9. Bölüm/ Yaralı Kuşun Sığınağı.
Hazel Korkmazer.
"Adı Celal’miş...
Aylarca aklımdan, rüyalarımdan ve hayallerimden çıkmayan, o gün Adana’nın elli beş derece sıcağında saçını başını yolduğum, 'çakma polis' diye ortalığı birbirine kattığım o adamın adını artık biliyordum.
İsmi dudaklarımdan döküldüğü an, beynimde Sabancı Camii’nin ezanı değil, sanki o günkü kavganın düğünü çalmaya başladı.
Celal...
Ne kadar da ona göre bir isim. Heybetli, öfkeli ve sarsılmaz. O gün beni kucağından çekip alan Emre dingiline rağmen, burnumun dibindeki o nefesi, dudaklarının mesafesini unutamamıştım. Meğer o gün kafa tuttuğum o 'mal değneği', kalbimin celladı olacakmış.
Korkmazerler ’in Hanım Ağasıyım diye kükrerken, aslında onun 'Celal'ine çarpıp durulmuşum da haberim yokmuş. 'Ruh ve Sinir Hastalıklarına gitsin' demişti benim için... Doğru demiş Baş komiserciğim, ben o gün senin o sert bakışlarında aklımı bırakmışım. Şimdi bir ismi var hayallerimin, iki hece, koca bir ömür,
“Ce-lal.”
Biliyorum babamın toprağı daha kurumadı, bu düşünceler günah ama bu adam... Bu adam sanki o toprağın üstüne yağan yağmur gibi, hem canımı yakıyor hem de beni uyandırıyor.
Biran için içimde yaşadığım karmaşaya takılıp kalmıştım ama içine düştüğüm durum daha kötüydü.
Celal’in masaya bıraktığı rozetin sesi hala kulaklarımda çınlıyordu. Kapı arkasından güm diye kapandığında, sanki bütün dünya o kapının ardında kalmıştı.
Ben, Adana’nın tozunda, kasaların arasında, tüfek sesleriyle büyümüş Hazel! Hayatımda ilk defa kendimi bu kadar küçük ve bu kadar “fazlalık” hissetmiştim. Adam vatanını benim yüzümden, yani benim gelişimle başlayan o kara haberler yüzünden terk edip gitmişti.
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Babam hep “Korkmazer kızı gözyaşını içine akıtır, dışarı akıtırsa düşmanını güldürür,” derdi. Sertçe yutkundum, omuzlarımı dikleştirdim. Üstümdeki kot tulumun tozunu elimle silkeledim.
Buğulu gözlerim koca salonda dolandı. Mehmet Bey, masadaki rozete bakarken omuzları çökmüş gibiydi.
O an bir şey beynime çakıldı!
Gitti...
Celal gitti…
Aylarca acaba kader bizi bir daha nasıl ne şekilde getirir diye hayaller kurduğum adam gitti…
Beni bu koca sarayda, tanımadığım insanların, yabancı kokuların ve henüz kurumamış babamın yasının ortasında bırakıp gitti. Oysa ben o kapıdan içeri girerken, o sert bakışlı adamın beni bu cehennemden çekip çıkaracak bir el olduğunu sanmıştım.
Yanılmışım…
O el, bir rozeti masaya bırakıp bir kadının, bir ihanetin peşinden gitmek için beni terk etmişti.
Nice sonra durdum çeyrek bir nefes çektim içime.
“Paris mi?” diye fısıldadım.
Sesim kendi kulaklarıma bile yabancıydı. “Bu kadar mı değersizdim? Peşimde babamın katilleri, sırtımda aşiretimin yükü varken, bir yabancıya, bir hainin izine beni değişti mi?”
Kendine gel sen Korkmazer Aşiretinin Hanım Ağasısın…
Gözlerim Mehmet amca ile kesişince bakışlarındaki o mahcubiyet, sırtımdaki o sığınmacı yükünü bin kat daha ağırlaştırdı.
Ben Gozan’ın Hanım Ağasıydım! Kimsenin acımasına ihtiyacım yoktu ama şu an...
Çaresizdim…
Şu an sadece bir yetimdim.
Celal’in bir hışımla kapattığı o kapı, sadece Paris’e değil, benim de umutlarıma kapanmıştı.
Gönül denilen o kadının hayali, odanın ortasında bir hayalet gibi belirdi. Sekiz yıl boyunca Celal’in kalbini bir zehir gibi içmişti. Celal şimdi o zehri kusmaya, o kadının ipini çekmeye gidiyordu. Ama giderken, arkasında bıraktığı enkazı görmemişti.
Kendi vatanına vurulan darbenin acısıyla yanarken, benim vatanımın —babamın— çoktan yok olduğunu fark etmemişti bile.
Gözlerimi Mehmet amcaya diktim. Omuzlarımı, canım yanmasına rağmen babamın öğrettiği o diklikle yukarı kaldırdım.
"Demek intikama gitti," dedim soğuk bir sesle.
Mehmet amca bana burukça baktı.
O sırada yumuşacık, ipek gibi bir ses duyuldu.
“Yavrum...”
Başımı çevirdiğimde gördüğüm zarif kadın muhtemelen bu evin hanımıydı. Üstündeki o zarif elbiseyle, inci kolyesiyle tam bir hanımefendiydi. Bana doğru birkaç adım attı. Gözlerinde ne bir kınama ne de bir öfke vardı. Sadece derin bir merak, bir anne şefkati...
Yanıma geldi ellerimi tuttu elleri ipek gibi yumuşaktı. Ellerimi kavradığında bir an duraksadım. Karşımda tam bir İstanbul hanımefendisi duruyordu. İnci kolyesiyle, vakur duruşuyla öyle zarifti ki...
Ama ben Hazel Korkmazer’dim. Babam beni dizinin dibinde nakış işleyeyim diye değil, aşiretin başında dimdik durayım, toprağı mühendis aklıyla yöneteyim diye yetiştirmişti.
“Perişan olmuşsun güzel kızım.” dediğinde, içimdeki o sert kabuk hafifçe çatladı. Ama omuzlarımı daha da dikleştirdim.
“Kusura bakmayın efendim. Bu ani gelişim sizi rahatsız etmiş olmalı.” dedim, sesimi titretmemeye yemin ederek.
Gözlerimi masadaki o yetim kalmış rozete diktim. İçim cız etti ama sesim buz gibiydi.
“Celal Bey'in kapıyı vurup gidişi... Eğer benim buradaki varlığım huzurunuza leke sürecekse, Gozan’ın yolu da bellidir, Korkmazerlerin namusu da. Kimseye yük olmaya gelmedim ben.” Dedim ama sustum.
Ben buraya kaçarak gelmiştim. Canımı kurtarmak için gelmiştim. Eğer bu hane halkı beni kabul etmezse ne yapacağımı asla bilmiyordum.
Sözlerime hafifçe gülümsedi. O gülüşte ne acıma vardı ne de küçümseme. Bir öğretmenin en cevval öğrencisine duyduğu o gizli hayranlığı gördüm. Elini yanağıma koydu, sanki oradaki barut ve toprak kokusunu kutsar gibi...
“Yük mü?” dedi, kadife gibi bir sesle. “Sen bu eve yük değil, taze bir nefes, bir can suyu gibi geldin Hazel. Ben yıllarca müdürlük yaptım, binlerce genç yetiştirdim. Kimin gözünde fer, kimin ruhunda asalet var bir bakışta bilirim. Ayrıca Adnan beyin bizde yeri her zaman çok özeldi.”
Hiç beklemediğim bir anda, üzerimdeki tozlu kot tulumuma aldırmadan beni kucağına çekti. Sarıldı. O an, annesiz büyümenin verdiği o devasa boşlukta ilk kez bir sıcaklık hissettim.
“Sen Adnan Bey’in emanetisin ama artık benim de evladımsın.” diye fısıldadı kulağıma. “Celal... O şimdi kendi ruhunun karanlığına hapsolmuş, öfkesini Paris sokaklarında kusmaya gitti. Bırak gitsin. Celal döndüğünde karşısında sadece sığınmış yaralı bir kız değil, bu evin anahtarını beline takmış, gerçek bir 'Hanım Ağa' bulacak.” Sarılışına içimden geldiği gibi karşılık verdim. Ve sabahtan beri tuttuğum gözyaşlarımı bir bir akıttım bu yeni tanıdığım kadının omzuna.
“Güzel kızım benim. Mehmet bak Ödül gitti evimizin neşesi gitti diye üzülüyorduk. Ama bak Rabbim bize Hazel kızımızı armağan etti.” Dediğinde derin bir ferahlama çöktü içime. İçimden o 'Gozanlı' damarımın yeniden atmaya başladığını hissettim.
Evet, Baş komiserciğim... Sen git o yılanın peşinden. Ama döndüğünde karşında bıraktığın o saçı başı dağılmış yetimi bulamayacaksın. Eroğlu Konağı’nın Hanım Ağası seni bu merdivenlerin başında, senin bile önünde eğileceğin bir vakurla karşılayacak.
“ Şey o başkomiserciğin... yani Celal Bey'in gitmesine sebep olduysam özür dilerim."
Adını hala bilmediğim evin hanımı hafifçe gülümsedi, bu öyle içten bir gülüştü ki Adana’nın nisan güneşi gibi içimi ısıttı. Hiç çekinmeden tozlu tulumuma, dağınık saçlarıma aldırmadan yine bana sarıldı.
“Sen bana Adnan Bey'in değil, Allah'ın emanetisin Hazel. Sen bu evin kızı, Celal’in de helalisin. O şimdi öfkesiyle gitti ama elbet durulup dönecek. O dönene kadar bu konak senin kucağın olacak.”
Mehmet amcaya baktım, madalyayı eline alınca gözleri uzaklara daldı. “Bu madalya..." dedi derinden bir iç çekerek. “Bunun hikayesi senin sandığından daha eski Hazel."
Merakla bakarken, Mehmet amca anlatmaya başladı:
“Biz babanla KKTC Barış Harekatına katılmıştık. İkimizde kanı deli akan iki Türk askeriydik. Yollarımız bu adada kesişti. Aynı timdeydik. Gaziveren’in kıyısına dayanan gemilerden inerek elimizde silahımızla dağa doğru ilerliyorduk. Tam Gaziveren’in içine girdik, halkı güvenli alana alarak dağa doğru düşmanı püskürterek gidiyorduk. Günler geçmişti. Sırtımız yatak görmemiş gibi üzerimizdeki kutsal üniforma da bedenimize yapışmıştı. Derken bir baskın yedik. Ben ağır yaralıydım, kanım toprağa karışırken 'Buraya kadarmış' dedim. Ama baban, o deli fişek Adnan... Mermilerin altından sırtına aldı beni. Kilometrelerce taşıdı. Ben 'Bırak beni Adnan, sen kendini kurtar' dedikçe o, 'Senin canın bana emanet Mehmet, seni burada bırakırsam toprağıma dönemem' dedi.”
Mehmet amcanın gözlerinden bir damla yaş düştü. Ben ise ilk defa duyduğum bu askerlik anısı ile şaşkınca bakıyordum.
“Sınıra vardığımızda, baban beni helikoptere bindirirken elimi tuttu. 'Mehmet, bugün bu canı sana geri veriyorum ama bir şartla' dedi. Gülerek, 'Eğer bir kızım olursa, senin aslan oğluna vereceğim. Bu can borcun, evlatlarımızın mutluluğuyla mühürlenecek' dedi. İşte o gün, daha sen doğmadan, baban seni bana emanet etti.”
İşittiklerim ile dudaklarım titredi.
“Babam... O yüzden mi hep 'Seni öyle birine vereceğim ki, gölgesi sana kalkan olacak' derdi?”
“Evet yavrum," dedi Mehmet amca.
“Bu evlilik bir zorunluluk değil, bir vasiyet. Baban bu saldırıyı bekliyordu. Seni en güvenli limana, can borcu olduğu kardeşine yolladı.”
Mehmet amca yerinden kalkıp yanımıza geldi.
“Firuzan haklı Hazel. Babanla biz neler atlattık... Şimdi sıra sende. Samiye hanım Hazel kızımı misafir odasına çıkarın. Biraz dinlensin. Yarından tezi yok, bu evde yeni bir hayat başlıyor.” Dedi ev halkına doğru.
Adını az önce öğrendiğim Firuzan Hanım koluma girdi, beni merdivenlere doğru yönlendirirken kulağıma fısıldadı.
“Senin o deli dolu Adanalı hallerini sevdim ben. Biraz törpüleriz, biraz parlatırız. Celal döndüğünde karşısında sadece bir emanet değil, bir 'Hanım Ağa' görecek. Ama bu sefer Eroğlu Konağı’nın Hanım Ağası...”
Samiye Hanım önümde, ben arkasında... Merdivenlerin her basamağında babamın vasiyetinin ağırlığı dizlerimi titretiyordu ama omuzlarım hala babamın öğrettiği o cetvel düzlüğündeydi. Kapı açıldığında içeriye dolan o koku... Adana’nın geniz yakan, pamuk ve toprak kokan kuru sıcağı değildi bu. Açık pencereden içeri sızan, Akdeniz’in tuzuyla harmanlanmış, Kıbrıs’ın o meşhur yasemin çiçeğinin baygın kokusuydu.
“Burası senin odan yavrum. Bir ihtiyacın olursa çekinme,” dedi Samiye Hanım anaç bir tavırla.
Kapı kapandığında, odada tek başıma kaldım. İlk yaptığım şey, o ipek çarşaflı yatağa çökmek olmadı. Adana’da, şantiyelerde öğrendiğim o soğukkanlı mühendis gözüyle odayı süzdüm. Tavan yüksekliği, pencerelerin konumu, mobilyaların ağırlığı... Burası bir misafir odası değil, bir kale gibi inşa edilmişti.
Elim gayriihtiyari tulumumun yan cebine gitti. Parmaklarımın ucuna babamın o eski, gümüş köstekli saati değdi. Camı çatlaktı, tıpkı hayatım gibi. Onu komodinin üzerine, Celal’in az önce aşağıda bıraktığı o hayali boşluğun tam ortasına koydum.
“Gittin ha Başkomiser...” diye fısıldadım boşluğa. Sesim, odanın yüksek tavanlarında yankılandı. “Bir yılanın peşine, bir ihanetin izine... Beni burada, bu yabancı adanın ortasında öylece bıraktın.”
Aynanın karşısına geçtim. Karşımdaki yansıma darmadağındı. Saçlarım birbirine girmiş, yüzümde Adana’nın tozu, gözlerimde ise babamın yasının gölgesi... Ama bakışlarımda hala o "Gozanlı" parıltısı vardı. Celal beni "Ruh ve Sinir Hastalıkları"na layık görmüştü ya; haklıydı. Ben o gün onun o sert çehresine çarptığımda aklımı yitirmiştim ama şimdi o aklı geri toplama vaktiydi.
Tulumun askılarını yavaşça indirdim. Üzerimdeki bu tozlu kıyafet, eski hayatımın son zırhıydı.
“Döndüğünde,” dedim aynadaki o yorgun ama inatçı kıza bakarak. “Döndüğünde karşına o saçını başını yolduğun 'çakma polis' diyen kızı bulmayacaksın Celal Eroğlu. Bu adanın rüzgarı beni savurmayacak, aksine daha da bileyecek.”
Pencereye doğru yürüdüm. Beşparmak Dağları’nın silüeti, ay ışığının altında dev bir nöbetçi gibi duruyordu. Babamın ve Mehmet Amca’nın kan döktüğü, can borcuyla mühürlediği o topraklar...
Ben Hazel Korkmazer.
Sadece bir emanet değil, bu toprakların artık yeni bir parçasıydım. Celal intikamını almaya gitmişti, ben ise kendi hükmümü kurmaya başlayacaktım.
Gece, Kıbrıs’ın o sağır edici sessizliği üzerime bir karabasan gibi çöktüğünde anladım; artık ne Gozan’ın toprak kokusu vardı ne de babamın gölgesi. Odada tek başımaydım. Çıkardığım o tozlu tulum, sanki az önce soyunduğum eski hayatımın derisi gibi yatağın kenarında duruyordu.
Sırtımı soğuk duvara yaslayıp yere çöktüm. Dizlerimi karnıma çektim, başımı kollarımın arasına gömdüm ve aylardır içimde biriktirdiğim o zehri akıtmaya başladım.
"Baba..." diye inledim karanlığa. "Beni bu denizin ortasında, hiç bilmediğim bir adada, bir başıma mı bıraktın? O 'kalkan olur' dediğin adam, bir rozeti masaya fırlatıp ardına bile bakmadan gitti. Ben şimdi ne yapacağım bu yabancıların arasında?"
Hıçkırıklarım odanın yüksek tavanlarında yankılandıkça içimdeki "Eski Hazel" avazı çıktığı kadar bağırıyordu: Kalk! Al o gümüş saati, çık bu kapıdan. Yürü git Beşparmak Dağları’na, gerekirse taş kemir ama kimseye boyun eğme!
Ama sonra... Bir an durdum. Gözyaşlarımın arasından komodinin üzerindeki o çatlak saat camına vuran ay ışığını gördüm. Babamın vasiyeti... Mehmet Amca’nın o minnet dolu bakışları... Ve Celal’in o zehir zemberek "Ruh ve Sinir Hastalıkları" cümlesi beynimde çark etmeye başladı.
Ben bir mühendistim. Ben bir Korkmazer’dim. Duygularımla hareket edip kapıyı çarpıp çıkmak, sadece o "çakma polisin" ekmeğine yağ sürmek olurdu. Celal gitmişti; intikam peşinde, bir ihanetin gölgesinde kaybolmaya... Ama ben buradaydım. Bu kale artık benimdi.
"Tamam baba," dedim, gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe silerek. "Sığınağına geldim. Ama sığınmacı olmayacağım. Bu konağın anahtarı benim belime takılana kadar durmayacağım."
Aynanın karşısına geçtim. Gözlerim kan çanağıydı ama bakışlarımda o meşhur Korkmazer inadı uyanmıştı. Kararımı verdim: Firuzan Hanım beni "törpülemek" mi istiyordu? Kabul. Beni bir İstanbul hanımefendisi gibi mi yetiştirecekti? Daha iyisini yapacaktım. Ama o ipek elbiselerin altına çelikten bir irade giyecektim.
Celal döndüğünde, kapıda bıraktığı o zavallı, saçı başı dağılmış yetimi bulamayacaktı. Karşısında, bu adanın rüzgarıyla bilenmiş, kendi evinde ona hükmeden bir kadın görecekti.
Bu kararın verdiği o buz gibi huzurla yatağa uzandım. Babamın gümüş saatini yastığımın altına koydum. Kalbim hala ağrıyordu ama zihnim bir şantiye planı gibi netleşmişti.
Sabah: Yeni Bir Güneş, Yeni Bir Hazel
Güneş, perdenin aralığından yüzüme vurduğunda sanki yeniden doğmuş gibiydim. Yataktan bir asker disipliniyle fırladım. Aynadaki o yorgun kızı soğuk sularla vaftiz ettim. Artık ağlamak yoktu.
Dolabı açtım. Firuzan Hanım’ın benim için hazırlattığı o uçuk mavi, vakur elbiseye baktım. İçimdeki o tulumlu kız biraz burun kıvırsa da, zırhımı kuşanır gibi giydim onu. Saçlarımı tepeden, bir mühendis titizliğiyle, tek bir tel bile dışarıda kalmayacak şekilde sıkıca topladım. Yüzümdeki tüm o keskin hatlar, Gozan’ın sertliği ortaya çıktı.
Kapıyı açtım. Merdivenlerin başında bir an durup aşağıya baktım. Gümüş takımların porselenlere vuran sesi geliyordu.
Merdivenlerden inerken sadece bir kadın değil, bir "karar" gibi indim aşağıya. Yemek odasına girdiğimde masanın sadece Mehmet Amca ve Firuzan Hanım’dan ibaret olmadığını gördüm. İki çift meraklı göz, bir anda üzerime dikildi.
Mehmet Amca boğazını temizleyip ayağa kalktı. "Hazel kızım, gel... Bak, bunlar benim aslanlarım. Alparslan otelimizin başında, Ertuğrul ise hukuk işlerimize bakar."
Alparslan, otel işletmenin verdiği o dışa dönük enerjiyle hemen ayağa kalkıp sandalyemi çekti. Gözlerinde, kısa süre önce Urfa’ya yolcu ettikleri kız kardeşleri Ödül’ün boşluğunu doldurmak isteyen o samimi parıltıyı gördüm. "Hoş geldin Hazel," dedi sesiyle odayı ısıtarak. "Dün geceki tantana için kusura bakma. Celal abim bazen bir fırtına gibi eser, yıkar geçer ama biz buradayız."
Ertuğrul da nezaketle gülümsedi; bakışları bir avukatın analiz yeteneğiyle üzerimde gezindi ama hiç rahatsız etmedi. "Alparslan haklı. Biz Eroğlu ailesi olarak arkandayız. Ödül gittiğinden beri bu ev biraz fazla 'erkek' kokuyordu, gelişin ilaç gibi geldi."
Masaya oturdum. Mavi elbisemin içindeki dik duruşumu bozmadan, nazik ama mesafeli bir gülümsemeyle ikisine de baktım. Celal’in masada bıraktığı o polis rozeti, tam ortamızda bir ihanet abidesi gibi duruyordu.
"Memnun oldum," dedim, sesimdeki Adana vurgusunu İspanya’da öğrendiğim o vakur tonla harmanlayarak. "Alparslan Bey, Ertuğrul Bey... Nazik karşılamanız için teşekkür ederim. Ama peşinen söyleyeyim; ben sadece bir 'emanet' ya da giden kardeşinizin yerini dolduracak bir boşluk olmaya gelmedim."
Masadaki hava bir an ciddileşti. Alparslan’ın elindeki çatal havada kaldı.
"Ben bir ziraat yüksek mühendisiyim," diye devam ettim, gözlerimi Alparslan’a dikerek. "İspanya’da Akdeniz havzası tarım ekonomisi üzerine yüksek lisans yaptım. Mehmet Amca’nın otelinin bahçelerinden, Eroğlu çiftliklerinin toprak analizine kadar her şeyi teknik bir gözle incelemek istiyorum. Yani burada misafir değil, çözüm ortağınız olmaya adayım. Nede olsa ben kısa süre sonra Hazel Eroğlu olacağım." Dedim.
Ertuğrul, bir hukukçu soğukkanlılığıyla arkasına yaslandı, gözleri hayranlıkla parladı. "İspanya mı? Tarım ekonomisi mi? Vay canına... Biz de tam otelin peyzaj ve organik tarım projesi için bir danışman arıyorduk. Babam seni 'ruhu yaralı bir kuş' gibi anlatmıştı ama karşımızda bir kartal var galiba."
Gözlerim, masanın ortasındaki o buz gibi rozete kaydı. Uzandım, o metal parçasını elime alıp hafifçe masanın üzerine, Alparslan’ın önüne doğru ittim.
"Celal Bey rozetini unutmuş," dedim buz gibi bir sesle. "Anladığım kadarıyla o, bir 'ihanetin' peşinden Paris’e gitmeyi, kendi vatanının ve ailesinin sorumluluğuna tercih etmiş. Bir polisin en büyük hatası, duygularının mantığının önüne geçmesidir. Ben mühendisim; duygularımı tarlaların dışında bırakmayı Adana’da öğrendim."
Alparslan ve Ertuğrul birbirlerine baktılar. Celal’e olan öfkem ama aynı zamanda bu sarsılmaz duruşum onları hem şaşırtmış hem de büyülemişti.
Alparslan gülerek masaya vurdu. "Vallahi Mehmet Bey, Adnan Amcam bize kız değil, kale göndermiş! Celal abim döndüğünde bu evin tozunu attıran bir mühendisle karşılaşınca ne yapacak çok merak ediyorum."
Firuzan Hanım’ın elimi tuttuğunu hissettim. Yumuşacıktı elleri ama gözlerindeki o 'Hanım Ağa' onayı çelik gibiydi.
"O zaman," dedi Firuzan Hanım, "Kahvaltıdan sonra Alparslan seni otele götürsün. Madem mühendissin, bize o İspanyol disiplinini bir göster bakalım Hazel Korkmazer."
Başımı dikleştirdim. İçimdeki o yetim kızın acısı hala oradaydı ama artık üzerinde yüksek lisans diploması ve Korkmazer aşiretinin onuru olan bir zırh vardı.
"Zevkle," dedim. "Hatta Ertuğrul Bey, vakit bulduğunuzda çiftliklerin hukuki statüsü ve tapu kayıtlarını da incelemem gerekecek. İşimiz çok." Gülümseyerek.
Masadaki o profesyonel hava, boğazıma düğümlenen bir hıçkırıkla bir anda dağıldı. Gözlerim Mehmet Amca’nın yüzüne çakıldı. Omuzlarımdaki o dik duruş, bir binanın kolonlarının çatırdaması gibi sarsılmaya başladı. Mühendis soğukkanlılığım, evlat acımın altında ezildi.
"Mehmet Amca..." dedim, sesim bu kez bir Hanım Ağa’nın değil, kimsesiz kalmış bir yetimin titreyişiyle çıktı. "Ben buraya sadece yüksek lisans diplomamla gelmedim. Ben bir katliamın ortasından, babamın cansız bedenini arkamda bırakarak kaçtım."
Masadaki herkes donup kaldı. Alparslan’ın yüzündeki o neşeli ifade buz kesti; Ertuğrul’un elindeki çatal masaya düştü.
"Babamın son sözü sizin isminizdi," diye devam ettim, gözyaşlarımın yanağımdaki o ipek elbiseyi ıslatmasına izin vererek. "Çiftliğimiz basıldı, adamlarımız gözlerimin önünde toprağa düştü. Ve babam... Babamın naaşı hala o konağın içinde, sahipsiz... Ben buraya kendi ismimle de gelmedim. Ablamın pasaportuyla, bir gölge gibi sığındım bu adaya."
Mehmet Amca’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Elleri titreyerek masanın kenarına tutundu.
"Peşimde bir mafya babası var," dedim, sesimdeki korkuyu artık gizleyemiyordum. "Benim burada olduğumu, sizin kanatlarınızın altına sığındığımı bilmiyor. Eğer yerimi öğrenirse... Eğer o nikah kıyılmadan yerim belli olursa, sadece beni değil, sizi de yakarlar. Sizden tek bir ricam var... Ne olur... Babamı topraksız bırakmayın. Onu dinimize, töremize göre defnettirin. Ben... Ben yanında olamadım."
Son kelimemle birlikte o çelikten iradem tuzla buz oldu. Hıçkırıklarım odayı doldururken başım önüme düştü. O an, sırtımda sıcacık, sarsılmaz bir el hissettim. Ertuğrul, bir avukatın mesafesini değil, bir abinin şefkatini kuşanarak yanıma gelmişti. Kollarını sıkıca etrafıma doladı, beni o koca boşluktan çekip aldı.
"Şşşt... Tamam Hazel, tamam kardeşim," diye fısıldadı Ertuğrul, beni göğsüne bastırarak. "Artık yalnız değilsin. O konağa kimse dokunamaz, o adamlar buraya adım atamaz."
Mehmet Amca yavaşça ayağa kalktı. O an karşımda bir aile dostu değil, KKTC Barış Harekatı’nın o eski, barut kokulu askeri duruyordu. Bakışları Beşparmak Dağları kadar sertleşmişti. Masadaki o polis rozetine baktı, sonra bana.
"Adnan..." dedi derinden gelen bir sesle. "Kardeşim benim... Sen görevini yaptın, emanetini bana ulaştırdın. Şimdi sıra bende."
Mehmet Amca masaya sertçe vurdu. "Alparslan! Hemen Adana’daki dostlarımızı ara. Valiyi, emniyet müdürünü... Kim varsa! Adnan Bey’in cenazesi Korkmazerlere yakışır şekilde kalkacak. Mezarı başında bizim adamlarımız nöbet tutacak. O mafya bozuntusuna da haber uçurun; o kızın saçının teline zarar gelirse, karşılarında Kıbrıs’ı değil, bütün Eroğlu ailesini bulurlar!"
Firuzan Hanım yanıma gelip diğer elimi tuttu. Gözlerinde yaş vardı ama yüzünde bir savaşçının kararlılığı...
"Korkma Hazel," dedi Firuzan Hanım. "Celal gitti diye seni savunmasız sanıyorlar ama unuttukları bir şey var. Bu evde üç aslan daha var. O nikah kıyılana kadar da, kıyıldıktan sonra da sen artık bu adanın, bu ailenin kızısın. Baban huzurla uyuyacak, sen de burada dimdik duracaksın."
Mehmet Amca’nın sözleri odada yankılanırken, Ertuğrul’un göğsünde sarsılan omuzlarım bir an duruldu. Mehmet Amca, o an sadece bir aile dostu değil, sanki Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları kadar heybetli bir komutan gibi dikildi karşımda.
“Ertuğrul!” diye gürledi Mehmet Amca. Sesi camları titretecek kadar sertti. “Alparslan ile ben gidiyoruz. Hazırlanın.”
Başımı kaldırıp yaşlı gözlerle ona baktım. “Mehmet Amca... Orası tehlikeli. O adamlar acımasız, sizin bir suçunuz yok, kendinizi tehlikeye atmayın,” diye fısıldadım.
Mehmet Amca yanıma geldi, nasırlı ve sıcak elleriyle yüzümü avuçladı. Bakışlarında 1974’ün o barut kokulu siperlerinden kalma bir kararlılık vardı.
“Hazel... Bak bana kızım,” dedi tane tane. “Baban beni o gün Gaziveren’de mermilerin altından sırtında taşıdı. Kendi canını hiçe saydı da beni toprağa bırakmadı. Şimdi ben, can borcum olan kardeşimi o konakta sahipsiz mi bırakacağım? Onun cenazesini o çakalların eline mi vereceğim?”
Sertçe yutkundu, gözleri uzaklara daldı.
“Adnan’ı kendi ellerimle toprağa vereceğim. Onu o toprağın altına dualarla, Korkmazerlerin şanına yaraşır şekilde ben yerleştireceğim. Alparslan da yanımda olacak. Kim geliyorsa gelsin, kim duruyorsa dursun; o cenaze kalkacak!”
Alparslan bir an bile tereddüt etmedi. Ceketini koluna atıp babasının yanına geçti. Bir işletmeci gibi değil, bir koruma kalkanı gibi duruyordu. “Baba, özel uçağı hazırlatıyorum. İki saate Adana’dayız. Dostlarımıza haber saldım, havaalanından itibaren ordu gibi karşılayacaklar bizi.”
Ertuğrul beni daha sıkı sardı. “Sen burada, Firuzan annemin yanındasın Hazel. Ben de buradayım. Kıbrıs’taki her giriş çıkışı, her limanı kontrol altına alıyorum. O adam senin bu adaya bastığını bile fark etmeyecek.”
Masadaki o rozete son kez baktım. Celal’in kaçtığı o sorumluluğu, babası ve kardeşleri canlarını ortaya koyarak devralmıştı.
Mehmet Amca kapıdan çıkmadan önce durdu, bana döndü.
“Hazel... Babanın saati sende kalsın. Ama babanın namusu bana emanet. Ben dönene kadar bu evin Hanım Ağası sensin. Firuzan’a ve Ertuğrul’a emanetsin.”
Onlar kapıdan bir fırtına gibi çıkıp giderken, arkalarında bıraktıkları o sessizlikte ilk defa kendimi güvende hissettim. Evet, babam haklıydı. Beni öyle bir limana göndermişti ki, fırtına ne kadar büyük olursa olsun bu kale yıkılmayacaktı.
Ertuğrul’un kolunda koltuğa çökerken, içimdeki mühendis zihni çoktan çalışmaya başlamıştı. Onlar babamın cenazesini kurtarmaya gidiyordu; ben ise burada, Eroğlu ailesine olan bu devasa borcumu ödemek için bu konaktaki yerimi sağlamlaştıracaktım.