12. Bölüm/ Unutulan Eş.

3024 Words
12. Bölüm/ Unutulan Eş. Güneş, Kıbrıs’ın sarı sıcağını henüz odaya bırakmamıştı. Perdelerin arasından sızan ilk ışıklar, toz pembe bir tül gibi yatağın üzerine seriliyordu. Celal, yılların getirdiği o tetikte olma alışkanlığıyla gözlerini açtı. Eli gayriihtiyari yastığının altına, silahına gidecekken durdu. Hava barut değil, yasemin çiçeği ve taze ten kokuyordu. Başını hafifçe yana çevirdiğinde, hayatının en büyük "asayiş olayını" gördü. Kendisi yatağın kenarında aşağıda ise halıyı gördü. Gece kurulan o meşhur "Gozan Setti" yastık barikatı çoktan yerle bir olmuş, yastık zavallı bir halde yerde sürünüyordu. Celal, neredeyse yataktan düşecek kıvama gelmişti. Şaşkınlıkla arkasına döndüğünde ise manzara tam bir "doğal afet" alanı gibiydi. Hazel, bir kolu başının altında, saçları yastığa bir gece baskını gibi dağılmış halde uyuyordu. Celal, nefesini tuttu. Bir suçluyu gözetlerken bile bu kadar dikkatli, bu kadar pürdikkat kesilmemişti. Celal, dirseğinin üzerinde hafifçe doğrulup bu yabancı ama bir o kadar da kendine ait manzarayı incelemeye başladı. Hazel’in üzerindeki o meşhur pazen pijama takımı, az önceki "Başkomiser" sertliğini yerle bir ediyordu. Düğmeleri boğazına kadar kapalıydı ama bir tanesi uykuda hafifçe yan dönmüştü. Celal, o küçük detaya bakarken yutkunamadı. Ama hemen kendisini toparladı. Hazel’in uzun, kıvrık kirpikleri elmacık kemiklerine gölge düşürüyordu. Celal içinden, "Bu kız bu kadar huzurlu uyumayı nereden biliyor?" diye geçirdi. Kendi uykuları hep bölünmüş, hep yarım yamalaktı. Uykusunda bile burnunu hafifçe kırıştırmıştı. Celal, onun o dik başlı, "eyvallahı olmayan" hallerini düşündü. Şimdi ise karşısında savunmasız, yumuşacık bir kar tanesi duruyordu. Celal elini uzattı, parmak uçları Hazel’in yanağına düşen bir saç teline yaklaştı ama dokunmadı. Korktu. Dokunursa bu rüyanın bozulmasından, Hazel’in uyanıp yine o "asayiş" duvarlarını örmesinden korktu. "Koca Başkomiser Celal Eroğlu," diye fısıldadı kendi kendine, sesi sadece odadaki sessizlikle yarışıyordu. "Onca operasyona girdin, onca pusudan sağ çıktın... Şimdi bir kızın uykusuna esir mi düştün?" Hazel uykusunda hafifçe kıpırdanıp, "Celal..." diye mırıldandığında, adamın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Bir kadının ismini söylemesi, bir dosya numarasından ne kadar farklı olabilirdi? Celal o an anladı; bu kız onun hayatındaki en "tehlikeli" görevdi. Çünkü bu kez koruması gereken şey sadece bir hayat değil, kendi buz tutmuş kalbiydi. Neler düşünüyorum ben diye kendi kendine kızdı. Hazel’in uykulu gözleri yavaşça aralanıp Celal’in hayret dolu bakışlarıyla çarpıştığında, odadaki hava bir anda değişti. Celal, yakalanmış olmanın verdiği o tuhaf çocuksu mahcubiyetle bakışlarını kaçırmak istedi ama yapamadı. Hazel’in sesi, uykunun o puslu derinliğinden geliyordu; yumuşak, genizden gelen ve Celal’in disiplinini altüst eden bir fısıltı... "Hayırdır Başkomiserim? Olay yeri inceleme mi yapıyorsunuz, yoksa suçüstü mü yakalandınız?" Celal, boğazını temizledi. Sesi, sanki tozlu yollardan gelmiş gibi pürüzlüydü. “İnceleme bitti," dedi Celal, gözlerini Hazel’in gözlerinden ayırmadan. "Ama suçun ne olduğuna henüz karar veremedim." O sabahın o buğulu, zamanı durduran saniyeleri, komodinin üzerindeki telefonun keskin ve ısrarcı titremesiyle bir cam kırığı gibi dağıldı. Gerçek dünya, odaya kapıdan değil, telsiz sesini andıran o dijital gürültüyle sızmıştı. Celal, profesyonel bir refleksle elini telefona attı. Ekrandaki "Turan" yazısını görünce bakışlarındaki o yumuşak hayret anında yerini çelik gibi bir ciddiyete bıraktı. Az önceki şaşkın adam saniyeler içinde yerini "Başkomiser"e devretti. "Tamam, Turan bir saate emniyette olurum. Dosyayı masama bırakın," dedi Celal, sesi artık o yastık altı fısıltısından çok uzaktı. Hazel de aynı anda doğruldu. O masalsı sabahın büyüsü, Celal’in sesindeki o emir kipiyle bozulmuştu. Pazen pijama takımının içinde hızla yataktan çıktı, saçlarını ensesinde gelişigüzel toplarken ikisi de aynı anda, sanki bir operasyona yetişiyormuşçasına odanın içindeki banyo kapısına doğru hamle yaptı. İkisi de kapının önünde burun buruna geldiler. Celal’in geniş omuzları kapı eşiğini tamamen kapatıyordu. Bir an için göz göze geldiler. Celal’in üzerinde hâlâ uykunun mahmurluğu ama zihninde günün ağırlığı vardı. Hazel ise kaşlarını hafifçe çatmış, o meşhur "Gozan inadını" kuşanmıştı. Celal, tam kapı koluna uzanacakken duraksadı. Hazel’in o sabahki ürkek ama kararlı bakışını hatırladı. İçindeki o sert polis, Hazel’in omuzlarındaki pazenlerin yumuşaklığına çarptı ve geri çekildi. Celal, bir adım geri giderek kapıyı genişçe açtı ve eliyle içeriyi işaret etti. "Öncelik asayişin değil, Hanım Ağa'nın," dedi, sesinde az önceki telefon görüşmesinin ciddiyetinden arda kalan hafif bir gülümsemeyle. Hazel, bu "centilmen" hamle karşısında bir an duraksadı. Celal’in yanından geçerken durdu, tam omzunun hizasında durup başını hafifçe kaldırdı. "Bakıyorum da Başkomiserim, protokol kurallarını çabuk hatırladınız," dedi Hazel, sesi muzur ama bir o kadar da mesafeliydi. "Ama unutma Başkomiserciğim, bu kapıyı bana açman, içerideki soğuk suyu ısıtmaya yetmez." Celal, Hazel banyoya girip kapıyı kapattığında dışarıda öylece kaldı. Kapının arkasından gelen su sesini dinlerken, az önce geri çekilmesinin sadece bir nezaket değil, aslında Hazel’e karşı verdiği ilk büyük "teslimiyet" olduğunu fark etti. Hazel banyodan çıktığında, içerideki buharla karışık yasemin kokusu odaya yayıldı. Hızla giyinme odasına geçip üzerine süt beyazı, yumuşak bir triko kazak ve vücuduna tam oturan rahat bir kot pantolon geçirdi. Saçları hâlâ hafif nemliydi. aynanın karşısına geçip fırçayı eline aldığında, kapıdan Celal’in girdiğini gördü. Tam o sırada, Hazel’in fırçayı tutan eli havada asılı kaldı. Aynadaki yansımasından Celal’i izlemeye başladı. Celal, az önceki o sert Başkomiser kimliğini kapının dışında bırakmış gibiydi. Elinde katlanmış, vakur duruşlu bir seccade vardı. Hiç acele etmeden, büyük bir sükunetle odayı süzdü ve kıbleye yönelerek seccadesini yere serdi. Hazel, saçlarını taramayı tamamen bırakmıştı. Aynadan gördüğü bu manzara, Celal’in o zamana kadar tanımadığı bir yönüydü. Dağ gibi duran, emir veren, silah taşıyan o adam, şimdi her şeyden arınmış, en yalın haliyle bir kul olarak namaza duruyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Abdestin verdiği o duru serinlik yüzünden okunuyordu. Celal ellerini kulaklarına götürüp niyet ettiğinde, oda bir anda dış dünyadan koptu. O "başkomiser" gitmiş, yerine kalbinin sesini dinleyen bir adam gelmişti. Hazel, nefesini bile sessizce alıyordu. Celal’in rükûya eğilişini, ardından secdeye varışını izlerken kalbinde tarif edemediği bir sızı hissetti. Bu adamın dışarıdaki o aşılmaz duvarlarının arkasında, sığındığı böyle bir liman olduğunu görmek onu derinden sarsmıştı. Celal secdedeyken, Hazel içinden geçirdi. “Dünyaya diz çöktüren adam, şimdi bir seccadenin üzerinde ne kadar küçük, ne kadar içten..." Hazel, aynadaki yansımasına bakarken kendi kendine gülümsedi. Celal’in bu hali, ona olan öfkesini değil, ona olan merakını ve hayranlığını körüklüyordu. O seccadeye serilen sadece bir kumaş parçası değil, Celal’in kimseye göstermediği ruhuydu. Hazel yavaşça saç fırçasını masaya bıraktı. Onu rahatsız etmemek için parmak uçlarında yürüyerek pencere kenarına geçti. Celal duasını bitirip ellerini yüzüne sürdüğünde, bakışları aynada Hazel ile kesişti. İkisi de konuşmadı. Ama o an, binlerce kelimenin anlatamayacağı bir "tanışma" gerçekleşti aralarında. Celal seccadesini vakur bir hareketle katlayıp kenara koyarken, bakışlarını aynada kendisini izleyen Hazel’e çevirdi. Az önceki o derin sükunet, yerini hafif, çapkın bir tebessüme bırakmıştı. Boğazını hafifçe temizleyip ayağa kalktı ve Hazel’e doğru birkaç adım attı. "Hadi Hanım Ağa," dedi sesi o sabahın verdiği huzurla tınlayarak. "Eğer hazırsan aşağıya inelim. Zira Alparslan ve Ertuğrul’u tanıyorsam, birazdan bizim odanın kapısına 'asayiş uygulaması' var diye dayanırlar." Hazel, Celal’in bu muzur ama sahiplenici tonuna engel olamadığı bir gülümsemeyle karşılık verdi. Az önce seccadenin başında gördüğü o derin adamla, şimdi kendisiyle şakalaşan bu adam arasındaki o ince köprü kalbini ısıtmıştı. Yumuşak triko kazagının kollarını hafifçe çekiştirip, "Ertuğrul abi bensiz araziyi teftişe çıkmadan insek iyi olur o zaman Başkomiserim," diyerek onu onayladı. Hazel’in bu içten gülüşü, Celal’in o sabahki en büyük mükafatı olmuştu. Birlikte odadan çıkıp merdivenlere yöneldiklerinde, dışarıdaki fırtınalardan habersiz, sadece o anın ve birbirlerinin yanındaki varlığın tadını çıkarıyorlardı. Konaktaki o meşhur kahvaltı masası, birazdan kopacak "pazen" şamatasına ev sahipliği yapmak için onları bekliyordu. Konaktaki büyük masada gümüş çatal sesleri, birer saat tiktakı gibi sessizliği bölüyordu. Hazel, üzerinde sade bir kazak ve kotuyla masada otururken, az önceki o "pazenli neşesini" bir maskenin arkasına gizlemişti. Salonda sadece yeni ailesi vardı. yabancı gözlerden uzak, Eroğlu ailesinin çekirdek kadrosu masadaydı. Hazel, Alparslan ve Ertuğrul’un arasına bir fırtına gibi daldı. "Günaydııınnn aslan abilerim! Kıbrıs’ın yakışıklı beyleri ve kainat güzeli canım anneemmm!" deyip ikisinin de omzuna birer şaplak indirdi. "Samiye Abla! O tulum peyniri Malatya’dan gelmediyse yemem, haberin olsun!" Alparslan gülerek Hazel’in tabağına zeytin doldurdu. "Yavaş gel mühendis hanım, konak sallandı! Valla özlemişiz böyle şenliği, evin tadı tuzu oldun." “ Ne sandın canım abim.” Dedi Hazel. Celal hemen karşısındaydı. nazikti, ekmeği uzatıyor, çayını tazeliyordu ama gözlerinde o meşhur "polis barikatı" duruyordu. Hazel, tabağındaki zeytinle oynarken içinden, "Adam resmen 'yükleme tamamlandı, dosya kapatıldı' modunda kahvaltı yapıyor. Bir bak be, dün gece kucağına zıplayan kızım ben!" diye geçirdi. Alparslan ve Ertuğrul, masadaki bu "buz devri" havasını ilk fark edenler oldu. Birbirlerine bakıp o meşhur "kardeş bakışmasını" attılar. Ertuğrul, Hazel’e doğru hafifçe eğilip, masadaki resmiyeti yırtan o muzur fısıltıyla konuştu. "Hazel, bakıyorum da bugün fazla sakinsin. Eğer Başkomiser seni sabah sabah 'asayiş uygulamasına' tabi tuttuysa söyle, hemen ben gönüllü avukatın olurum!" Hazel, Ertuğrul’un bu desteğiyle hafifçe gülümsedi. Celal’in mesafesi kalbini sızlatsa da pes etmeyecekti. "Yok abi," dedi Hazel, sesine trip atan kadın tonunu ekleyerek. "Başkomiserciğim sağ olsun, beni o kadar 'görmezden geliyor' ki, kendimi odadaki mobilya gibi hissetmeye başladım. İnsan bir ' zevkin çok güzel pazenlerin çok şık' der, değil mi?" Celal’in boğazına çay kaçtı, hafifçe öksürdü ama bakışlarını tabağından kaldırmadı. Alparslan devreye girdi, sesini bilerek yükselterek. "Valla Celal abi, sen bu cevheri fark etmiyorsan o senin Başkomiserlik körlüğündür. Biz bugün Hazel’i araziye götürüyoruz. Hatta ben ona Kıbrıs’ın en güzel koylarını gezdireceğim. Sen istersen emniyette dosya kovalamaya devam et, biz 'bacımızla' günümüzü gün ederiz!" Celal kaşlarını çattı. "İşiniz gücünüz yok mu sizin?" diye mırıldandı. Ertuğrul, Hazel’in tabağına en güzel peynir dilimini koyarken Celal’in gözünün içine baktı. "İşimiz gücümüz Hazel artık. Bak Hazel, bu Celal abim seni kıymetini bilmezse gel bize. Biz seni pamuklara sararız. Hatta ben sana en yeni model bir traktör alacağım, üzerinde 'Hanım Ağa' yazar, pembe boyatırız!" Hazel kıkırdadı, keyfi yerine gelmişti. "Ay valla mı abi? Bak viral oluruz, 'Traktörle Kıbrıs turu yapan Hanım Ağa' diye t****k’u sallarız!" Hazelin bu lafına Mehmet bey ve Firuzan hanımda kayıtsız kalamadı ve gülmeye başladılar. Celal, kardeşlerinin bu "kıskandırma" operasyonunu fark etmişti ama içindeki o tuhaf sızıya engel olamıyordu. Gönülün üzerinde bıraktığı o ihanet hâlâ tazeydi. Hazel’in kardeşlerine attığı o içten kahkaha, kendisine attığı o hüzünlü bakıştan çok daha can yakıcıydı. Alparslan’ın Hazel’in saçına düşen bir kırıntıyı şefkatle temizlemesiyle, Celal’in elindeki çatal masaya sertçe çarptı. "Yeter bu kadar şamata," dedi Celal, sesi bir tık sertleşerek. "Hazel benimle gelecek. Emniyete uğramam lazım, sonra onu araziye ben bırakırım." Ertuğrul, Alparslan’a göz kırptı. “Bak sen... Başkomiserde sahiplenme sinyalleri yanıp sönmeye başladı." Dedi sessizce. Hazel, Celal’in bu ani çıkışıyla içten içe sevindi. Demek ki hala bir yerlerde bir "Celal" vardı ve o Celal, karısının başkalarıyla (kardeşleri bile olsa) bu kadar eğlenmesinden pek hoşlanmamıştı. Celal, kahvaltı masasındaki o sessiz "kıskançlık" savaşından galip çıkmış gibi görünse de içindeki huzursuzluk geçmemişti. Hazel’i yanına alıp karakola doğru yola çıktılar. Arabada Hazel, o meşhur muzur tavrıyla bir yandan radyodan viral şarkılar açıyor, bir yandan da Celal’e takılıyordu. "Ne o Başkomiserim? Abilerim beni gezdirecek diye asayişi mi bozdun? Kıskançlık seviyen buralara kadar vurduysa demek..." Celal, direksiyonu sıkıca kavrayıp yolu izlerken hafifçe gülümsedi. "Seni o iki delinin eline bırakıp Kıbrıs’ı birbirine mi kattırayım Hazel? Otur oturduğun yerde, emniyette iki imza işim var, sonra seni araziye ben bırakacağım." Karakola girdiklerinde Hazel, Başkomiserin karısı olmanın verdiği o vakur ama bir o kadar da "meraklı mühendis" edasıyla Celal’in odasına yerleşti. Celal tam masasına oturmuştu ki kapı hışımla açıldı. Turan kan ter içinde içeri daldı. "Amirim! 'Giz'den haber var! Liman bölgesindeki depolardan birinde hareketlilik tespit edildi. Aradığımız o kurye orada!" Celal bir anda ayağa fırladı. Gözlerindeki o şefkatli adam gitti, yerine avını bekleyen yırtıcı bir polis geldi. Ceketini kaptığı gibi kapıya yöneldi. Turan’ın "Operasyon başlıyor amirim!" sesi koridorda yankılanıyordu. Celal, o anın adrenalini ve "Giz"e olan takıntısıyla her şeyi ama her şeyi unuttu. Arkasında, odadaki koltukta oturan ve "Ben ne olacağım?" diye bakan Hazel’i bile... "Turan, ekipleri topla! Hemen çıkıyoruz!" diyerek odadan fırtına gibi çıktı. Hazel arkasından seslenecek oldu ama Celal çoktan telsiz sesleri arasında kaybolmuştu. Hazel, Celal’in masasına bakıp kendi kendine fısıldadı: "Eee... Ben? Mühendis Hanım burada dekor mu oldu şimdi?" Saatler Sonra... Karakolun o soğuk, metal kokulu odasında zaman Hazel için durmuştu. Bir saat geçti, iki saat geçti... Akşamın alacakaranlığı odaya çökerken Hazel hala o sert koltukta oturuyordu. Birkaç polis memuru kapıdan bakıp "Yenge hanım hala bekliyor mu?" diye fısıldaşsa da kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Hazel’in içindeki o neşeli kız yavaş yavaş yerini derin bir kırgınlığa bırakmıştı. Celal için "Giz"in peşinde koşmak, odasında bekleyen karısından daha önemliydi. Gönül’ün hayaletiyle savaşırken, Celal’in onu gerçekten "unutup" gitmesi Hazel’in kalbini buz gibi yapmıştı. Hazel, masanın üzerindeki boş çay bardağına bakarak mırıldandı. "Bravo Başkomiser... Arazide ilaçlama yapan ekibi izleseydim daha çok değerim olurdu. Üç nikah kıydık ama ben hala senin görev listende bile yokum." Celal, operasyonun tozu dumanı, telsiz cızırtıları ve "Giz"e dair yakaladıkları o küçük ipucunun adrenaliniyle konağın avlusuna daldı. Zihni o kadar doluydu ki, sanki zaman mefhumu yitip gitmişti. Kapıda onu bekleyen sadece gece lambalarının soluk ışığı değil, Firuzan Hanım’ın endişeli yüzüydü. Firuzan Hanım, oğlunun üstü başı dağılmış halini görünce elini göğsüne koydu. “Şükür kavuşturana oğlum... Ama hani kızım? Hazel nerede?" Celal olduğu yerde taş kesildi. Annem ne diyordu? Hazel... Hazel yanımdaydı sabah. Arabadaydı. Şaka yapmıştı, viral şarkılar söylemişti... Sonra... Sonra Turan içeri dalmıştı. Operasyon emri gelmişti. Celal'in beyninde o an bir şimşek çaktı. Hazel'i emniyetteki odasında bırakmıştı! Hem de saatler önce! "Allah kahretsin!" diye kükredi Celal. Firuzan Hanım ne olduğunu anlamadan, Celal geldiği gibi arazi aracına atladı. Lastikleri asfaltta ağlatarak, gecenin karanlığını yararcasına emniyete doğru sürmeye başladı. Direksiyonu yumrukluyordu. "Nasıl yaparsın bunu Celal? Nasıl unutursun o kızı orada?" Kendi kendine saydırıyordu. O "korumacı" Başkomiser gitmiş, yerine karısını bir eşya gibi odada unutan, vicdanı sızım sızım sızlayan bir adam gelmişti. Emniyetin koridorları gece nöbetçileri dışında ıssızdı. Celal, koridoru koşar adım geçti. Odasının kapısının önüne geldiğinde eli kapı kolunda asılı kaldı. Derin bir nefes aldı ama içeri girmeye korkuyordu. Kapıyı yavaşça araladı. Odanın ışığı kapalıydı, sadece sokak lambasının cılız ışığı içeri sızıyordu. Hazel, o sert deri koltuğun üzerinde, cenin pozisyonunda büzülmüş uyuyordu. Üzerindeki ince hırkası omzundan kaymış, o gür sarı saçları yüzünü kapatmıştı. Masanın üzerindeki su bardağı boşalmış, yandaki sehpanın üzerinde duran telefonunun şarjı bitmiş, ekranı kararmıştı. Celal yavaşça yanına çömeldi. Kalbi sanki mengenede sıkışıyordu. "Hazel..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Hazel, uyan güzelim... Geldim.” Hazel, o derin ama yorgun uykusundan bir sıçramayla uyandı. Gözlerini açtığında karşısında Celal’i gördü. Bir an nerede olduğunu karıştırsa da, etrafındaki o soğuk emniyet odasını ve duvardaki saati görünce her şey buz gibi bir gerçeklikle zihnine doldu. Hazel, Celal’in uzanan elini sertçe iterek ayağa kalktı. Uykudan dolayı kısılan sesiyle ama o meşhur Gozanlı dik duruşuyla konuştu. "Gelmişsin Başkomiser... Hayırdır, operasyonun bitti de 'bi' de odama uğrayayım, belki orada bir mühendis unutmuşumdur' mu dedin?" Celal mahcubiyetten ölecek gibiydi. "Hazel, yemin ederim... Giz’in kuryesi haberini alınca her şey birbirine girdi. Turan araya girdi, ekipler çıktı... Ben nasıl oldu anlamadım." Hazel acı bir kahkaha attı. Gözleri dolmuştu ama o yaşların akmasına izin vermeyecek kadar gururluydu. "Anladım ben Celal, çok iyi anladım. Sen beni sadece babanın vasiyeti, korunması gereken bir dosya, ya da evde neşe çıkaran bir figüran sanıyorsun. Ama unuttuğun bir şey var; ben o 'Gozan Setti' yastıklarını boşuna dikmiyorum aramıza. Çünkü senin dünyanda bana yer yok. Senin dünyanda sadece suçlular, silahlar ve o 'Giz' var. Ben ise o odada unutulan eski bir evrak gibiyim." Hazel çantasını hışımla kaptı, ayakkabılarını giyerken Celal ona yardım etmek istedi ama Hazel onu bir kez daha engelledi. "Dokunma bana! Sabaha kadar burada beklesem de olurdu değil mi? Nasıl olsa 'Hanım Ağa' sabırlıdır, 'Gelin Hanım' ses çıkarmaz... Ama bitti Celal. Sen beni bugün burada sadece unutmadın; sen beni bugün kalbinden de, hayatından da eledin." Hazel kapıya doğru yürüdü. Celal arkasından çaresizce bağırdı. "Hazel, bin arabaya, gidelim eve... Konuşalım!" Hazel kapının eşiğinde durdu, arkasına dönmeden o son viral golünü attı. "Eve gideceğiz Başkomiser, çünkü o konakta bekleyen bir ailem var. Ama o odaya girdiğimizde... O 'Gozan Setti' bu gece Çin Seddi’ne dönüşecek. Haber vermeden gelme, zira asayiş bu gece kapalı. Gecenin zifiri karanlığı, arabanın içindeki o ağır, nefes kesen sessizliği daha da katmerliyordu. Hazel, başını cama yaslamış, dışarıda hızla akıp giden sokak lambalarının cılız ışıklarını izliyordu. Gözleri yanıyordu ama o tek bir damla yaşın bile yanağından süzülmesine izin vermiyordu. Kalbi, o soğuk emniyet odasındaki koltuktan daha sert, daha kırıktı. Celal ise direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. İçinden kendine etmediği küfür, saymadığı hakaret kalmamıştı. "Aptal kafam! Dağ gibi kızı bir dosya kağıdı gibi masada unuttun!" diye haykırıyordu içindeki ses. Dudaklarını araladı, "Hazel..." demek istedi, "Özür dilerim, affet..." diye fısıldamak geçti içinden. Ama o kelimeler boğazında düğüm düğüm oldu. Bir Başkomiser olarak binlerce suçlunun karşısında titremeyen dili, şimdi bir kadının kırgınlığı karşısında lal olmuştu. Özür dilese ne değişecekti? Onu unutmuştu işte, önceliği yine "işi", yine o karanlık dünyası olmuştu. Eroğlu Konağı’nın devasa bahçe kapısından içeri girdiklerinde, evin ışıkları sönüktü ama Firuzan Hanım’ın mutfak camındaki silüeti her şeyi anlatıyordu. Araç durdu. Hazel, Celal’in kapıyı açmasını beklemeden, mekanik bir hareketle indi arabadan. Celal arkasından öylece bakakaldı. Omuzları çökmüş, adımları yorgun ama kararlıydı Hazel’in. Mutfakta bir bardak su bahanesiyle bekleyen Firuzan Hanım, pencereden çocuklarının inişini izledi. Hazel’in omuzlarındaki o yıkılmışlık, Celal’in ise arkasından suçlu bir gölge gibi takibi... Firuzan Hanım içini çekti. Bir anne olarak fırtınanın kopacağını değil, asıl bu sessizliğin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Onlara seslenmedi, "Neredeydiniz?" diye sormadı. Sadece sessizce geri çekildi ve merdivenlerden çıkan o iki kırgın ruhun ayak seslerini dinledi. Odanın kapısı kapandığında, Hazel doğrudan banyoya geçti. Yüzünü soğuk suyla yıkarken aynadaki yorgun yansımasına baktı. "Gozan kızı Hazel," dedi kendi kendine. “Hani sen kimseye eyvallah etmezdin? Bak, adam seni bir köşede unutuverdi." İçeri geçtiğinde Celal, yatağın kenarına oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Hazel, dolaptan en kalın, en kapalı yastığını aldı ve yatağın tam ortasına, dün gecekinden çok daha sert bir şekilde vurdu. "Gozan Setti bitti başkomiser," dedi Hazel, sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Bu gece buraya Çin Seddi’ni kuruyorum. Sınırı geçmek şöyle dursun, pasaport sormak için bile o tarafa bakmayacaksın." Celal başını kaldırdı, gözlerinde safi bir pişmanlık vardı. "Hazel, ne dersen haklısın. İster bağır, ister çağır... Ama böyle susma. Ben sadece..." "Sen sadece işini yaptın başkomiser," dedi Hazel sırtını ona dönüp yatağa yatarken. "Ama benim işim de artık kendimi toplamak. İyi uykular Başkomiser. Umarım rüyanda yakaladığın o suçlular, sana benim yerimi de söylerler; zira ben senin hayatında neresiyim, artık hiç bilmiyorum." Celal, odanın içinde tek başına kalmış gibi hissetti. Işığı söndürdü ve yatağın en ucuna, o görünmez ama aşılmaz duvarın arkasına uzandı. Hazel’in sırtı ona dönüktü ama hıçkırığını gizlemek için nefesini nasıl tuttuğunu hissedebiliyordu. İçten içe ona Başkomiserciğim demesi hoşuna gidiyordu. Ama şimdi sadece bir başkomiser olmuştu. Hazel, bir süre yatakta durdu daha fazla dayanamayarak sessizce yataktan kalktı. Bir kez olsun Celale bakmadı. Sırtına bir şal alarak balkona çıktı. Burnuna hem denizin kokusu geliyordu hem de Eroğlu konağında dikili olan yasemin çiçeklerinin kokusu. İçi yanıyordu kocası bunu anlamıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD