14. Bölüm/ Elbise Krizi!

1044 Words
14. Bölüm/ Elbise Krizi! Tam üç ay... Doksan gün boyunca Eroğlu Konağı’nda zaman, buz tutmuş bir nehir gibi aktı. Hazel her sabah şafakla bağlara kaçıyor, akşam ise Celal’in buz gibi sessizliğine karşı kendi sessizliğinden bir kale inşa ediyordu. Celal ise bu kaçışın içinde, karısının her geçen gün elinden biraz daha kaydığını hissediyor ama o on kilidi açacak dermanı kendinde bulamıyordu. Güneş henüz Beşparmak Dağları’nın üzerine tam düşmemişken, Hazel her sabah olduğu gibi bağlara kaçmak için botlarını bağlıyordu. Ancak bu kez kapı eşiğinde onu bekleyen, elinde zarif, altın yaldızlı bir davetiye tutan Firuzan Hanım oldu. "Bugün toprak bekleyebilir güzel gelinim," dedi Firuzan Hanım, sesi yumuşak ama tavizsizdi. "Bugün seninle kadın kadına dertleşmemiz, ailemizin şanına yakışır bir hazırlık yapmamız gerek." Hazel, üzerindeki toprak lekeli kot tulumuna bakıp mahcup bir gülümsemeyle başını salladı. Konağın avlusunda, asmaların altındaki serin taş masaya oturdular. Kahvelerinden yükselen koku, üç ay süren sessizliğin ardından ilk kez havayı yumuşatmıştı. "Bu davetiye Aybike Kosovalı’nın oğlu Atilla’nın," dedi Firuzan Hanım. "Bizim için çok kıymetlidirler. Atilla, sevdiği kadın olan Ahu’yu tam on üç sene bekledi Hazel... Ahu, İtalya’da talihsiz, canını yakan bir evlilikten binbir güçlükle kurtulup buraya, evine döndü. Kosovalı ailesi gibi köklü bir aile, 'boşanmış kadın' demedi, 'Atilla’nın aşkı' dediler, onları sonuna kadar destekler. Nasibinde varsa o insan dünyanın öbür ucunda da olsa gelir seni bulur." Firuzan Hanım, Hazel’in elini tutup gözlerinin içine anlamlıca baktı. "Ahu’yu İtalya’dan buraya getiren o mucize hayat, gün gelir benim güzel gelinim için de çiçek açar. Yeter ki sen o toprağa, o zeytinlere verdiğin sevgiyi biraz da kendine ver bugün." Hazel, bu "nasip" sinyalini almıştı. “ Tamam anne sen öyle diyorsan.” Anlayışla gülümseyip yukarı çıktı; kot tulumunu bir kenara fırlatıp üzerine şık, ekru rengi bir keten elbise giyerek aşağı indi. Artık tarlanın Hazel’i değil, Eroğlu’nun gelini Hazel olarak Esmeralda’ya gitmeye hazırdı. Düğün hazırlıkları için Firuzan Hanım, "Artık vakti geldi," diyerek Hazel’i Ada’nın moda mabedine, tasarımcı Esmeralda’nın büyülü dünyasına götürdü. Butiğin kapısından içeri girdiklerinde, havayı pahalı parfümlerin, taze çiçeklerin ve ipek kumaşların asil kokusu kapladı. Esmeralda, duvarlarında devasa aynaların, kadife koltukların ve kristal avizelerin olduğu, her bir köşesinde paha biçilemez el işçiliği elbiselerin sergilendiği bir saray gibiydi. Tasarımcı Esmeralda, onları bizzat karşıladı. “ Bu ne güzel bir süpriz böyle.” Firuzan Hanım, Hazel’in koluna girip başını dikleştirerek Esmeralda’ya döndü. "Esmeralda Hanım, işte müstakbel gelinim, Eroğlu’ların ilk gelini Hazel Eroğlu. Cemiyetteki ilk büyük davetimiz için ona sadece senin ellerinden çıkan o eşsiz dokunuş yakışır." Esmeralda, Hazel’i bir sanat eserini inceler gibi süzdü. “Muazzam bir ışığı var Firuzan Hanım. Gelinize bayıldım. Yarınki büyük sezon defilemde de sizi ön sırada görmek beni çok mutlu eder. Hatta Yeşim’in podyumda taşıyacağı parçaları en yakından görmeniz, düğün seçiminizi kolaylaştıracaktır." "Sağ ol Esmeralda. Gelinim üç aydır toprakla uğraştı, şimdi ona öyle bir elbise ver ki, bu sessiz kalmış konağın tüm kilitleri o gece parıltısından sarsılsın." Hazel, o gün butikteki nadide parçalar arasında gezerken, Ertuğrul’un muzur ama bir o kadar da planlı bakışlarını üzerinde hissetmişti. Firuzan Hanım ise butikteki diğer cemiyet kadınlarına Hazel’i tanıtırken, "Eroğlu soyadı artık bu zarafetle anılacak," diyerek herkese adeta bir gövde gösterisi yapıyordu. Hazel Bir vitrindeki el işlemeli ipek parçaya dokunarak’ “Gerçekten büyüleyici... Her parça bir hikaye anlatıyor gibi." “Öyledir Hazel Hanım. Kıyafet bir kadının zırhıdır. Yarınki defilede Yeşim’in üzerinde göreceğiniz parçalar tam da bu 'zırh' ve 'zarafet' dengesini anlatacak. Sizi protokolde muhakkak bekliyorum." Hazel annesi ve Ertuğrul abisine baktı onlar başı ile onaylayınca, “ Gelmekten mutluluk duyarım.” Dedi ve eşsiz parçalar arasında gezintiye çıktı. Ertesi akşam, defilenin yapıldığı eski bir taş malikane, meşaleler ve spot ışıklarıyla aydınlatılmıştı. Podyumun çevresi Kıbrıs’ın en zengin ve nüfuzlu aileleriyle doluydu. Hazel, Ertuğrul’un kolunda içeri girdiğinde salondaki tüm fısıltılar bıçak gibi kesildi. Hazel, adeta bir asalet tablosuydu. Buz mavisi, Fransız dantelli, dizinin hemen altında biten ve vücuduna bir eldiven gibi oturan elbisesiyle yürürken, ensesinde toplanmış kusursuz, sıkı topuzu sarı saçlarının parıltısını ortaya çıkarıyordu. Ayaklarındaki fil dişi rengi stilettolar ve kulaklarındaki, gerdanındaki Eroğlu koleksiyonuna ait nadir elmaslar, her adımda göz alıyordu. Protokolün en önündeki yerlerine oturduklarında, çevredeki fısıldaşmalar Ertuğrul’un keskin kulaklarına takıldı. "Şu güzelliğe bak... Celal nerede acaba?" "Başkomiser yine mi gelmemiş?” “Yanındaki kayınbiraderi değil mi?” “Yazık, bu kadar güzel bir kadın neden yalnız bırakılır?" Ertuğrul, bu zehirli sözleri duydukça içindeki öfke harlanıyordu. Abisine olan öfkesi volkan gibi kaynarken, sahneye ışıklar vurdu ve müzik başladı. Podyumda devleşen bir isim vardı, Yeşim. Üzerindeki cüretkar, şifon ve deri detaylı tasarımlarla her adımında yeri göğü inletiyordu. Hazel, büyülenmiş bir şekilde Yeşim’in o kendine güvenen, vahşi şıklığını izliyordu. Ancak Ertuğrul için durum farklıydı. Yeşim podyumun ucuna gelip tam Ertuğrul’un gözlerinin içine bakarak döndüğünde; Ertuğrul’un damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Yeşim’in üzerindeki elbisenin cüretkarlığı, diğer erkeklerin ona olan hayran bakışları Ertuğrul’u deliye çeviriyordu. O an, Ertuğrul’un kafasında bir şimşek çaktı. Kendi içindeki bu kıskançlık fırtınası, ona abisinin o kilitlerini nasıl patlatacağını fısıldadı. "Yeter be! Ben burada adı konmamış bir ilişki için kıskançlıktan öleceksem, abim de karısının ne olduğunu bir görsün! diye düşündü Ertuğrul, Hazel’e bakarak. "Abim, her gece yatağında yatan ama dokunmadığı karısını böyle bir elbiseyle gördüğünde, ne asayiş kalır ne de sessizlik!" Defile biter bitmez Ertuğrul, Hazel’i butiğin "Sır Odası" denilen, sadece en özel müşterilerin girebildiği bölüme çekiştirdi. Askıda, ışığın altında parlayan o parçayı buldu. Transparan, uçuk pembe, tül üzerine el işlemeli, derin kalp yaka bir elbise. Yerlere kadar uzanan, her harekette teni bir gölge gibi gösteren, hem masum hem de son derece kışkırtıcı bir parça... "Bu elbise Hazel," dedi Ertuğrul, sesi kararlıydı. "Bunu yarın Aybike Hanım'ın düğününde giyeceksin." Hazel şaşkınlıkla elbiseye baktı. “Abi bu... bu çok fazla! Bu elbise fazla şeffaf değil mi? Başkomiser beni bununla görürse asayiş masayiş kalmaz, ortalığı yıkar!" "Görsün!" diye gürledi Ertuğrul. "Görsün ki, kaybettiği kadının sadece bir isim olmadığını anlasın. Seni emniyetteki odada unutan o Başkomiser, bu pembe tüllerin içindeki karısını gördüğünde o kilitlerini elleriyle kıracak. Üç nikah kıydı bu adam sana Hazel! Sen onun karısısın! Bir Eroğlu erkeği, karısının bu halini gördüğünde ya o masayı yıkar ya da o kadını sırtlayıp götürür. İkisi de bizim işimize gelir!" Hazel, elbiseye dokundu. Soğuk ipeksi kumaş parmaklarının arasından kayarken, aynadaki buz mavisi zarafetine baktı. Üç ay süren sessizliğin bedeli bu olacaktı. "Tamam abi," dedi Hazel, gözlerinden bir kıvılcım geçerek. "Dediğin olsun. Madem Başkomiser asayişi çok seviyor, yarın gece bizzat kendi asayişini kendisi sağlasın!" Hazel, o uçuk pembe tüllere baktı. Kendi yansımasında üç ayın yorgunluğunu ama aynı zamanda intikamın tatlı parıltısını gördü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD