DÜĞÜN

1943 Words
Kuaförden çıkarken kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Hep filmlerde gördüğüm o anı yaşıyordum. Gelinliğimle ilk kez Yusuf Sinan’ ın karşısına çıkıyordum. İçimden “Acaba gözleri parlar mı, gülümser mi, belki de beni kollarına alır.” diye hayaller kurmuştum. Ama kapıdan çıkıp karşısına dikildiğimde o bildik disiplinli bakışıyla durdu, gözlerini baştan aşağı süzdü ve yalnızca. “Çok yakışmış. Çok güzel olmuşsun.” dedi. Hepsi bu. Düz, neredeyse duygusuz bir ses tonuyla. Sanki bana değil de yanımdan geçen bir yabancıya söylüyor gibiydi. İçimde küçücük bir burukluk oldu ama hemen susturdum kendimi. “Herhalde heyecanını bastırmaya çalışıyor. Asker adam. Belki de duygularını bu kadar belli etmeyi doğru bulmuyor.” diye düşündüm. Gülümsemeye çalıştım, kalbimde açılan boşluğu kendi kendime doldurdum. Sonra arabanın kapısını açtı. Küçük bir jestti ama bana çok büyük bir incelik gibi geldi. Eteklerimi toparlayarak dikkatlice bindim. Gelin arabasının süsleri hafifçe uçuşuyordu. Direksiyon başında Yusuf Sinan’ ın bir arkadaşı vardı.. O an şunu fark ettim. Yusuf Sinan ’ın bu arkadaşıyla ne kadar samimi olduğunu hiç bilmiyordum. Yüzünde resmi bir ifade vardı, ne bana dönüp baktı ne de Yusuf ’a aşırı yakın davrandı. Bu yüzden bende de bir mesafe duygusu oluştu. O an içimden şöyle geçirdim.. “Ben onun karısı oluyorum. Ama hala onun dünyasına ne kadar yakın, ne kadar yabancıyım, hiç bilmiyorum.” Araba süslerle donatılmış, şehirde gezerken herkes bize bakıyordu. Küçükken ne zaman gelin arabası görsem, “Acaba içinde kim var? Mutlu mudur? Güzel midir?” diye düşünürdüm. Şimdi insanlar bana bakıyordu. Gelin olduğuma inanmak zor geliyordu. Derken birkaç çocuk koşarak arabanın önüne geçti. Bizim oralarda adettir, gelin arabasının önünü keserler, damat bahşiş dağıtır. Ben biraz endişelendim. “Acaba Yusuf Sinan nasıl tepki verecek?” diye. Çünkü onun disiplinli, kurallı bir tarafı vardı. Ama hiç bozulmadı. Gayet sakin bir şekilde önceden hazırladığı zarfları çıkardı, tek tek çocuklara verdi. Çocuklar sevinçle koşup zıpladılar, ellerindeki zarfları havaya kaldırarak arkadaşlarına gösterdiler. O an gözümün önünde Yusuf’ un farklı bir yüzünü gördüm. Sanki o ciddi, sert asker gitmiş, yerini sabırlı, eli açık bir adam almıştı. İçim bir anlığına ısındı. Sonra yolumuza devam ettik. Camlardan dışarı bakarken kalabalıkları, bizi izleyenleri gördüm. İçimde hem gurur hem de tarifsiz bir heyecan vardı. “Bu akşamdan sonra artık sadece Elif değilim, birinin eşi olacağım. Yeni bir hayat başlayacak.” diye düşündüm. Düğün salonunun önüne geldiğimizde davul zurna çoktan başlamıştı. Işıklar, süsler, gelen misafirler. Hepsi gözümü kamaştırıyordu. Arabadan inerken etrafımdaki uğultu kulaklarımı doldurdu. Herkes “Gelin geliyor, gelin geliyor!” diye sesleniyordu. Ablalarım, kuzenlerim koşup yanıma geldi. Kimisi eteğimi topladı, kimisi duvağımı düzeltti. Yusuf Sinan yanımda dimdik yürüyordu. Omuzları geniş, yüzünde yine o ciddi ifade. Ama ben gurur duyuyordum. Yanımda yakışıklı, düzgün kariyerli bir adam vardı. Kuzenlerimin, komşuların fısıldaşmalarını duyuyordum. “Çok yakışıklı damat olmuş.” “Maşallah, film artisti gibi.” İşte o an içimdeki bütün burukluklar silindi. “Demek ki bana da böyle bir mutluluk nasip oldu.” diye düşündüm. İçim kabardı, başımı biraz daha dik tuttum. Ve düğün salonunun kapısından içeri adım attık. Davullar, zurnalar, alkışlar arasında yeni hayatımın ilk sayfası açılıyordu. Tavandan sarkan ışıltılı avizeler, masaların üzerindeki çiçek süsleri, rengarenk ışıklar… O an sanki kendi düğünüm değil de bir başkasınınkine gelmişim gibi hissettim. Hayallerimdeki kadar görkemliydi her şey. Benim olamaz gibi hissettirdi. Alkışlar arasında yürürken kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Etrafımda yüzlerce göz vardı. Kuzenlerim fısıldaşıyor, ablalarım uzaktan bana bakıyordu. Bir an göz göze geldiğimde gözlerindeki şaşkınlığı fark ettim. “Demek ki damadı onayladılar.” diye düşündüm. İçimde gurur ve biraz da ispatlamış olmanın sevinci vardı. Sonra anons yapıldı. “Saygıdeğer misafirlerimiz, şimdi çiftimizi ilk dans için piste alıyoruz.” Kalbim küt küt atarken Yusuf Sinan ’a baktım. O yine dimdik, kendinden emin yürüyordu. Yan yana piste çıktık. Müzik başladığında Yusuf elini uzattı. Sanki resmi bir davette dansa kaldırıyormuş gibi. Ama olsun. Benim için o el çok kıymetliydi. Elini tutup dansa başladık. O an salondaki uğultu, kahkahalar, masalardan yükselen fısıltılar bir anda kayboldu. Sanki salon boşaldı, geriye sadece biz kaldık. Onunla göz göze gelmeye çalıştım ama Yusuf bakışlarını çok uzun süre tutmadı. Yine de bana kendimi özel hissettirdi. Misafirler alkış tutuyor, telefonlar, kameralar bize çevriliyordu. O an bir rüyanın içindeymişim gibiydim. Çocukken hep hayalini kurduğum gelin olma masalını yaşıyordum. Gelinliğim parlıyordu, ayağımda biraz acıtan topuklular bile mutluluk veriyordu. İlk dans bittiğinde alkış kıyamet koptu. Hemen arkasından davul zurna coştu, salon bir anda şenlik yerine döndü. Kadınlar halaya durdu, erkekler alkışlarla tempo tuttu. Ben de yavaşça kenara çekildim, kalabalığı seyrettim. Gelinliğimle sahnede olmak bile başlı başına heyecandı. Sonra nikah kıyıldı. Yine o şoför arkadaşı nikah şahidi oldu. Benim nikah şahidim Şerife Teyze' ydi. Sonuçta mimarı oydu. Yusuf soruya da herkesin duyacağı kadar gür ama net bir şekilde evet dedi. Heyecanın zerresi yoktu. Bense yaprak gibi titriyordum. Sanırım sesim bile titredi. Nikah cüzdanını bana verdi nikah memuru. Hevesle ayağına bastım ama hiçbir tepki vermedi. Hatta kontrol ettim. Örtüyü kaldırıp bir kez daha bastım. Sadece başını salladı. Tamam asker adam canının yanmasını beklemiyordum ama insan bir tepki verir. Artık Elif Kurtay olmuştum. İnanması zordu. Heyecanım yine her şeyi unutturdu. Yusuf Sinan ise hiç zorlanmadan kalabalığa karıştı. Davetlilerin yanına gidip tek tek tokalaştı, hal hatır sordu. Disiplinli, kibar, biraz da mesafeli. Tebrikleri kabul ettik. Herkesin dikkatini çeken bir duruşu vardı. Misafirlerin gözlerindeki beğeniyi fark ettim. İçimden “İşte, aileme kanıtladım. Benim de değerim var.” diye geçirdim. O gece, bütün yorulmuşluğuma rağmen, gözlerimdeki ışıltı hiç kaybolmadı. Hayatımın en özel gecelerinden birini yaşıyordum. Ama ayakkabılar sıkıntıydı. Düğünün coşkusunda biraz nefes almak için lavaboya çıktım. Gelinliğimle dar koridordan ilerlerken peşimden kuzenlerim de geldiler. Lavaboda aynanın karşısına geçtiğimde etrafımda hemen fısıldaşmaya başladılar. “Eee Elif, gördün mü?” dedi biri. “Ne göreceğim?” dedim şaşkınca. “Ya kızım, ünlü oyuncu Derya Çelik burada! Damadın akrabası falan mı, sen tanıştın mı?” Bir an durdum. İsim yabancıydı. Yüzümde boş bir ifade olduğunu fark edince kahkahaya boğuldular. “Oyuncu mu?” diye sordum, gerçekten anlam verememiştim. “Ya Elif, senin dünyadan haberin yok! Dizisi reyting rekorları kırıyor. Herkes onu konuşuyor. Sen hiç mi televizyon açmıyorsun?” “Ben tanımıyorum.” dedim omuz silkerek. “Belki Yusuf’ un tanıdığıdır.” Onlar birbirine bakıp yine gülüştüler. “Sen hala Yusuf diyorsun, adam seni şaşırtıyor farkında bile değilsin. Kızım koskoca Derya Çelik, belki sizin masaya gelir! Kızım akrabası falansa ya da arkadaşı bize spoiler verirsin artık. ” O an içimden “Benim için fark etmez” demek geçti ama belli ki onlar için çok önemliydi. Ben ise aklımda sadece bu düğünün sorunsuz geçmesi, ailemin bir kusur bulmaması, Yusuf Sinan ’ın da memnun olmasıyla uğraşıyordum. Televizyon dizilerini takip edecek lüksüm olmamıştı. Hastane nöbetleri, dosyalar, üstüne düğün telaşı… Diziler bana hep çok uzak şeylerdi. Bir an aynada kendime baktım. Gelinliğim, makyajım, saçım. Prenses gibi görünüyorum ama hala çevremdekiler başka şeylerin peşindeydi. Salon kalabalıktı, ışıklar insanın başını döndürüyordu. Gelinliğimle ağır ağır yürürken gözüm köşedeki masaya takıldı. İlk başta fark etmemiştim ama orada oturan kadın diğerlerinden farklıydı. Sade, zarif bir elbise giymişti. Abartısız ama inanılmaz şıktı. Saçları ışıkta parlayan kestane rengiyle, dalgaları omuzlarına dökülüyordu. Yüzü ise neredeyse kusursuzdu. Elmacık kemikleri, pürüzsüz teni, dolgun dudakları Onun kim olduğunu anlamak zor değildi. İşte kuzenlerimin bahsettiği ünlü oyuncu Derya Çelik. Onu gördüğüm anda içim sıkıştı. Çünkü masasına kuzenlerimden, halalarımdan, dayı çocuklarından bir sürü kişi uğruyordu. Fotoğraf çektirmek isteyen, konuşmaya çalışan, gülücükler saçan akrabalarım. Ama Derya ’nın yüzü hep asıktı. İnce kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirmişti, belli ki rahatsızdı. “Peki, bu kız niye buraya geldi o zaman?” diye düşündüm. “Madem bu kadar sıkılıyor, neden oturuyor hala?” Sonra gözüm onun yanındaki adama takıldı. Yusuf ’un bizi buraya getirirken arabayı kullanan arkadaşı Az önce gayet resmi duruyordu ama şimdi elini Derya’ nın beline atmıştı. İçimde bir kıpırtı hissettim. “Herhalde sevgilisi.” dedim kendi kendime. Başka türlüsü olmazdı. Ama yine de içim rahat etmedi. O elin orada oluşu, Derya’ nın güzelliği, salondaki tüm ilgiyi çekişi. Bir kıskançlık yavaş yavaş içime sızdı. Elim, Yusuf ’u bulup sormak için kıpırdadı. “Bu kız kim? Neden burada?” demek istiyordum. Ama tam o sırada salonda müzik değişti, anons yapıldı. Takı merasimi başlıyordu. Gözler üzerimize çevrildi. Gelin ve damat olarak biz yerimize geçtik. O an konuşmaya fırsatım olmadı. İçimdeki sorular düğüm gibi kaldı. Oyuncu olduğundan emindim çünkü benden rol çalıyordu resmen. ... Takı merasimi başladığında kalabalığın uğultusu daha da arttı. Gelinliğimle ayakta dikiliyor, yüzümde kocaman bir gülümseme taşımaya çalışıyordum. Annem önceden ne istediyse, hangi altını, hangi bileziği belirlediyse Yusuf Sinan tam da onları çıkardı. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bir damat olarak üstüne düşeni yaptı, fazlasını yapmaya gerek duymadı. Ablalarımın, kuzenlerimin gözleri üzerinde gezdi ama Yusuf Sinan’ ın yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da gurur ifadesi yoktu. Sanki bu anı bir görev gibi yaşıyordu. Takılar tek tek takıldıkça ben biraz yoruldum ama yine de gülümsemeye devam ettim. Akrabalarım, komşular, tanıdıklar, herkes sıraya girdi. Salonda kahkahalar, “Hayırlı olsun” sesleri birbirine karıştı. Ama köşe masasına baktığımda hala Derya oradaydı. Gelmeye niyeti yok gibiydi. O kadar isimli, göz önünde bir kadın. İnsan bir tebessümle gelir, en azından bir çeyrek takar diye düşünürsünüz. Ama hayır. Takı merasimine bile katılmamıştı. Bu da içimde başka bir burukluk bıraktı. Fakat dikkatimi daha çok çeken yanındaki adam oldu. Hani Yusuf ’un arabamızı kullanan arkadaşı. Derya masadan kalkmamıştı ama o gelip üç kalın bileziği birden taktı. Üç bilezik… Bir akraba ya da yakın dost gibi değil, daha fazlası gibi. Kalabalık arasında bile fark edildi bu. Kuzenlerim fısıldaşarak, “Vay be, Yusuf’ un arkadaşı ne bonkörmüş” dediler. Ama benim aklım başka yere kaymıştı. İçimdeki kıskançlık ve şüphe birbirine karıştı. Yusuf’ un bana taktıkları belli, hesaplı ve planlıydı. Ama arkadaşı öyle mi? Gösterişli, abartılı, dikkat çekici. Bir an için bile zihnimde şu soru dolaştı. “Bu neyin ispatıydı?” Ben gülümsemeye devam ettim, elimdeki altınların ağırlığını hissettim. Ama içimdeki asıl ağırlık o bileziklerden çok daha fazlasıydı. Yoksa sen evlendin Derya bana kaldı falan demek miydi bu? Düğün devam etti. Davul zurna hiç susmadı. Gelin masasında otururken gelen giden eksik olmadı. Kimisi dans pistinde halay çekti, kimisi oyun havalarıyla coştu. Ben de zaman zaman kalkıp oynadım ama içimde bir diken gibi duran his vardı; Derya ’nın köşede oturuşu, o asık suratı. Bir ara Yusuf ’un şoförlük yapan arkadaşı yanımıza geldi. Oldukça resmi bir tavırla, “Bizim uçağımız var, geç kalacağız. Müsaadenizle biz çıkalım.. ” dedi. Sesi düz, yüzünde fazla bir ifade yoktu. Ben de gayet normal karşıladım. Yusuf bana dönüp, “Ben onları uğurlayayım, hemen gelirim.” dedi. Gözlerinde ilk defa bir telaş gördüm. İçimden düğün salonunda bile yalnız bırakıyor diye geçirdim ama dudaklarım sadece kısacık bir gülümseme yaptı. Başımı salladım. Onlar kapıya doğru yürürken gözlerim istemsizce peşlerinden kaydı. İşte o anda Derya da yerinden kalktı. Uzun boyuyla, zarif yürüyüşüyle yanlarına doğru ilerledi. Gözümden kaçması mümkün değildi. Kapının orada üçü bir araya geldiler. Birkaç dakika konuştular. Ve işte o an gördüm. Yusuf ’un yüzünde gerçek bir gülümseme belirdi. Düğünün başından beri benim yanımda bile böylesine içten, böylesine aydınlık bir gülümseme göstermemişti. Sanki dünya onun omuzlarından kalkmış gibi rahattı. Sonra bir an geldi. Yusuf’ un eli, Derya ’nın beline hafifçe dokundu. Sanki gayet doğal, alışıldık bir hareketti. Sanki o el o beli çok iyi biliyordu. Ne Yusuf ne de Derya için alışmışın dışında bir şey değildi. İşte o an içimdeki kıskançlık dalga dalga büyüdü. Boğazım düğümlendi, kalbim hızlandı. “Beni hala onunla tanıştırmadı” dedim kendi kendime. “Beni bilerek mi uzak tutuyor? Aralarında bir şey mi var?” Kalabalık, müzik, kahkahalar. Hepsi bir anda silindi kulağımdan. Gözümün önünde sadece o sahne kaldı. Yusuf’ un o gülümsemesi ve Derya ’nın yanındaki varlığı. Yusuf gibi soğuk bir adam arkadaşı ya da arkadaşının sevgilisiyle böyle samimi olmazdı. Herhangi bir akrabası da yoktu. O zaman bu kız kimdi? Oyuncular genelde İstanbul' da yaşıyordu. İstanbul' dan kalkıp Hakkari' ye ülkenin bir ucundan bir ucuna niye gelmişti? Ve neden bu kadar mutsuzdu? Yani Yusuf yanına gidene kadar neden mutsuzdu? Onu görür görmez değişti çünkü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD