıp Hazel dışarı süzüldüğünde, Celal daha fazla dayanamadı. Yorganı üzerinden hışımla fırlatıp attı. Üzerindeki siyah tişörtü ve altında yatağa girdiği eşofmanıyla, o da çıplak ayakla ayağa kalktı.
Adımları istemsizce balkona doğru yöneldi ama kapının eşiğine gelince durdu. Perdenin o ince, hayalet gibi sallanan kumaşının arkasına sığındı. Karanlıkta parlayan gözleri, balkon demirlerine asılıp gökyüzüne bakan karısına kilitlendi.
Hazel’in omuzları titriyordu.
Celal, onun ağladığını sandı; içine bir bıçak saplandı. Ama Hazel ağlamıyordu. Hazel, ciğerindeki o dumanı, o Gozan sıcağını dışarı atmak ister gibi derin bir nefes aldı.
Celal, tam o an karısının dudaklarından dökülecek olan o yasaklı feryadın, ilk hecesini hissetti.
"Söyleme Hazel," diye mırıldandı Celal içinden, alnını soğuk cam bölmeye dayayarak.
“Söyleme o türküyü... Eğer o sitem dudaklarından dökülürse, ben bu kilitli kapıların altında can vereceğim."
Ama Hazel, Celal’in bu sessiz yalvarışını duymadı. Başını hafifçe yukarı kaldırdı ve o ilk dize, Eroğlu Konağı’nın sessizliğini bir cam gibi tuzla buz ederek yükseldi.
Celal, balkon kapısının hemen ardında dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti.
Karısı...
Kendi helali, soyadını verdiği kadın, kocasının evinde "Geleli gülmedim" diye feryat ediyordu.
Celal’in kalbindeki o on kilidin anahtarı sanki o an kırılıp içeride kalmıştı.
Kahroluyordu…
Elimi uzatıp o omuzları tutmaya, "Ben buradayım" demeye ne yüzü vardı ne de cesareti.
Türkü sesi, taş duvarların arasından sızıp avluya, koridorlara ve nöbet tutan korumaların kulaklarına ulaştığında zaman durdu.
Firuzan hanım, yatağından bir kurşun yemiş gibi sıçrayarak uyandı. Ellerini titreyerek göğsüne bastırdı.
“Aylar önce Ödül de böyle söylemişti..." diye mırıldandı gözyaşları içinde.
Ödül’ün o gece balkonda ölüme yürümeden önce yaktığı ağıt, Firuzan’ın kulaklarında yeniden çınladı.
Mehmet bey çalışma odasındaki koltuğunda donup kalmıştı. Elindeki tespih, Hazel’in her bir dizesinde biraz daha geriliyordu. Mehmet Bey için bu ses, Eroğlu isminin üzerine düşen en ağır gölgeydi.
“Bu kızı buraya gelin diye mi geldi, yoksa derdine dert katalım diye mi?" diye geçirdi içinden. Kendi koyduğu o "türkü yasağı" ilk kez canını bu kadar yakıyordu.
Alparslan bahçede nöbet tutan korumaları son kez kontrol etmek için dışarıdaydı ve adamları duyduğu Türkü ile başlarını öne eğdiler.
Silahların gölgesinde büyümüş bu adamlar, Hazel’in sesindeki o saf acı karşısında çaresiz kalmışlardı. İçlerinden biri,
“Ödül Hanım gibi bu gelin de mi bizden vazgeçiyor?" diye düşündü.
Hepsi biliyordu; bu konakta biri türkü söylüyorsa, o artık yaşamaktan elini eteğini çekmiş demekti.
Ertuğrul, koridorun ucunda yumruklarını duvara dayamış, dişlerini sıkarak dinliyordu. Abisine duyduğu öfke artık bir volkan gibi kaynıyordu.
“Uyan be abi!" diye bağırmak istiyordu içinden. "Bak, kadın senin evinde ölüyor, ruhu Adana’ya kaçıyor, sen hala dosyaların arkasına saklanıyorsun!"
Hazel türküsünü bitirdiğinde, sabahın o ağır sessizliği konağın üzerine bir balyoz gibi indi. Hazel, balkon demirlerini sıkan ellerini gevşetti, derin bir iç çekti.
O iç çekiş, Celal için bin tane suç duyurusundan, on tane kurşundan daha ağırdı.
Celal, perdenin arkasında gözlerini kapattı. Karısının o hüzünlü sırtına bakarken, ilk kez bir operasyonda değil, kendi hayatında mağlup olduğunu anladı.
"Sustun mu Hazel?" diye fısıldadı Celal, hıçkırığını içine akıtarak. "Sen sustun ama senin bu sesin, benim bütün kilitlerimi parçaladı. Ben seni korurum sanmıştım, meğer seni bu evde en çok ben kimsesiz bırakmışım."
Ertesi sabah Celal, kimsenin yüzüne bakmadan, omuzlarında dünyanın yüküyle evden çıkıp giderken arkasında bir enkaz bıraktığını iyi biliyordu.
***
Eroğlu Konağı’nın devasa yemek masası, o sabah sadece bir kahvaltı sofrası değil, dün şafak vakti dökülen o yanık türkünün altında ezilen bir yas meclisi gibiydi.
Gümüş şamdanlar, taze kızarmış ekmekler ve Kıbrıs’ın en seçkin lezzetleri masadaydı ama kimsenin boğazından tek bir lokma geçmiyordu.
Masada büyük bir eksik vardı,Celal. O, daha Hazel balkonda gökyüzüne bakıp o ciğer yakan ağıtı yakarken, vicdanının sesinden kaçmak ister gibi sessizce konaktan ayrılmıştı.
Onun boş sandalyesi, Hazel’in kalbindeki o "ihmal edilmişlik" hissini her saniye daha da derinleştiriyordu.
Firuzan hanım elindeki çatalı tabağındaki zeytine dokunduruyor ama bir türlü ağzına götüremiyordu.
Gözleri kan çanağına dönmüştü; kulağında hâlâ Hazel’in o "Geleli gülmedim" deyişi yankılanıyordu. Bakışlarını kaçamak bir şekilde Hazel’e çevirdiğinde, gelininin o vakur ama ruhu çekilmiş halini görüp iç çekiyordu.
Mehmet bey masanın başucunda, ömründe ilk kez bu kadar çaresiz hissediyordu. Kendi koyduğu yasakların, bu genç kadının acısı karşısında ne kadar hükümsüz kaldığını anlamıştı. Çayından bir yudum almak istedi ama bardağı masaya bırakırken eli titredi.
Hazel ise sadece tabağına bakıyordu ama gördüğü şey porselen değil, Adana’nın tozlu yollarıydı. Celal’in sabah çekip gidişi, ona dün geceki nezarethane yalnızlığından daha ağır gelmişti.
Ertuğrul, masadaki bu boğucu havayı dağıtmak, Hazel’in omuzlarındaki dünyayı biraz olsun hafifletmek için öne doğru eğildi.
Sesi, her zamanki neşesinden uzak ama sarsılmaz bir şefkatle doluydu.
"Hanım Ağa," dedi Ertuğrul, Hazel’in bakışlarını yakalamaya çalışarak.
"Bugün toprak bizi çağırıyor. Zeytinliklerin ucunda, bağların senin imzana ihtiyacı var. Buranın kasveti adama nefes aldırmaz. Gel gidelim, toprakla dertleş, bağ bozumu öncesi asmalara bir selam ver."
Hazel, başını yavaşça kaldırdı. Gitmek, bu duvarların arasından sıyrılmak istiyordu ama izinsiz adım atmaya mecali yoktu.
Tam o sırada Firuzan Hanım, Hazel’in elini masanın altından tuttu. Gözyaşlarını zorlukla tutarak Ertuğrul’a baktı, sonra gelinini süzdü.
"Git kızım," dedi Firuzan Hanım, sesi titreyerek. "Ertuğrul doğru söyler. Bu taş duvarlar bugün sana derman olmaz. Toprak sadıktır, insan gibi unutmaz, insan gibi kırmaz. Git de o gümüş yaprakların altında biraz nefes al. Ben buradayım, ocağını ben tüttürürüm."
Hazel, Firuzan Hanım’ın bu anne şefkatiyle dolu onayıyla derin bir nefes aldı. Mehmet Bey de hafifçe başını sallayarak bu gidişe rızasını gösterdi.
Ertuğrul, Hazel’i masadan bir kuş gibi çekip aldı. Cipe bindiklerinde Hazel, dikiz aynasından arkada kalan görkemli ama sessiz konağa baktı.
Celal yoktu, Celal yine kaçmıştı; ama önünde onu bekleyen asırlık zeytin ağaçları ve Ertuğrul’un ona verdiği o "değer" vardı.
Araba, asırlık zeytin ağaçlarının gölgelediği, ucu bucağı görünmeyen devasa bir bahçenin girişinde durdu. Ertuğrul arabadan inip kapıyı açtı ve eliyle uçsuz bucaksız yeşilliği işaret etti.
"Bak Hazel," dedi Ertuğrul, sesi bu kez her zamanki muzurluğundan uzak, derin bir saygıyla tınlıyordu.
"Bu gördüğün gümüş yapraklı ağaçlar, bu topraklar... Bunlar senin mehrin. Eroğlu ailesinin sana, Kozan’ın aslan kızına hediyesidir. Buradaki her bir zeytin tanesi, her bir toprak zerresi senin mülkün ve emrine amadedir."
Hazel, duydukları karşısında bir an duraksadı. Gözleri yaşararak Ertuğrul’a baktı. Celal’den beklediği o "aitlik" hissini, kayınbiraderinin bu sarsılmaz duruşunda bulmuştu. Hiç düşünmeden Ertuğrul’un boynuna sarıldı.
"Sağ ol abi... Bana sadece toprak değil, bir yuva verdiniz," diye fısıldadı.
Hazel araçtan iner inmez ayaklarının altındaki toprağın yumuşaklığını hissetti. Bin yıllık, gövdesi insan eliyle sarılamayacak kadar kalın olan "Gümüş Ana" dedikleri zeytin ağacının yanına gitti. Elini pürüzlü gövdesine koydu, sanki ağaçla dertleşiyordu.
"Selamun aleyküm yaşlı dostum," diye fısıldadı. "Sen neler gördün, neler geçirdin kim bilir... Şimdi emanetin bendedir."
“ Selamun aleyküm arkadaşlar.” Diyerek tüm dikkati üzerine topladı Ertuğrul.
“ Sizi tanıştırayım gelinimiz Hazel Eroğlu kendisi yüksek ziraat mühendisi. Bundan sonra tüm emir ve talimatları Hazel Hanımdan alacaksınız. Onun emri babamın emridir. Hazel gel tanıştırayım. Bu çavuş Salih abi bu da eşi Emine abla” diyerek herkesi tanitti.Hazel pür dikkat dinledi.
Herkesle merhabalaştı. Ve Emine hanımın yanına ilerledi.
Ağaçların altında çalışan işçiler, başlarda "Eroğlu’nun yeni gelini gelmiş" diyerek çekingen davrandılar. Ama Hazel, elinde budama makasıyla Emine Teyze’nin yanına bağdaş kurup oturduğunda hava değişti.
"Emine Teyze," dedi Hazel, kadının nasırlı elini tutarak. "Bu dalı böyle küstürme, bak gözü burada kalmış. Canını yakmadan keseceksin ki sana meyvesini gönülden versin."
Kadınlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Bu "Hanım Ağa" dedikleri kız, sadece isimden ibaret değildi; toprağın dilini, ağacın hıçkırığını biliyordu. Hazel akşama kadar onlarla ter döktü, azığını paylaştı.
"Ben Kozan’ın bereketinde büyüdüm," dedi onlara. "Bizde ağaç aileden sayılır. Hürmet etmezsen, gölge bile vermez."
Ertuğrul, bir ağaca yaslanmış, kolları göğsünde bağlı halde onu izlerken içinden geçirdi: "Celal, sen bu cevheri emniyet odalarında unuturken, biz burada bir imparatorluk kuruyoruz haberin yok."
Saatlerce Hazel tüm zeytinlerin arasında dolaştı. Tüm dikkati ve sevgisi ile notlarını özenle tuttu ve ilaçlama takvimini tekrar hazırladı.
Ertuğrul’un telefonuna gelen mesajla Hazelin yanına ilerledi.
“ gel bakalım bacım seni bir başka yere götüreceğim. “
Hazel ellerindeki tozu toprağı sirkeleyip merakla abisine baktı.
Ertuğrul "Asıl sürprize geliyoruz," diyerek Hazel’i üzüm bağlarının olduğu yamaca götürdü. Bağların girişinde, asmaların arasında parlayan bir şey vardı.
Hazel yaklaştıkça gözlerine inanamadı.
Ertuğrul’un söz verdiği o pembe traktör, üzerinde kocaman bir kurdeleyle tam karşısında duruyordu.
Kıbrıs’a geldiğinden beri yüzünde o vakur, hüzünlü maskeyi taşıyan Hazel, bir anda küçük bir kız çocuğuna dönüştü.
"Abi!" diye bağırdı sesi tüm yamaçta yankılanarak. "Gerçekten yapmışsın!"
Hazel, hayatında ilk defa bu kadar büyük bir sevinçle, koşarak Ertuğrul’un boynuna sarıldı. O an ne "Hanım Ağa" ağırlığı kalmıştı ne de Celal’in yaşattığı kırgınlık.
Sadece samimi bir teşekkür, sarsılmaz bir kardeşlik bağı vardı.
Ertuğrul da gülerek onu havada döndürdü. "Güle güle sür Hanım Ağa, asfalta değil toprağa imzanı at diye!"
O sırada emniyetteki odasında Celal, önündeki dosyalara baksa da zihni sabah ki türkü de kalmıştı. Hazel’in o anlarını hatırladıkça kalbine vurduğu o on kilidin sarsıldığını hissediyordu.
Gönül’ün sekiz yıllık sahte sevdası ve Fransa’daki o karanlık ihaneti, Celal’i sarsılmaz bir kale haline getirmişti.
O, inancı gereği dokunmaya kıyamadığı bir yalanın yasını tutarken; şimdi evliydi.
Üç nikahla mühürlediği karısı, soyadını taşıyan o dürüst, mert kadın, aralarına her gece Çin Seddi gibi yastıklar diziyordu.
"Ona bir adım atsam, bütün kalemi yıkacak biliyorum," diye düşündü Celal, elindeki kehribar tespihi sertçe çekerken. "Ama ya yine kırılırsam? Ya bu yasemin kokulu kadın da bir gün o beyaz yapraklar gibi savrulup giderse?"
Daha fazla o odada durmadı ve Ertuğrul’un merede olduğunu Turan’dan öğrendikten sonra o tarafa doğru yola koyuldu.
Hazel, Ertuğrul’un kollarında havada dönerken kahkahaları bağların asmalarına çarpıp yankılanıyordu. Hayatında ilk defa, omuzlarındaki "Gozan Kızı" yükü hafiflemiş, kalbindeki buzlar bir anlığına erimişti.
Ertuğrul onu yere indirdiğinde, Hazel hala o göz alıcı pembe traktöre bakıp çocuksu bir hayranlıkla elini kaportasına sürüyordu.
Ancak tam o sırada, rüzgarın yönü değişti ve Hazel’in bakışları, yamacın üst kısmındaki tozlu yola takılıp kaldı.
O sırada, yamacın üst kısmındaki toprak yolda siyah bir araç sessizce duruyordu.
Celal Araçtan indiğinde gördüğü manzara, kalbine vurduğu o on kilidi yerinden oynattı.
Hazel...
Kendi karısı...
Başka bir adama, kardeşi bile olsa, öyle içten, öyle hayata tutunur gibi sarılıyordu ki; Celal o an karısının kendisine hiç böyle bakmadığını, hiç böyle gülmediğini fark etti.
Celal’in yumrukları sıkıldı, damarlarındaki o sahiplenme duygusu bir kor gibi yandı. İçindeki o yaralı aslan kükredi: "O benim karım! Benim soyadımı taşıyor, benim yatağımda uyuyor ama gülüşü neden benim değil?"
Kıskançlık, bir zehir gibi kanına karıştı. Bir adım atmak, o neşeli tabloyu bozmak, "Ne oluyor burada?" diye gürlemek istedi.
Ama durdu. Kendi soğukluğu, kendi ördüğü duvarlar geldi aklına. Hazel’i bu sevince muhtaç bırakan kendisiydi.
Celal, sessizce geri çekildi. Aracına binip motoru çalıştırırken dikiz aynasından son kez o pembe traktörün yanındaki neşeli kadına baktı.
"Git Hazel," diye fısıldadı direksiyonu sıkarak. "Toprağa sarıl, ağaca sarıl... Çünkü ben sana sarılmayı, o kilitleri açmayı hâlâ beceremiyorum."
Celal, tarladan o hışımla döndükten sonra emniyette adeta terör estirmişti.
İçindeki o "sahiplenme" duygusu, Hazel’in Ertuğrul’a sarılış görüntüsüyle birleşince, sekiz yıllık sabrı taşma noktasına gelmişti.
Hazel’in bakışları, yamacın üst kısmındaki tozlu yola takılıp kaldı.
Uzakta, servi ağaçlarının gölgesinde duran, güneşin altında siyah bir elmas gibi parlayan o tanıdık aracı gördü. Gövdesi heybetli, duruşu otoriter...
Bu Celal’in aracıydı.
Hazel’in gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. Kalbi, az önceki sevinçten değil, aniden yükselen bir adrenalinle çarpmaya başladı. O siyah camların arkasında, Başkomiser Celal Eroğlu’nun keskin bakışlarının üzerinde olduğunu, attığı her adımı, Ertuğrul’a o içten sarılışını izlediğini iliklerine kadar hissetti.
"Abi..." dedi Hazel, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Celal orada."
Ertuğrul, Hazel’in baktığı yöne başını çevirdi ama araç çoktan motorunu gürültüyle çalıştırıp toz dumanı içinde geri dönmeye başlamıştı.
Celal, yakalanmış olmanın ya da gördüklerinin verdiği o tarif edilemez öfke ve kıskançlıkla asfalta imzasını atarak uzaklaşıyordu.
Hazel, o toz bulutunun arkasından bakarken içindeki o küçük kız çocuğu aniden saklandı; yerine yeniden o kırgın ama gururlu kadın geldi.
Celal oradaydı.
Onu izlemişti.
Ama yanına gelip o sevince ortak olmak yerine, yine bir gölge gibi kaçmayı seçmişti.
Hazel, elini pembe traktörün direksiyonuna sertçe vurdu.
"İzle bakalım Başkomiser," diye mırıldandı, gözleri buğulanarak. "Sen uzaktan izlemeye devam et. Ben bu toprakta yeşerirken, sen o karanlık odanda kendi sessizliğinde boğulacaksın."
***
Konağın akşam yemeği saati, sanki bir mahkeme salonunun sessizliğine bürünmüştü.
Masanın ortasında tüten Kıbrıs köftelerinin ve taze zeytinyağlıların kokusu bile o gergin havayı dağıtmaya yetmiyordu.
Celal, tabağındaki yemeğe bakıyor ama zihni gün boyu tepenin ardındaki o manzarada takılı kalıyordu: Hazel’in pembe traktörün önünde Ertuğrul’a o dünyalar kadar samimi sarılışı...
Celal, çatalını sertçe porselene vurduğunda çıkan "çın" sesi, masadaki herkesin bir an duraksamasına neden oldu.
Hazel, hiçbir şey olmamış gibi sakinlikle suyundan bir yudum aldı ama bakışları, Celal’in hemen üzerinden geçip karşı duvarda asılı duran eski saate takılıyordu.
Celal, boğazını temizleyip bakışlarını nihayet Hazel’e dikti. Sesi, her zamankinden daha boğuk ve otoriterdi.
“Görüyorum ki bağ bahçe işlerini epey sevmişsin Hazel. Şehirli kadınlar genelde bu sıcağa, bu toprağa dayanamaz ama..."
Hazel, bardağını masaya yavaşça bıraktı. Gözlerini kaçırmadan, o Gozan inadıyla Celal’in tam içine baktı.
“Benim hangi şehirden, hangi topraktan geldiğimi unutuyorsun Başkomiser. Bizim oralarda güneş insanın tenini yakar ama ruhunu besler. Toprak, insanın niyetini hemen anlar. Eğer ona sırtını dönersen kurur, yüzünü dönerse yeşerir."
Celal, bu cümlenin içindeki gizli sitemi bir kurşun gibi göğsünde hissetti. "Sırtını dönmek" tam da onun yaptığıydı.
Hazel, Celal’in tabağına uzanıp bir parça et bırakırken eli yanlışlıkla Celal’in parmaklarına değdi.
İkisi de aynı anda elektrik çarpmış gibi geri çekildi. Hazel, o an Celal’in gözlerinde bir saniyelik de olsa o "kıskançlık" korunu ve "sahiplenme" arzusunu yakaladı.
“Hadi," diye bağırdı içinden Hazel, "Bir şey söyle... Seni orada gördüm de, niye o kadar yakındın de... Sesini duyur bana!"
Ama Celal, az önce hissettiği o devasa kıskançlık dalgasını, sekiz yıllık ihanetin üzerine ördüğü o buz tabakasının altına hapsetti.
“Ertuğrul fazla yüz veriyor sana," dedi Celal, sesi yapay bir soğuklukla. "O traktörler, o şamatalar... Seni asıl işinden, evinden uzaklaştırıyor gibi."
Hazel acı bir tebessümle geri çekildi.
“Beni uzaklaştıran o traktörler değil başkomiser. Beni uzaklaştıran, bu sofrada karşımda oturup da kilometrelerce uzaktaymışsın gibi davranman. Ertuğrul abi bana bir yuva, bir meşgale verdi. Sen ise bana sadece bir soyadı ve kocaman bir sessizlik verdin."
Celal, Hazel’in bu dürüstlüğü karşısında savunmasız kalmıştı. Elini uzatıp Hazel’in saçlarına dokunmak, "Gördüm seni o yamaçta, deli gibi kıskandım, o gülüşün sadece benim olsun istiyorum" demek istiyordu.
Kalbindeki on kilidin anahtarı sanki Hazel’in parmak uçlarındaydı. Ama yapamadı.
“Bazı şeyler zamanla oturur Hazel. Acele etme," dedi Celal, bakışlarını kaçırarak.
Hazel, sandalyesini gürültüyle geriye itip ayağa kalktı. Masadaki herkes donup kalmıştı.
“Zaman, bir şeyleri oturtmaz Başkomiser. Zaman, sadece boşluğu derinleştirir. Sen o dosyaları kapatmaya devam et, ben ise toprağıma döneceğim. En azından o, bana ne zaman su vereceğimi, ne zaman budayacağımı açık açık söylüyor."
Hazel salondan çıkarken, Celal arkasından bakakaldı. Karısının o dik duruşu, o boyun eğmeyişi Celal’i hem delirtiyor hem de kendine hayran bırakıyordu.
"Soyadımı taşıyorsun Hazel, ama kalbini benden saklıyorsun," diye fısıldadı Celal içinden. "Peki, bakalım bu kaçak dövüş ne kadar sürecek?"
Hazel’in ayak sesleri üst kattaki odasına doğru çekilirken, yemek odasında sadece gümüş çatalların tabağa değme sesi değil, Celal’in vicdanının gürültüsü yankılanıyordu.
Masadaki herkes donmuş gibiydi. Mehmet Bey, elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı; bardağın mermerle buluştuğu o küçük ses, odada bir balyoz etkisi yarattı.
Mehmet Bey, bakışlarını tabağından kaldırmadan, sesi her zamanki otoritesinin aksine yorgun ve derin bir hayal kırıklığıyla tınlayarak konuştu.
“Celal… Sen asayişi korumayı, suçluyu yakalamayı, dosyaları kapatmayı iyi bilirsin oğlum,” dedi Mehmet Bey, gözlerini nihayet oğluna dikerek. “Ama bir kadının gönlünü korumayı, o gönüldeki yangını söndürmeyi hiç öğrenememişsin. O kız bugün tarlada toprağa can verdi, ama bu sofrada senin sessizliğinde can çekişiyor.”
Celal yutkundu, babasına cevap vermek istedi ama Mehmet Bey elini kaldırarak onu susturdu.
“Bir kadına sadece soyadını vermek, onu koruduğun anlamına gelmez. Eğer ruhunu o soyadının altında eziyorsan, taktığın alyans kelepçeden farksızdır. Sen bugün o yamaçta sadece bir gülüş görmedin Celal, sen kaybettiğin o anahtarı gördün. Ama o anahtarı almak yerine, kapıyı üstüne kilitleyip kaçmayı seçtin.”
Firuzan Hanım, nemli gözlerini oğlundan kaçırmadan elini masanın üzerine, Celal’in yumruk yaptığı elinin yanına koydu. Sesi titriyordu ama her kelimesi bir anne nasihati kadar keskin ve bir o kadar şefkatliydi.
“Oğlum… Bak bana,” dedi Firuzan Hanım.
Celal, annesinin o kederli bakışlarıyla buluştuğunda içindeki kilitlerin biraz daha çatladığını hissetti.
“Aylar önce bu balkondan yükselen o sesin acısı hala kulağımda. Bugün Hazel o türküyü söylerken, ben bir gelinin değil, kimsesiz kalmış bir çocuğun feryadını duydum. Sen o kızı emniyet köşelerinde, sessiz odalarda unutabilirsin; ama toprak unutmaz Celal. Toprak, emek vereni görür. Ertuğrul’un o kıza verdiği bir parça kıymet, senin verdiğin koca bir soyadından daha ağır geldi ona. Çünkü Ertuğrul ona 'buradasın' dedi, sen ise ona 'yoksun' gibi davranıyorsun.”
Firuzan Hanım iç çekerek devam etti.
“Gönül’ün yarası seni bir kale yapmış olabilir ama Hazel o kaleyi yıkmaya gelmedi Celal, o o kalede seninle yaşamaya geldi. Sen kapıları açmazsan, o kız o kaleden atlar da gider; biz de sadece arkasından yaktığı ağıtları dinleriz. Sakın geç kalma oğlum… Bazı şeyler zamanla oturmaz, zamanla sadece çürür.”
Celal, annesinin elini hafifçe sıktı ama hiçbir şey diyemedi.
Sandalyesini sessizce geri itti.
Babasının ve annesinin o ağır sözleri, sırtında dün geceki on kurşundan daha büyük bir yük gibi duruyordu.
“Müsaadenizle,” diyebildi sadece boğuk bir sesle.
Celal odadan çıkarken, Mehmet Bey arkasından bakıp mırıldandı.
“Müsaade senin oğlum, ama bakalım Hazel sana ne kadar daha müsaade edecek?”
Celal de salondan çıktıktan sonra oluşan o kurşun gibi ağır sessizliği, Ertuğrul’un yumruğunu masaya vurarak soluk alışverişi bozdu.
Gözleri kapıda, aklı ise abisinin vurdumduymazlığında takılı kalmıştı. Bakışlarını önce babasına, sonra annesine çevirdi.
“Baba, anne… Ne yapacağız biz böyle?” dedi Ertuğrul, sesi isyanla titreyerek. “Abim o yılanın, o Gönül’ün bıraktığı enkazın altında diri diri gömülüyor. Tamam, biz Hazel’i her türlü bu konakta korurduk, kol kanat gererdik ona. Sen de çok ısrar etmedin evlen diye, biliyorum. Ama madem evlendi, madem o üç nikah kıyıldı, artık Hazel sadece Eroğlu soyadını taşıyan bir emanet değil. O, bu adamın karısı! Ama Celal abim bunun farkına varmak yerine, kadını her gün biraz daha yok sayıyor.”
Alparslan da kardeşine katılarak başını salladı, bakışları Celal’in boş sandalyesine takılıydı.
“Abim dosyalarla, suçlularla uğraşırken kendi evindeki yangını görmüyor. Hazel bu muameleyi hak etmiyor. Mert kadın, dürüst kadın... Ama abim sanki ona yaklaştıkça yine bir ihanete uğrayacakmış gibi kaçıyor. Bu düğüm böyle çözülmez.”
Sofradakiler, bu kördüğümü çözmek için kendilerince birer yol aramaya başladılar.
“Belki biraz daha baş başa kalmaları lazım,” dedi Firuzan Hanım, umutsuzca. “Onları konaktan uzaklaştıracak bir vesile bulsak? İnsan bazen kalabalıktan kaçarken birbirine sığınır.”
“Zorla olmaz anne.” diye araya girdi Alparslan. “Abimi tanımıyorsun gibi konuşma. Üzerine gittikçe daha çok kapanıyor. Belki de Hazel’in biraz daha üzerine gitmesi, onu sarsması lazım. Ama o kız da çok gururlu, boyun eğmez.”
“Ben diyorum ki, abimin kıskançlık damarına basalım! Bugün tarlada gördüğünü gördük. Gözü döndü resmen. Belki birilerinin ona Hazel’in ne kadar kıymetli olduğunu, başkalarının ona hayranlıkla baktığını göstermesi lazım ki, elindekinin kıymetini anlasın.”
Mehmet Bey, oğullarının ve karısının fikirlerini sessizce dinledi. Elindeki tespihi bir kez daha çevirdi ve tane tane konuştu.
“Söylediklerinizin hepsi boşa… Firuzan, zorla güzellik olmaz. Ertuğrul, kıskançlık Celal’i sadece daha hırçın yapar, iyileştirmez. Bu kapının anahtarı sadece Celal’in elinde. O kilitleri o vurdu, o açacak. Biz ne yaparsak yapalım, abiniz sessiz kalmayı, o dosyaların arkasına saklanmayı tercih ettikçe biz sadece dışarıdan izleyenler oluruz.”
Masadaki sessizlik, Mehmet Bey’in bu acı gerçeğiyle perçinlendi. Herkes biliyordu ki; fikirler ne kadar çok olursa olsun, sonuç koca bir sıfırdı.
Çünkü Celal, kalbindeki o on kilidi açmaya henüz hazır değildi ve bu sessizlik, konağın duvarlarını daha çok aşındıracaktı.
Mehmet bey, bakışlarını uzaklara, pencereden görünen karanlıktı.
"Fikirleriniz, çabalarınız hepsi iyi niyetli... Ama bu düğümü, bu kilitleri bir tek Hazel açabilir. Celal'in o on katlı zırhını delip geçecek tek bir bakışı, tek bir sözü var o kızın."
Duraksadı, yüzündeki çizgiler kederle derinleşti.
"Lakin mesele sadece Celal'de değil artık. Kız kahroldu... Gözlerindeki o ferin söndüğünü, o dik duruşunun ardındaki yıkımı hepimiz gördük. Hazel'in de artık bu kilitleri açmak istemesi lazım. Bir insan, sürekli çarptığı o soğuk duvarı bir noktadan sonra yıkmak yerine, arkasını dönüp gitmeyi seçer. Hazel o noktaya geldi. Bu iş nasıl olur, bu yaralı gönüller nasıl birleşir inan ben de bilmiyorum."
Firuzan Hanım, kocasının bu çaresiz itirafıyla başını öne eğdi. Alparslan ve Ertuğrul, babalarının "bilmiyorum" deyişindeki o ağır yenilgiyi ilk kez hissediyorlardı. Konak, dışarıdan ne kadar görkemli görünürse görünsün, içeride iki genç ruhun birbirine ulaşamayan feryatlarıyla sarsılıyordu.
Bakalım yeni günde neler yaşayacaktı bu aralarında kilometrece mesafe oluşan çift.