11. Bölüm/ Üç Nikahla Bağlanan Kader.

2827 Words
11. Bölüm / Üç Nikahla Bağlanan kader. Dini nikahın ardından konakta ağır ama görkemli bir yemek yendi. Herkesin yüzünde bir ferahlama olsa da Celal ile Hazel arasındaki o görünmez duvar, o buzdan kalkan hala oradaydı. Celal, yemeğin ardından kimsenin yüzüne bakmadan, hatta Hazel ile tek kelime etmeden odasına çekildi. İçindeki fırtına dinmemişti; sekiz yılını bir haine, bir "yalan" projesine hibe etmiş olmanın ağırlığı omuzlarını çökertiyordu. Bir kadına, hele ki babasının zoruyla hayatına giren bu yabancıya hemen "koca" olmaya ne kalbi ne de zihni müsaitti. Hazel ise odasında, Firuzan Hanım’ın ona sunduğu o güçlü "Hanım Ağa" kimliğinin ağırlığını tartıyordu. Celal’in o mesafeli, kaçan bakışlarını görmüştü. Ama o bir Korkmazer kızıydı; istenmediği yerde durmazdı ama vasiyet ve onur söz konusuysa geri de adım atmazdı. Ertesi sabah, güneş Kıbrıs’ın üzerine daha resmi bir havayla doğdu. Konağın kapısında önce Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nden gelen resmi bir memur belirdi. Salonda, aile üyelerinin şahitliğinde önce T.C. resmi nikahı kıyıldı. Memur dosyaları kapatırken, hemen ardından bu kez KKTC resmi nikahı için işlemler başladı. Dün geceki dini nikahın üzerine, bugün ardı ardına kıyılan bu iki resmi nikahla birlikte Hazel; artık tam üç farklı akitle Celal’in karısı olmuştu. İmzalar atılıp defterler kapandığında, hem Celal hem de Hazel bir an duraksayıp birbirlerine baktılar. Bu kadar kısa sürede, üç farklı bağla birbirlerine bu denli kördüğüm olmaları ikisini de afallatmıştı. Artık kaçış yoktu! kağıt üzerinde, Allah katında ve kanun önünde bir bütündüler. Mehmet Bey, elindeki kahvesinden bir yudum alıp ayağa kalktı. Sesindeki otorite, bu üç nikahın mührü gibiydi. "Hayırlı olsun evlatlarım," dedi Mehmet Bey, gözlerini ikisinin üzerinde gezdirerek. "İmzalar atıldı, sözler verildi. Ama Eroğlu ailesine yakışan, bu birliği tüm dünyaya ilan etmektir. On gün sonra... Kendi otelimizde, Kıbrıs’ın görüp göreceği en büyük düğünü yapacağız. Hazırlıklar başlasın. Adnan’ın kızı artık bu evin, bu adanın Hanım Ağası olarak tacını takacak." Salonda buz gibi bir hava esti. Hazel ve Celal birbirlerine baktı. İkisi de nikaha ses etmemişti ama şimdi düğün olacaktı. Resmi işlemler bittikten sonra Celal, Hazel’i üst kattaki çalışma odasına çağırdı. Kapıyı kapattığında dışarıdaki kutlama sesleri boğuklaştı. Celal, pencereden dışarı bakarken konuşmaya başladı; sesi yorgun ama dürüsttü. "Hazel... Bak," dedi Celal, ona dönmeden. "Üç nikah kıyıldı. Artık geri dönüşü olmayan bir yoldayız, babalarımızın vasiyetini yerine getirdik. Ama bilmen gereken bir şey var." Hazel kollarını göğsünde kavuşturdu, bir mühendis bir hanım ağa soğukkanlılığıyla bekledi. "Ben sekiz yılımı bir hayale, bir haine hibe ettim. Ruhum darmadağın. Bir kadına, bir yabancıya hemen güvenmemi, sana hemen 'koca' olmamı bekleme benden. Aklım karışık, kalbim yaralı. Sana karşı bir düşmanlığım yok ama... Biraz zamana ihtiyacım var. Bu evlilik şimdilik sadece kağıt üzerinde ve bu konağın duvarları arasında bir görevdir benim için." Hazel bir adım öne çıktı. Bakışlarında ne bir kırgınlık ne de bir eziklik vardı. "Bak Başkomiserciğim," dedi Hazel, sesi kristal bir vazo kadar netti. "Sanıyor musun ki ben senin aşkın için ölüp bitiyorum? Ben buraya babamın cenazesini geride bırakıp, canımı kurtarmak için geldim. Senin sekiz yıllık yalanın, benim kaybettiğim babamın ve yanan çiftliğimin yanında sadece bir toz tanesidir. Bana kocalık yapmana meraklı değilim. Ama şunu bil. Ben bu üç nikahın altına sadece 'eş' olarak değil, bu konağın ve toprakların 'Hanım Ağası' olarak imza attım. Sen zamanını kullan, yaralarını sar... Ama sakın benim gücümü ve bu evdeki yerimi kendi zaaflarınla karıştırma. Ben beklemeyi de bilirim, yönetmeyi de." Celal, Hazel’in bu dik duruşu karşısında bir kez daha afalladı. Karşısındaki kadın, teselli bekleyen yaralı bir kuş değil, kendi gökyüzünü inşa etmeye hazır bir kartaldı. "Peki," dedi Celal kısık bir sesle. "On gün sonraki o düğünde, herkes bizi mutlu görecek. Gerisi... Gerisi zamana kalsın.” Dedi ve odadan çıkarak kendi odasına girdi. *** On gün su gibi akıp geçmişti ama Eroğlu Konağı’nın içindeki o sessiz harp bir an bile dinmemişti. Hazel, Firuzan Hanım’ın titiz dokunuşlarıyla tam bir "Ada Hanımefendisine dönüşürken, içindeki o ziraat mühendisi disiplinini ve Gozanlı inadını bir an bile terk etmemişti. Celal ise odasına kapanmış, dosya aralarında ruhunu temize çekmeye çalışırken, kapısının ardındaki o kadının varlığını her saniye ensesinde hissediyordu. Girne’nin parıltılı sahil hattında, Mehmet Bey’in sahibi olduğu devasa otel o gece sadece bir düğüne değil, bir güç gösterisine sahne oluyordu. Eroğlu ailesi, aslen Malatyalı olmalarının verdiği o ağır silsileyi ve köklü adetleri Kıbrıs’ın modern yüzüyle harmanlamıştı. Kapıdaki karşılama mangası bile Malatya’nın o vakur misafirperverliğini yansıtıyordu. davulun vuruşu Beşparmak Dağları’nda yankılanıyordu. Hazel, aynadaki aksine baktı. Üzerindeki gelinlik, sadeliğin içindeki o sarsılmaz otoriteyi simgeliyordu. Firuzan Hanım’ın taktığı aile yadigarı pırlanta gerdanlık, boynundaki o dik duruşu daha da belirginleştiriyordu. Gözlerindeki hüzün yerini, "Ben buradayım ve gitmiyorum" diyen bir meydan okumaya bırakmıştı. Celal, kapının önünde bekliyordu. Siyah smokini içinde, o eski Başkomiser heybetine geri bürünmüştü ama bakışları hala mesafeliydi. Hazel dışarı çıktığında Celal bir an nefesini tuttu. Karşısındaki kadın, o gün Adana sıcağında toz içinde bıraktığı kız değildi. Bu kadın, bir imparatorluğun tahtına yürür gibi bakıyordu. "Hazırsan gidelim," dedi Celal, sesindeki o kuru resmiyeti korumaya çalışarak. "Ben hazırım Başkomiser," dedi Hazel, elini onun koluna hafifçe dokundurarak. "Umarım sen de bu oyunun hakkını verirsin. Çünkü Kıbrıs ve magazinle tüm dünya bizi izliyor olacak." Balo salonuna girdiklerinde alkışlar tavanı deliyordu. Mehmet Bey ve Firuzan Hanım, gururla konukları selamlıyordu. İlk dans başladığında, Celal elini Hazel’in beline koydu. Aralarındaki o birkaç santimlik boşluk, sanki kilometrelerce uzunluktaydı. "Çok güzel olmuşsun," diye fısıldadı Celal, dansın ritmine uyarken. "Ama gözlerin hala bana ateş ediyor." "Güzel olan ben değilim Celal, arkamdaki Korkmazer ismi," dedi Hazel buz gibi bir sesle. "Ve o ateş, senin sekiz yıllık yalanına değil, babamın dökülen kanına ait. Rolünü iyi oyna, herkes mutlu olduğumuza inansın." Yorulmuştu artık ve bu sırtındaki yükler ona ağır geliyordu. Bunlar yetmez gibi bir de üç nikahla kocası olan adam gerçek karı koca olmayacaklarını bizzat dile getirmişti. Kendisi de her ne kadar buna hazır olmasa da yine de zoruna gitmişti. Sakince dimdik durarak bekliyordu Hazel. Ve bir ikon, Hakan Kosovalı! Balo salonuna girdiğinde hava bir anda elektriklenmişti. Bir yanda KKTC devlet erkanı, bakanlar ve bürokratlar varken, diğer yanda ise Türkiye ve Kıbrıs’ın yer altı dünyasının efsane ismi, ağırlığıyla dağları yerinden oynatan Hakan Kosovalı... Kosovalı’nın ailesiyle birlikte bu düğüne katılması, salondaki fısıltıları bıçak gibi kesmişti. Herkes biliyordu ki Kosovalı her düğüne gitmez, her eli sıkmazdı. Onun burada olması, "Hazel Korkmazer ve Celal Eroğlu’na dokunan, karşısında beni bulur" demenin sessiz ama en etkili yoluydu. Celal, smokini içinde bir heykel gibi donuk ama tetikteydi. Yanındaki Hazel ise bir Adanalı ve Malatya gelini olmanın tüm asaletini taşıyordu. Üzerindeki ağır işleme gelinliği, boynundaki gerdanlığı ve en önemlisi yüzündeki o sarsılmaz ifadesiyle Hazel, sadece bir gelin değil, bir hükümran gibiydi. Salonda Malatya’nın meşhur ağırlama havası çalmaya başladığında, Mehmet Bey ve Alparslan konukların arasında birer ev sahibi vakarıyla süzülüyordu. Sıra o meşhur ana geldiğinde, Hakan Kosovalı ayağa kalktı. Bu hamle, devlet erkanının bile ceketlerini iliklemesine neden oldu. Kosovalı, Celal ve Hazel’in yanına yaklaştı. O buz gibi ama saygı dolu bakışlarıyla Mehmet Bey’e selam verdi, sonra Hazel’e döndü. "Adnan’ın kızı..." dedi Kosovalı, sesi derinden gelen bir gürleme gibiydi. "Baban vatanı için yaşadı, onuruyla gitti. Sen artık sadece Eroğullarının gelini değil, Kosovalı ailesinin de kızısın. Kıbrıs’ta üzerine gölge düşürenin, güneşini ben keserim." Dedi Şahin gibi bakarak. Bu sözler, düğün evindeki tüm tedirginliği bitirmiş, yerini sarsılmaz bir güvene bırakmıştı. Mehmet Bey, kadim dostunun bu desteğiyle başını dikleştirdi. Çok nadir kişiler bilirdi ki, Mehmet Eroğlu, Adnan Korkmazer ve Hakan Kosavalının Kıbrıs Barış Harekatında birlikte savaştığını. Biri Bakan biri mafya babası diğeri ise Adana ağasıydı. Üç birbirinden zıt karakter bir savaşla bir araya gelmiş ve o zamandan beri üçüde ayrılmamıştı. Adetler gereği çekilen ağır halaylarda Celal’in bir yanında kardeşi Ertuğrul, diğer yanında ise bizzat Hakan Kosovalı vardı. Mendil havada süzülürken, Malatya’nın o sert ama mert ruhu Girne’nin tuzlu deniz havasına karışıyordu. Hazel, Firuzan Hanım’ın yanındaki yerinde otururken, bir yandan bu görkemli tabloyu izliyor, bir yandan da kendisine uzanan bu devasa koruma kalkanını analiz ediyordu. “ Yavrum biliyorum yoruldun ama eminim ki Adana da da düğünleriniz böyle geçiyor. Biraz sabret tamam mı güzel kızım.” “ Ben iyiyim anne merak etme dediğin gibi alışığımda. Sadece anlamadığım bir gerilim var üzerimde. Sanki o adam bir yerlerden çıkacak gibi hissediyorum.” Gözleri hala düğününün yapıldığı alanı tarıyordu. “ Kızım şöyle bir etrafına bak. Burada kocanın polis arkadaşları babanın devlet korumaları ve Hakan beyin şahsi korumaları dolu. O servet denilen adam yürek yemediyse buraya gelemez.” Hazel sanki bunu duymayı bekliyordu derin bir nefes aldı. “ Sen öyle diyorsan doğrudur anne.” Dedi. Doğurduğu günden beri anne kelimesini hiç kullanamamıştı ama bu kadın ona gerçek anne olmuştu ve en çok bu kadın hak ediyordu bu hitabı. Bu evin kapısından içeriye bodoslama girmişti. Belki kabul etmez belki evinde ona gereken saygı göstermeye bilirdi. Ama o Firuzan Eroğlu idi kocaman bir kalbi ve bitmez bilmen bir merhameti vardı. Tüm yaraları ile sarmıştı onu. Mafyanın, devletin ve aşiretin aynı sofrada buluştuğu bu düğün, Servet Engindağ gibi çakalların rüyalarına girecek bir kabustu. Masalarda Malatya’nın meşhur yemekleri sunulurken, altın takma töreninde sergilenen zenginlik, Eroğlu ailesinin bu adadaki sarsılmaz ekonomik gücünü de tescilliyordu. Düğünün görkemi gece yarısına kadar sürdü. Havai fişekler Akdeniz’i aydınlatırken, Hazel ve Celal bu devasa kalabalığın arasından sıyrılıp kendi sessizliklerine doğru yola çıktılar. Kalabalık dağılmış, takılar kasalara konmuş ve o efsanevi gece sona ermişti. Artık tüm Kıbrıs halkı ve Türkiye öğrenmişti. Hazel artık bir Eroğlu geliniydi. O başkomiser Celal Eroğlunun karısı olmuştu. Tabi ki düğün salonunda fısıltılar da olmuştu. Celal ne oldu da Gönül ile olan ilişkisini bitirdi ve bu hiç tanımadıkları kız ile düğün kurmuştu. Meraklar bir zehirli yılan gibi beyinlerinden geçiyordu. Ancak her şeyin bittiği sanılan o an, Hazel ve Celal için asıl savaşın başlayacağı yerdi. Konak, onları birer yabancı gibi karşılayan o ağır sessizliğiyle bekliyordu. Bu gece konakta sadece yeni evli çift olacaktı. Aile üyeleri otellerine geçmişti. Yeni çifte biraz özel alan sağlamak istiyorlardı. Düğünün o ağır ihtişamı, Hakan Kosovalı’nın buz gibi varlığı ve Malatya davulunun gümlemesi geride kalmıştı. Konağın ağır kapıları kapandığında, dışarıdaki o "Hanım Ağa" ve "Başkomiser" maskeleri de yavaş yavaş düşmeye başladı. Düğün olduğu için artık Celal in tekrardan düzenlenen odasında kalacaklardı. O korumalı ve kendisini güvende hissettiği misafir odadan ayrılmak zorundaydı. İtiraz etmedi edip de ne diyecekti. Celale uyum sağlayarak yavaşça merdivenlere yöneldi. Gelinliği oldukça ihtişamlı idi. Celal karısının merdivende zorlandığını fark edince eğilerek gelinliğinin eteklerini tuttu. Hazel dikkatle kocasına baktı. “ Teşekkür ederim.” Dedi minnetle. Zira gelinliği çok uzun ve kabarıktı. Sakince merdivenleri çıkıp artık birlikte kalacakları odanın önünde durdu. Celal odasının kapısını açıp kenara çekilerek karısına yer verdi. Hazel içeri girdiğinde şöyle bir etrafına baktı. Peki şimdi ne yapacaklardı. Celal Hazel deki durgunluğu fark etti. “ Sana ne söz verdiğimi unutmadım rahat ol.” Dedi ve pencereye doğru yöneldi. Hazel için o gerdanlık sanki boynunu sıkan bir prangaydı. Celal in sözlerinden sonra odanın içine ilerledi ve nefes nefese aynanın karşısına geçti. Öncelikle üzerindeki servet değerinde olan takılarını çıkardı. Sonra başındaki duvağını. Ne de olsa kocası gerçek karı koca olmayacaklarını titizlikle söylemişti. Düğün gecesi adetlerini yapmasına gerek yoktu. Hazel sessizce Celal e bakmadan banyoya süzüldü. Gelinliğin kat kat tüyleri arasından sıyrılıp, Samiye Hanım’dan bin bir yalanla aldığı o meşhur babaanne yadigarı pazen pijamaları üzerine geçirdi. İşte o an yüzünde hain bir sırıtış peyda oluştu. Pembe çiçekli, dizleri hafif bolarmış, yumuşacık pazen... Aynada kendine baktı tekrar. Az önceki o vakur, o sert kadından eser kalmamış, yerine Gozan’ın bağlarında koşturan o muzur, ele avuca sığmaz kız gelmişti. İçeride Celal, üzerindeki smokin ceketini fırlatmış, gömleğinin düğmelerini yarıya kadar açmış halde yatağa uzanmıştı. Bir kolunu gözlerine siper etmiş, tavanı değil, zihnindeki o karanlık Paris sokaklarını ve sekiz yıllık ihaneti seyrediyordu. O kadar derine dalmıştı ki, odadaki hareketliliği bile fark etmedi. Ta ki yatak yaylarının gıcırtısıyla birlikte kucağına bir "pazen yumağı" atlayana kadar! "Hoppala!" diye bağırdı Celal, bir refleksle yerinden sıçrayarak. Eli otomatikman yastığının altındaki silahına gidecekken, tepesinde biten çiçekli pijama takımını fark edince donakaldı. Komodindeki lambanın düğmesine hızla bastı. Işık odayı doldurduğunda, karşısında duran o "manzarayı" görünce şaşkınlığı kahkahaya dönüştü. "M-manyak karı! Bu ne hal?" dedi Celal, hayatında ilk defa bu kadar içten ve kontrolsüz bir kahkaha atarak. "Hakan Kosovalı seni bu halde görse, koruma kalkanını anında geri çeker vallahi! Gozan’dan mı getirdin bunları, yoksa müze mi soygunu mu?" Hazel, Celal’in o günlerdir asık olan suratının ilk kez böyle aydınlandığını görünce kalbinin yerinden çıkacağını sandı. Ona aşıktı. Hem de her hücresiyle... Ama o neşeli maskesinin altında titreyen bir serçe vardı. Bu "gerdek gecesi" fikri, mühendislik projelerinden çok daha zordu onun için. Hazel, pijamasının kollarını yukarı sıvayıp, o muzur bakışlarını Celal’in gözlerine dikti. "Ne o Başkomiserciğim, beğenmedin mi?" dedi kıkırdayarak. "Halbuki bu gece için özel seçmiştim! Malum, Paris modası değil ama Anadolu sıcaklığı diyelim. Sizin o dantelli, tüllü işleriniz bizi bozar. Bizde böyle aga önce konfor, sonra huzur!" Celal Hazelin o festivaldeki haline tekrar bürünmesini hevesle izledi. Gözlerine inanamıyordu üzerinde babaanne pijaması vardı. Bu kadın cidden manyaktı. Hazel bir an kendi üzerine bakıp o da bir kahkaha patlattı. O an, sırtındaki o tonlarca yük, babasının acısı, Servet’in tehdidi sanki bir anlığına uçup gitti. Hazel aslında yerinde duramayan bir oğlan çocuğu gibiydi. hayat onu erken büyütmüştü ama özündeki o ışık asla sönmemişti. Celal, gülmesini durdurup Hazel’e baktı. Gözlerindeki o neşeli pırıltı, Celal’in kalbindeki o taşlaşmış toprağı hafifçe eşeledi. Ama sonra... Gönül’ün hayali bir anlık bir gölge gibi geçti zihninden. Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. Hazel, Celal’in bakışlarının bir anlığına uzaklaştığını, o buz gibi acının tekrar geri geldiğini sezdi. İçindeki o neşeli kız, hüzünlü bir kadına dönüşmek üzereyken kendini tuttu. Celal ona karısı gibi bakmıyordu. bir yabancı, belki bir kardeş, hatta belki sadece bir "sorumluluk" gibi görüyordu onu. Hazel, yatağın üzerine bağdaş kurup oturdu, ellerini çenesine dayadı. "Neyse Başkomiserciğim, çok bakma öyle," dedi sesindeki o kırılganlığı gizlemeye çalışarak. "Pazenlerimi kıskandığını biliyorum. İstersen sana da bir tane Gaffur pijaması ayarlarız, evde kanka kanka takılırız, ne dersin?" Celal, yastığına geri yaslandı ve derin bir iç çekti. "Sen gerçekten delisin Hazel," dedi kısık bir sesle. "Bu kadar acının içinde nasıl böyle gülebiliyorsun?" Hazel’in gülümsemesi bu kez biraz soluktu. "Gülmezsem ölürüm Celal. Bizim oralarda ya gürlersin, ya gülersin. Ağlamayı sadece toprak bilir." Celal ona cevap vermedi ama o gece ilk defa, yanındaki bu "pazenli mucizenin’’ aslında hayatındaki en gerçek şey olduğunu, Paris’teki o ipekli yalanlardan bin kat daha değerli olduğunu hissetti. Ama gururu hala bir sur gibi aralarındaydı. Hazel, dizlerini karnına çekmiş, meraklı ve muzur gözlerle Celal’i süzüyordu. "Başkomiserciğim..." dedi Hazel, sesine yapmacık bir ciddiyet katarak. "Bu gecenin önemini biliyorsun değil mi? Koca konak boşaldı, hizmetliler odasına çekildi, kimse yok..." Celal, yastığına yaslanıp göz ucuyla kıza baktı. Sesindeki o tehlikeli ama meraklı tona anlam vermeye çalışıyordu. "Evet, biliyorum..." dedi, kelimeleri tartarak. Hazel bir adım daha yaklaştı, nefesi Celal’in yüzüne çarpıyordu. "Peki ya... Gereğini yapacak mısın?" Celal’in kaşları bir anda çatıldı. Paris’ten kalma o "ihanete uğramış adam" refleksi tekrar devreye girmişti. "Ne demek gereği Hazel? Kendine gel!" dedi sesi bir tık yükselerek. "Sana dürüstçe söyledim bizden gerçek karı koca olmaz!" Hazel hiç istifini bozmadı, gözlerini kocaman açarak saf bir ifade takındı. “Ya sabah annen kapımızı çalarsa Başkomiserciğim? Adetleri biliyorum ben, çarşaf beklerler, müjde beklerler... Gozanlıyız biz, biliriz o işleri." Celal bu kez gerçekten sinirlendi. Kendini bir "gelenek kıskacında" hissetmenin verdiği öfkeyle yataktan doğruldu. "Bak Hazel!" dedi şahadet parmağını havaya kaldırarak. "Aşirete Hanım Ağa olabilirsin ama burada bu tarz adetler yok! Evet, ailem geleneklerine, asaletine çok önem verir ama böyle bir taleple annem ölse kapına gelmez, karşına çıkmaz! Bizim nasıl evlendiğimiz, babalarımızın vasiyeti, senin buraya nasıl geldiğin ortada zaten. Kimse bizden bir 'şov' beklemiyor. Anladın mı?" Hazel, Celal’in bu ateşli savunmasını sanki bir konser izler gibi dinledi. Celal lafını bitirip nefes nefese ona bakarken, Hazel ciğerlerinin en derininden gelen bir nefesi dışarı bıraktı. "Oh beee! İşte şimdi rahatladım vallahi! Başkomiserciğim, ağzından bal damlıyor ball!!” Celal, olduğu yerde taş kesildi. "Ne?" Dedi şok olarak. Hazel, sanki az önce dünyayı kurtarmış gibi bir çeviklikle yastığı ve çarşafı Celal’in elinden çekip aldı. Yastığı ikisinin arasına, bir sınır kapısı gibi dikti. "Valla Başkomiserciğim, ben de 'Bu adam şimdi polislik gururu yapıp üzerime atlar mı?' diye ödüm kopuyordu!" dedi kıkırdayarak. "Hadi o zaman, aramızdaki sınırları koruyalım Başkomiserciğimm! Sınır ihlali yapanı mühendislik hesaplarımla yakarım! Bizde sınır namustur baş komsercim.” Hazel, cümlesini bitirir bitirmez yorganı tepesine kadar çekti ve resmen kıçını devirip yattı. Saniyeler içinde yastığa sarılıp, sanki az önce odayı birbirine katan o değilmiş gibi mışıl mışıl uyumaya hazırlandı. Celal, yatağın diğer ucunda, yorganın ancak ucuyla kalakalmış bir halde dona kaldı. Karanlık odada sadece Hazel’in hafif kıkırtısı duyuluyordu. Celal, elini alnına vurdu, sonra kendi kendine başını salladı. "Ben de oturmuş kime laf anlatıyorum..." diye mırıldandı. "Mühendis değil, bildiğin baş belası. Hem de çiçekli pazenli bir bela." Az önce "Aklım karışık, kimseye güvenemem" diyen o sert adam gitmiş, yerine karısı tarafından yatağın kenarına itilmiş şaşkın bir koca gelmişti. "Şuna bak ya..." diye mırıldandı Celal, kendi kendine gülmemek için dudaklarını ısırarak. "Daha dün ağlıyordu, şimdi yatağın yarısını kamulaştırdı. Tam bir mühendis; önce zemini etüt etti, sonra sınırları çizdi, en son da beni şantiyenin dışına attı." Basını sağa sola salladı. Annemin üç oğlu vardı bununla dört oldu dedi gülerek. Celal yavaşça lambayı söndürdü. Karanlığın içinde Hazel’in düzenli nefes alışlarını duyabiliyordu. Kız gerçekten iki dakikada uykuya dalmıştı; ya da öyle rol yapıyordu. Celal, sırtına gelen o hafif pazen sıcaklığını hissettiğinde, Paris’in o buz gibi, sahte ve soğuk gecelerinden sonra ilk kez "evde" olduğunu anladı. "İyi uykular Hanım Ağa," dedi fısıltıyla. "Ama bil ki, o yastığı ben değil, senin bu deliliğin bir gün devirecek.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD