17. Bölüm / İpek Ve Barut!
Celal’in feleği şaştı.
O kükreyen Hekimhanlı aslanı, bir anda nefesi kesilmiş bir çocuğa döndü. Boğazı kurudu, sertçe yutkundu.
Ağzını bir şeyler söylemek için açtı dudakları titredi, kelimeler boğazında düğümlendi ama tek bir hece bile çıkmadı.
Bakışları, Hazel’in omuzlarından başlayıp uzun bacaklarına, oradan da utançla kızarmaya başlayan yüzüne sabitlendi.
Hazel, az önceki o dik başlı Adana kızını bir anda kaybetti. O meşhur Kozan damarı bile bu çıplaklığın ve Celal’in o yakıcı, karanlık bakışlarının karşısında pes etti.
Yanakları alev alev yanmaya başladı, teninin her noktası kıpkırmızı kesildi. Elindeki elbiseye daha sıkı sarıldı, bakışlarını yere indirdi.
"Ç-çık dışarı!" diye fısıldayabildi sadece. Sesi, az önceki o özgüvenli kadından fersah fersah uzaktı.
Celal ise kımıldayamıyordu. Sanki ayakları zemine mühürlenmişti.
Karısının o utangaç hali, o beyaz teninin üzerine çöken kızıllık, Celal’in beynindeki tüm "ihanet" ve "kilit" mekanizmalarını yakıp kül etti.
O an anladı ki; karşısındaki kadın sadece bir "isim" veya "emanet" değil, onun nefesini kesen tek gerçekti.
Celal, kapıyı arkasından yavaşça, ama bu sefer hiç olmadığı kadar kararlı bir şekilde kapattı. Gözlerini Hazel’den ayırmadan bir adım attı. Ses tonu, barut gibi yakıcı ama bir o kadar da teslim olmuş gibiydi.
"Çıkmıyorum Hazel... Bu gece o 'karın muamelesi yapmadığın' adamı da, o on kilidi de bu odanın dışında bıraktım. Söyle bakalım, şimdi ne olacak?"
Hazel’in o Adana damarı, utancının arasından bir yanardağ gibi yeniden fışkırdı. Elindeki pembe elbiseyi göğsüne siper edip bir adım geri kaçarken, sesi odanın içinde çınladı.
"Ne demek ne olacak be adam! Sen delirdin mi? Nasıl bir genç kızın odasına, mahremine bu şekilde paldır küldür dalarsın? Destur çekilir önce, kapı çalınır!"
Celal, az önceki o kilitlenmiş halinden sıyrılıp bir an duraksadı. Hazel’in o kedi gibi kabarmış, yanakları al al olmuş hali karşısında dudaklarının kenarında çarpık, mağrur bir gülümseme belirdi. Üç aydır ilk kez içten, o eski Celal gibi, hatta biraz da "koca" edasıyla bir kahkaha attı.
"Genç kız mı?" dedi Celal, adımlarını ağır ağır yatağa doğru yönelterek.
Ceketini tek hamlede çıkarıp koltuğun üzerine fırlattı.
“Hani az önce bağırıyordun ya otel köşesinde 'üç nikah kıydığın karınım' diye... Hah, işte ben de o lafın üzerine geldim. İstediğim gibi bu odaya girerim, hatta girdim bile. Şimdi de müsaadenle, üç aydır uzak kaldığım yatağımda yatacağım."
Hazel, şok içinde Celal’i izliyordu. Celal, sanki her gece orada yatıyormuş gibi rahat bir tavırla gömleğinin üst düğmelerini açmaya başlamıştı. Hazel’in beyni bir an durdu. Ne yapacaktı? Bağırıp konağı ayağa mı kaldıracaktı? Yoksa bu "yüzsüzlüğe" boyun mu eğecekti?
Ama asıl felaket, Hazel’in aklına o an düştü.
Pazen pijamalar!
"Kahretsin!" diye geçirdi içinden. Annesi Firuzan Hanım, "Gelin kısmının çeyizinde pazen mi olurmuş?" diyerek o çiçekli, güvenli, boğazına kadar kapalı pamuklu pijamalarını elinden almış.
Yerine Esmeralda’dan alınma, ipekten, dantelden ibaret, tenini bir su gibi saran gecelik takımlarını yerleştirmişti.
Hazel’in bakışları yatağın üzerindeki o incecik, inci beyazı ipek geceliğe kaydı. Şimdi Celal’in karşısında o gecelikle mi yatağa girecekti? O transparan pembe elbiseden sonra, bu gecelik Celal’in o Hekimhanlı damarını tamamen koparırdı!
"Bakma öyle Hazel," dedi Celal, pantolonunun kemerini çözerken göz kırparak. "Yabancı değilim, kocanım. Hadi, sen de giy o cicilerini de yatalım. Yarın sabah Ertuğrul efendinin kitabını düreceğim! Bu elbiseyi giymen için seni o ikna etti biliyorum.”
Hazel, elindeki elbiseye daha sıkı sarıldı.
“Sen... Sen gerçekten gitmiyorsun yani? Şaka yapmıyorsun?"
Celal yatağın örtüsünü geriye doğru açıp oturdu, sırtını başlığa yasladı.
"Gozanlı Hanım Ağa, asayişi sağladım diyorum, sen hala şaka mı diyorsun? Geç yat yerine, yoksa o elbiseyi elinden ben alacağım şimdi!"
Hazel yutkundu. Kaçacak yeri kalmamıştı. Ya o ipek geceliği giyip bu aslanın inine girecekti ya da sabaha kadar omuzunda elbiseyle heykel gibi dikilecekti.
Hazel, sırtının açıklığını Celal’in o karanlık ve iştahlı bakışlarından kaçırmak için, duvardan destek alarak geri geri banyoya süzüldü.
Kalbi sanki göğüs kafesini delip dışarı çıkacaktı. Kapıyı kilitlediği an sırtını soğuk mermere yaslayıp derin bir nefes aldı.
"Allah’ım ben ne yapacağım şimdi?" diye fısıldadı aynadaki kıpkırmızı suratına bakarak. "Adam resmen odaya çöktü! Gitmiyor da!"
Hırsla saçındaki o asil topuzu dağıttı, tokaları lavabonun kenarına fırlattı. Makyajını silerken Celal’in o "üç nikah kıydığım karımsın" deyişi kulaklarında çınlıyordu.
Duşun altına girdiğinde, suyun soğukluğu bile içindeki o Adana sıcağını söndürmeye yetmedi.
"Tamam Hazel, sakin ol," dedi kendi kendine yasemin kokulu jeli vücuduna sürerken. "Çıkarım, örerim yine o yastıklardan Çin Seddi’ni... Değil dokunmak, nefesini bile hissettirmem ona. Paşa paşa uyur köşesinde."
Duştan çıktı, o incecik, tenine yapışan inci beyazı ipek geceliği üzerine geçirdi. Aynada kendine baktığında yutkundu; gecelik sanki yok gibiydi, yasemin kokusu ise tüm tenine sinmişti. Saçlarını tarayıp omuzlarına serbest bıraktı ve
“Hadi bakalım Başkomiser, el mi yaman bey mi yaman?" diyerek banyodan çıktı.
Celal yatakta, sırtını başlığa dayamış, elinde bir dosyayı inceliyormuş gibi yapıyordu ama Hazel’in çıkışıyla dosya elinde dondu.
Beyni bir anlık elektrik kesintisi yaşamış gibi karardı. Karşısındaki kadın, az önceki o "sosyetik kraliçe" değildi; o, tenine değen inci beyazı ipek geceliğin içinde tüm bedeniyle "ben buradayım" diye haykıran bir afetti.
Geceliğin ince askıları Hazel’in omuzlarından her an kayacakmış gibi duruyor, kumaşın hafifliği en küçük nefes alışında bile vücut hatlarını bir harita gibi Celal’in önüne seriyordu.
Celal’in bakışları, Hazel’in boynundan aşağıya, göğüs kafesinin ritmik iniş kalkışına takılıp kaldı.
"Bana bakma öyle..." dedi Celal, ama sesi kendi kulaklarına bile bir fısıltı gibi ulaştı.
Az önceki o gürleyen aslan gitmiş, yerine susuzluktan kavrulan bir adam gelmişti.
Hazel, saçlarını bir omuzuna atıp Celal’e doğru bir adım attı. O ipek kumaş, diz kapaklarına her vurduğunda Celal’in şakaklarındaki damarın daha sert attığını görebiliyordu.
Celal, boğazının kuruduğunu hissetti. Ateş sadece dışarıda değil, bizzat zihninin içinde yanmaya başlamıştı. Hazel’in üzerindeki o gecelik, aslında hiçbir şeyi örtmüyordu; aksine Celal’in hayal gücünü bir kamçı gibi dövüyordu.
Geceliğin altındaki o diri vücut, inci beyazı kumaşın altında bir ay gibi parlıyordu.
Hazel, ona bakmamaya çalışarak doğrudan gömme dolaba yöneldi. Hırsla kapağı açtı, eli o meşhur barikat yastıklarına gitti ama...
Dolap bomboştu.
Hazel şaşkınlıkla, sonra da yükselen bir öfkeyle arkasına döndü.
“Yastıklar nerede Başkomiser? Buradaydı hepsi!"
Celal, istifini hiç bozmadan, omuzlarını umursamazca yukarı kaldırdı. Dudaklarının kenarında o sinir bozucu, muzaffer gülümseme vardı.
"Seni düğünün ortasında omuzuma aldığım an, o Çin Seddi tarafımca yıkıldı Hazel," dedi sesi boğuklaşarak. "Boşuna aranma, yastıklar artık ait oldukları yerde, misafir odasında. Hadi, çok oyalandın, geç yat."
Hazel delirmenin eşiğindeydi. "Sen... Sen planladın bunu!" diye tısladı.
Ama geri adım atmayacaktı. Madem o yastıkları almıştı, o da bu cüretkar gecelikle onun sabrını sınayacaktı. "İyi," dedi dişlerinin arasından.
"Yatalım bakalım."
Hazel, yatağın diğer ucuna, o incecik ipek geceliğin tüm çekiciliğiyle, adeta bir su perisi gibi süzülerek girdi.
Üzerine yorganı çekmedi, sadece yatağın kenarına kıvrıldı. Yasemin kokusu bir anda tüm odayı, Celal'in ciğerlerini, zihnini esir aldı.
Celal resmen şoka girdi.
Yanı başında duran bu duru güzellik, ipeğin altından belli olan hatlar ve o kışkırtıcı koku...
Celal’in beyni bir anda asayişi, Başkomiserliği, intikamı, her şeyi unuttu. Kanı deli gibi damarlarında zonklamaya başladı.
"Allah’ım..." dedi Celal içinden, alnında ter damlaları birikirken. "Ben bu yatakta, bu su gibi güzel kadınla bir dakika daha kalırsam, yemin olsun onu kanıma katarım. Durmam, duramam..."
Celal aniden, sanki yatak alev almış gibi üzerinden yorganı fırlatıp doğruldu. Hazel şaşkınlıkla gözlerini açıp ona baktı.
"Ne oldu Başkomiser? Asayiş mi bozuldu?" dedi Hazel, iğneleyici bir zaferle.
Celal, ona bakmamaya çalışarak hızla ayağa kalktı, masanın üzerindeki sigara paketine uzandı.
"Kalk Celal... Kalk balkona çık,"
diye mırıldandı kendi kendine, sesi çatallaşmıştı. "Git bir sigara iç, bu geceyi de orada sabahla. Yoksa bu yangın bu odayı kül edecek."
Celal, Hazel’in şaşkın bakışları altında kendini balkona zor
attı.
Celal, balkonun soğuk demirlerini elleriyle öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Ciğerlerine çektiği gece havası bile odada kalan o yoğun yasemin kokusunu temizlemeye yetmiyordu.
'Ne yapıyorsun Celal?' diye sordu kendi kendine.
Sesindeki o çaresiz tınıdan nefret etti. Odaya girdiğinde niyetli olduğu o 'kocası’ olma gösterisi, Hazel’in o kırılgan ve su gibi hali karşısında un ufak olmuştu.
Mesele sadece gördükleri değildi; mesele, o beyaz ipeklerin içinde uyuyan kadının, Celal’in sekiz yıldır ördüğü tüm duvarları tek bir bakışla aşmış olmasıydı.
Celal ondan kaçmıyordu, aslında kendi içinde uyanan o devasa boşluktan kaçıyordu.
Hazel’e dokunmak, onun için sadece bir yakınlaşma değil; Gönül’den kalan o son nefret kırıntısını da çöpe atmak, gardını tamamen düşürmek ve yeniden 'yenilmeye' açık hale gelmek demekti.
'Ben ona emanet gibi bakmalıydım,' diye düşündü, sigarasından derin bir nefes çekerek. 'Ama o ipeğin içindeki o saflık, bana emanet falan dinletmiyor. Ben o odaya tekrar girsem, o duvarı yıksam… Bir daha asla çıkamazdım.'
Gece, balkonun soğuk demiri ile yatağın ipek yumuşaklığı arasında asılı kalan o gerginlikle sona erdi.
Celal, dışarıda kaç paket bitirdiğini, ciğerlerine çektiği dumanın mı yoksa içeride bıraktığı yasemin kokusunun mu canını daha çok yaktığını bilmeden sabahı etti.
Hazel ise Celal’in balkona kaçışıyla galip gelmenin huzuruyla yastığına sarıldı ve üç ayın en derin uykusuna daldı.