Düğün gecesi…
Hazel, elini titreyerek elbisenin incecik askısına götürdü. Kumaş tenine değdiği an, sanki bir alev parçasını üzerine giymiş gibi irkildi.
Aynadaki aksine bakarken, içindeki o küçük kız çocuğu ve bir kadının doğuşu arasındaki savaşı izliyordu.
"Bak şuna," diye fısıldadı içindeki ses. "Bu sen misin Hazel? Aylardır tırnaklarının arasındaki toprağı temizlemeye çalışan, bağ yollarında Celal’in bir bakışı için eriyen o zavallı kız nerede?"
Parmakları, elbisenin transparan dokusu üzerinde gezinirken bakışları keskinleşti.
"Toprak seni sakladı Hazel, ama iyileştirmedi," dedi kendine. "Üç aydır o kilitli kapıların ardında, bir Başkomiserin insafını bekledin. Sana 'karım' demesini, sana dokunmasını, seni bu sessizlik cehenneminden çekip çıkarmasını bekledin. Ama o ne yaptı? Sessizliğini bir zırh gibi kuşandı, seni o zırhın dışında bıraktı."
Aynadaki yansıması, giydiği bu cüretkar elbiseyle ona meydan okuyordu. Elbise o kadar açıktı ki, Hazel bir an için çıplak kalmış gibi hissetti. Ama bu çıplaklık utanılacak bir şey değil, bir silah gibiydi artık.
"Kozan inadı işte bu," dedi dudakları hafifçe kıvrılarak. "Eğer o Başkomiser asayişi bu kadar seviyorsa, bugün kendi asayişini kendisi sağlasın. Ben bugün bu aynada gördüğüm kadını o düğüne götüreceğim. Ya o kilitler bugün paramparça olacak ya da bu konak bu pembe tüllerin parıltısında yanıp kül olacak."
Hazel, aynadaki "tanrıçanın" gözlerinin içine bakarak derin bir nefes aldı.
"Bugün Celal Eroğlu'nun karısı değil, Hazel Eroğlu olarak oradayım. Bakalım o buz gibi bakışların, bu yangını söndürmeye yetecek mi Başkomiser?"
Elbisenin eteklerini hafifçe savurdu. Aynadaki kadın artık sadece güzel değil, tehlikeliydi de.
"Ben Hazel Eroğlu’yum. Sen beni toprağa gömdükçe ben çiçek açarım Celal Eroğlu... Hem de öyle bir açarım ki, kokun bile yetmez, nefesin kesilir!"
Kendi kendine verdiği bu sözle dudaklarında mağrur bir gülümseme belirdi. Artık geri dönüş yoktu. O gece o düğüne sadece bir gelin olarak değil, bir ihtilal gibi girecekti.
Otelin balo salonu, kristal avizelerin altında parıldarken Hazel, ailesiyle birlikte protokoldeki yerini almıştı. Üzerindeki o büyüleyici pembe elbise, salondaki tüm bakışları üzerine mıknatıs gibi çekiyordu ama onun gözleri sadece tek bir noktadaydı.
Sahnedeki Atilla ve Ahu.
Atilla, Ahu’nun elini sanki dünyanın en nadide mücevherini tutuyormuş gibi kavramıştı. Dans ederken Ahu’nun kulağına bir şeyler fısıldıyor, her fısıltıda Ahu’nun yüzünde güneşler açıyordu. Atilla’nın bakışlarında on üç yıllık bir özlem, sadakat ve "sonunda benimsin" diyen o tapulu aşk vardı.
Kadının üzerine öyle bir titriyordu ki, sanki nefes alsa Ahu incinecek sanıyordu.
Hazel, masanın altındaki elini sıktı. Kendi evliliği, bu aşkın yanında ne kadar da dilsiz, ne kadar da sahipsiz kalıyordu.
"Bak şunlara," diye geçirdi içinden. "Adam karısına bakmıyor, resmen onu ruhuyla kucaklıyor. Ya Celal?"
Celal’in ismi zihnine düştüğünde boğazına bir yumru oturdu. "Onun bana tek bir bakışı vardı; o da sorgu odasındaki bir suçluya bakar gibi. Üç ay geçti... Doksan gün. Bir kez olsun saçımın teline böyle dokunmadı.
Bir kez olsun 'Hazel, buradasın ve benimsin' demedi."
Kendi evliliğini, bu elmas parıltılı salonun ortasında bir harabeye benzetti. Ahu İtalya’dan dönmüştü, Atilla onu beklemişti. Peki ya kendisi? O, Celal’in burnunun dibindeyken bile Celal tarafından terk edilmişti.
"Acaba," diye düşündü Hazel, gözleri buğulanarak. "Celal bana bir gün böyle bakacak mı? Yoksa ben hep bu bağların, bu sessizliğin arasında bir 'Eroğlu soyadı' taşıyıcısı olarak mı kalacağım?"
Tam o anda, Celal’in gelmediğini, görev başında olduğunu ve belki de kendisini kasten yalnız bıraktığını düşündüğü o saniyede; kalbindeki hüzün bir volkana dönüştü.
Celal yoktu.
En yakın arkadaşı Atilla’nın, Ahu’ya kavuştuğu bu on üç yıllık bekleyişin sonunda bile yanında değildi. Hazel, boynu bükük bir şekilde Firuzan Hanım’ın yanında otururken, içindeki o zehirli ses fısıldıyordu.
“Seninle aynı kareye girmemek için gelmedi Hazel... Seni görmemek için kaçtı."
Oysa Celal, otelin girişindeki kontrol noktasında, telsiz sesleri ve soğuk gece havası arasında, karısının içeride o "tehlikeli" elbiseyle ne fırtınalar kopardığından habersiz görev yapıyordu.
Firuzan Hanım’ın endişeli bakışlarını üzerinde hissedince omuzlarını dikleştirdi.
"Üzülmeyeceğim," dedi kendine. "Onun gelmeyişine ağlamayacağım. Madem o yok, madem beni görmüyor; o zaman ben kendimi tüm dünyaya göstereceğim!"
Alparslan ve Ertuğrul’un tüm neşeli ısrarlarına rağmen Hazel, yerinden kımıldamamıştı. Ta ki o heybetli karaltı kapıda belirene kadar...
Celal, tüm otoritesi ve yakıcı bakışlarıyla piste doğru yaklaştığında, Hazel’in üç aydır biriktirdiği tüm sinir uçları ayağa kalktı.
"Açtır şuradan bizim yörelerden bir halay," dedi Hazel, Sarp’ın yanına giderek.
Sarp, yengesi sayılan kadının gözlerindeki o intikam ateşini ve kapıdaki Celal’i görünce sırıttı.
“O iş bende yenge!"
Orkestra, davulun o güm güm vuran ritmiyle halaya giriş yaptığında, Firuzan Hanım durumu anında kavradı. Çantasından ipek bir halay mendili çıkartıp
“Al kızım, hakkını ver," dercesine uzattı. Hazel, bir kuğu zarafetiyle piste ilerledi.
Celal, daha içeriye adım atar atmaz birkaç tanıdıkla merhabalaşırken, kulağına çalınan o cümleyle dünya durdu.
“Abi sahnedeki afeti gördün mü? O nasıl kalça lan!"
Celal’in bakışları, o gençlerin hayranlıkla baktığı yöne döndüğünde boğazındaki düğüm kördüğüm oldu.
Hazel...
Kendi karısı...
Üzerinde ince askılı, göğüslerinden göbeğine kadar transparan inen uçuk pembe o elbise ile davulun karşısında devleşiyordu. Sarı saçları omuzlarında savruluyor, attığı her omuz darbesinde o transparan kumaşın altındaki teni bir ateş gibi parlıyordu.
Tam o sırada Mehmet Bey, gelininin başından aşağı bir tomar parayı savurduğunda, Celal gerçek anlamda kendine geldi. Ama bu bir uyanış değil, bir cinnet başlangıcıydı. Karısına "aç köpekler" gibi bakan o gencin yakasına yapıştı.
"Sen kimin karısına bakıyorsun sikerim ulan senin belanı!" diye gürledi Celal.
Sesi, orkestranın sesini bastırmıştı.
"Turaannn atın şu ırz düşmanını nezarete! Gece ben bizzat ağzını burnunu kırarak öğreteceğim el alemin karısına nasıl bakılmayacağını!"
Celal, tüm salonun şaşkın bakışları altında piste doğru bir aslan gibi yürüdü. Hazel, hiçbir şey olmamış gibi, elindeki mendilin iki ucunu tutup gerdan kırıyor, davulun ritmiyle bir çöküp bir kalkıyordu.
Kürşat Bey de gelip paraları saçınca, Celal salondaki herkesin telefonlarıyla karısını çektiğini gördü.
Bu, bir kıskanç Eroğlu erkeği için son duraktı.
Celal, Hazel’in tam karşısında durdu.
Hazel, "Ne var?" der gibi kaşını kaldırdığında; Celal hiç konuşmadan o mendili karısının elinden çekip aldı.
Ve o an, tüm Kıbrıs’ın efsane diye anlatacağı o an yaşandı. Celal, karısının karşısında aynı onun gibi oynamaya başladı. Sonra sert bir hamleyle Hazel’in elini tuttu, halayın başına geçti.
Ertuğrul ve Alparslan, abilerinin bu halini görünce birbirlerine bakıp sırıttılar. "Geçmişler olsun abi," dedi Ertuğrul içinden. "Asayiş bitti, aşk operasyonu başladı."
Halay biter bitmez Celal, Hazel’in elini bırakmadan onu salonun uzak, loş bir köşesine sürükledi.
Gözlerinden şimşekler çakıyordu.
"Bu kılığınla nasıl piste çıkıp halay çekersin!" diye gürledi Celal.
"Herkesin ağzının suyu aktı be kadın! Bu ne hal?"
Hazel, burnunu havaya dikip o meşhur Adana inadıyla karşılık verdi.
"Sizi ne alakadar eder başkomiser? Düğün için gayet uygun giyindim!"
Celal, Hazel’in burnunun dibine kadar girip nefesini yüzünde hissettirdi.
“Hani üç nikah kıydığım karımsın ya! Ondan alakadar eder!"
Hazel, beklediği o itirafı almıştı ama canı hala çok yanıyordu. İki elini Celal’in o geniş göğsüne sertçe vurdu, onu geri püskürttü.
"Evet... Aylardır aynı evde yaşamamıza rağmen, bir gün olsun karın muamelesi yapmadığın KARIN!"
Hazel, Celal’in donup kalmış bakışları altında arkasını dönüp fırtına gibi uzaklaşırken; Celal, omuzlarına binen o devasa vicdan yüküyle baş başa kaldı. Karısının haklı feryadı, kulağında halay müziğinden daha yüksek sesle yankılanıyordu.
Hazel, o son "KARIN!" darbesini vurup arkasını dönmüş, fırtına gibi uzaklaşıyordu ki; arkasında adeta yer sarsıldı.
Celal, o üç aylık sessizliği tek bir hamlede parçaladı. Hazel daha ne olduğunu anlamadan, Celal’in devasa eli bileğine dolandı ve onu bir kuş gibi kendine çekti.
"Kaçamazsın! Öyle lafı çarpıp gidemezsin!" diye gürledi Celal.
Hazel tam ağzını açıp "Bırak!" diyecekken, Celal bir hamlede karısını omuzuna attı.
Hazel’in başı aşağı sarkmış, şaşkınlıktan dili tutulmuştu.
****