~🥀Erkeklik Gururuma🥀~

1524 Words
*** Kaç dakika geçti bilmiyorum… Zaman, kulisin loş duvarlarında eriyip kaybolmuştu. Ben ise oturduğum yerde, kımıldamadan, gözümden süzülen sessiz yaşlarla kaldım. İçimden kopup gelen çığlıkları kimse duymadı. Yine yapmıştı. Yine sırtını dönmüş, beni yüzüstü bırakmıştı. Oysa içimde minicik bir umut vardı. Belki… dedim. Belki bu kez değişmiştir. Belki bebeğimin babası olmayı öğrenmiştir. Ama yok işte. Yıllar geçiyor, yaş alıyoruz, ama içimiz hiç değişmiyordu. O, her defasında hata yapan adamdı. Ben ise her defasında o hataları affeden kadın… Boğazıma düğümlenen nefesle derin bir iç çektim. Tam o sırada telefonuma gelen bildirimle gözlerim makyaj masasına kaydı. Oradaydı telefon… ama ayağa kalkıp almaya halim yoktu. Yine de merak ağır bastı. Yavaşça doğrulup sandalyeye oturdum, telefonu elime aldım. Ekranda yine Oğuz’un adı belirdi. “Ağladığın yerden kalk ve o masaya gidip otur.” Gözlerim yeniden doldu. Dudaklarımı, ağlamamı bastırmak için ısırarak yazmaya başladım. “Biliyordun.” Evet… Oğuz en başından beri her şeyi biliyordu. Ama hiç anlatmamıştı. “Biliyordum ama böyle bir pislik yapacağını bilmiyordum.” Bir adam bile Çekdar’ın yaptığına öfkeliyken, onun bunu bile bile yapması içimdeki acıyı katbekat artırıyordu. “Karşısına çıkacağımı sanmıyorum... Kalbim acıyor.” Cümlelerimi yazarken, gözyaşlarım elbiseme damlıyordu. Mesajın altındaki “görüldü” yazısı birkaç saniye dondu, sonra yazma göstergesi belirdi. “Ona istediğini verme güzelim.” Bir süre bu cümleye baktım. İçimi parçalayan gerçeği fark ettim: Şu an içim içim ağlayarak tam da ona istediğini veriyordum. Neden beni cezalandırdığını bilmiyordum ama biliyordum ki bu halim, onun gururunu okşayacaktı. Başımı kaldırıp aynaya baktım. Siyah rimelim yanaklarımı boyamıştı, akan yaşların izleri hala oradaydı. Hıçkırıklarımı bastırarak yüzümü sildim. Rimeli temizledim, makyajımı yeniden yaptım. Gözlerimin kırıklığını gizlemeyi başaramadım belki ama... yüzümde yine aynı maskeyi taktım. Çünkü başka nasıl ayakta kalabilirdim ki? Odadan çıktığımda, kulisin dar koridorlarını dolduran fon müziği uğultusu yavaş yavaş netleşti. Her adımda ses daha da büyüyordu, kalabalığın uğultusuna karışıyordu. Masaların olduğu alana vardığımda, düzeni fark ettim: tüm masalar U şeklindeydi. Öyle kurulmuştu ki bir masa diğerini görmüyordu. Bu düzen, her masaya kendi gizli dünyasını veriyordu sanki. Bir masanın önünden geçerken, arkamdan gelen tok bir sesle irkildim. "Alev!" Sesin sahibine dönüp baktığımda gözlerim ona kilitlendi. Demir Bey... Evet, onu tanıyordum. Hep buradaydı; sahnede şarkı söylerken, beni izlerdi. Çoğu zaman güller yollar, masasında sessizce otururdu. Neredeyse kırkına dayanmıştı ama yaş farkını önemsemiyor, ısrarla bana yöneliyordu. "Güzelim, mesain bitti mi? Senin için bugün özel olarak bu masayı tuttum." dedi gözlerimin içine bakarak. Kibarca gülümsedim. Müşteri memnuniyeti adına takındığım maskeydi bu. "Biraz kötü hissediyorum Demir Bey, dinlendikten sonra elbette sahneye çıkacağım." Başını olgunlukla salladı. "Tabii, tabii. O güzel sesini dinlendir, bana lazım." Yanındakilerine kısa bir bakış attım, sonra tekrar ona döndüm. "İyi eğlenceler." dedim nazikçe, adımlarımı sürdürdüm. Bizimkilerin olduğu masaya doğru ilerlediğimde, gözlerim Çekdar’a takıldı. Gözleri bendeydi. Öyle sabit, öyle sert... Yıkılmayıp, yanına gidişimi izliyordu. Eminim, ona yalvarmamı bekliyordu. Onun karşısında eğileceğimi, boyun bükeceğimi, Neden? diye sorup, cevap arayacağımı sanıyordu ama yanılıyordu. Ben zaten her şeye cevap bulmuştum. Masanın önünde durduğumda, dudaklarıma zorla iliştirdiğim gülüşle yüzümü aydınlatmaya çalıştım. İçim paramparça olsa da dışarıdan bakıldığında samimi görünmeliydim. "Misafirlerimiz de gelmiş... hoş geldiniz, Çekdar Bey." Çekdar, başını hafif yana eğdi. Sanki gözleriyle içimi deşiyor, bu tavrımın sebebini çözmeye çalışıyordu. Onun bakışından kaçıp, yanındaki Nazya’ya çevirdim gözlerimi. Yüzündeki şaşkınlık apaçık ortadaydı; sanki karşısındaki kadının ben olup olmadığından emin olamıyordu. Gözlerim aşağıya indiğinde boğazım düğümlendi. Boynundaki morluğu gördüğümde, ağlamamak için kendimi zor tuttum, dudaklarımı içten içe sıktım, yutkundum. "Uzun zaman oldu görüşmeyeli Nazya, sende hoş geldin. Umarım keyifli bir gece olur bizim için." Nazya başını hafifçe eğip zarifçe karşılık verdi. "Hoş bulduk... Zemheri." O an Tuğra Amca yerinde doğruldu, sesi masanın üzerindeki bütün havayı kesti. "Kızım, onun adı Alev. Zemheri de kim?" Sözlerim Tuğra amacaya olsa da, cevabımı Çekdar’a bakarak verdim; gözlerimin içine gizlenmiş bütün sitemle... "İyi bir kızdı." Masanın üzerine keskin bir sessizlik çökerken, Tuğra Amca sorusunu yapıştırdı. "Öldü mü kızcağız?" Bakışlarımı Çekdar’dan çektim, dudaklarımda hüzünlü bir tebessüm belirdi. "Sayılır patron." Ayakta durmayı kesmek için oturmaya yönelmiştim ki, belime dolanan güçlü kollarla bir anda neye uğradığımı şaşırdım. Kolların sahibi sertçe kendine çekti, o anda kaya gibi sert bir gövdeyle karşılaştım. Başımı kaldırdığımda gözlerim Oğuz’un baygın ama keskin bakışlarına kilitlendi. Çenemi ustaca kavradı, bakışlarını yavaşça yüzümde gezdirirken nefesim kesildi. "Bu akşamda büyüleyicisin güzelim." Bu sözlerinin etkisini daha hazmedemeden, birden dudaklarımın üzerine kapandı. Yumuşak dudaklarını anlık, şok edici bir şekilde hissettim. Çok geçmeden çekilince, adeta donup kaldım. Ne yapacağımı bilemez halde öylece bakakaldım. Sonra başını yan tarafıma eğdi, dudakları kulağıma değecek kadar yaklaştı. "Sakın geri adım atma." Bu cümleyi kalbimin içine mühürledi adeta. Duruşunu toparlayıp çekildi, bana oturmam için yer açtı. Şok halinde oturduğumda, yanımdan hiç ayrılmadan hemen yanıma geçti, belimi sahiplenircesine kavrayarak kendine daha da çekti. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Kolunu omzuma attığında, göğsünün sertliğiyle daha çok sarıp sarmalandım. Başımı istemsizce kaldırdığımda, Çekdar’ın bakışlarıyla karşılaşmamla içimden bir ürperti geçti. Şakaklarındaki damarlar kabarmıştı, her an patlayacak gibiydi. Gözlerinde öyle bir öfke vardı ki, nefesim boğazıma düğümlendi. Tam o anda Tuğra Amca’nın neşeli sesi, masadaki gerilimi hiçe sayarak ortamı yumuşatı. "Gençler işte... Onları böyle görünce hızlı olduğum zamanları özlüyorum." Oğuz’un kolu hala omzumdayken, ben nefes nefese kalmışken, bu söz hiç de yadırganmamıştı. Tuğra Amca için bu halimiz gayet sıradandı. İyi de neden? Dalga’nın sesi geldi ardından. "Annemden başkasını gözün görür müydü baba?" Tuğra Amca’nın yüzünde eski bir hatıranın gölgesiyle karışık zengin bir gülüş belirdi. "Tamam, teslim oluyorum. Annenden başkasına yan gözle bakmadım..." dedi, sonra sesi biraz kısıldı. "Ama o da başkasına bakıyordu işte." Derin bir nefes aldı, sanki yılların yükü göğsünden kopup masaya çökmüştü. O an, herkesin kalbine kendi yaraları sessizce değdi. Oğuz, omzuma attığı koluyla saçlarımın bukleleriyle oyalanıyordu. Parmağı her defasında saç tellerime takıldığında, bakışları üzerime çöküyordu; gözlerinde öyle bir yoğunluk vardı ki, sanki gerçekten içi gidiyordu. Normalde böylesine bir yakınlığa kızmam gerekirdi... ama bu kez sessizdim. Çünkü içimde başka bir hesap vardı. Çekdar beni gözlerimin önünde başka bir kadının gölgesinde bırakmış, metres durumuna düşürmüştü. O halde ben de onun gözleri önünde kullanılmaya müsait bir kadın olmayacak, tam tersine Oğuz’un yanında sahici bir sevgili gibi davranacaktım. O, benim gururumu paramparça etmişti. Ben de onun erkekliğini yere indirecektim. Elimi Oğuz’un yanağına koydum. Sanki yıllardır böyle dokunuyormuşum gibi doğaldı hareketim. Dudaklarımda ince bir tebessümle mırıldandım. "İlk şarkıya geç kaldın." Oğuz avucumun içini usulca dudaklarına götürüp öptü. Bu küçük jest, oyunun gerçekçiliğini bir adım daha ileri taşıdı. Öylesine inandırıcıydık ki, yıllardır yan yana yürümüş, aynı yatağı paylaşmış, aynı nefesi solumuş bir sevgili çifti gibiydik. "Trafiğe takıldım." dediğinde başımla usulca onayladım. Masadaki bir çok kişinin farkında olduğu tek bir gerçek vardı: Bu bir oyundu. Çekdar’ın buz gibi bakışları, Tuğra Amca’nın sessizliği, Nazya’nın donakalmış ifadesi... onların dışındakiler, oyunun perde arkasını görüyordu. Yoksa Ali çoktan ağzından bir laf kaçırır, bizi ortaya dökerdi. Ama o da susuyordu. Masadaki sessizlik, Çekdar’ın damarlarında kabaran öfkeyle yarışıyordu. Yalan yok, masanın üstünden atlayıp Oğuz'un yakasına yapışacak gibi hissediyordum her an. "Ee Çekdar’ım, çocuk yok mu çocuk?" diye sordu Tuğra Amca. O an içimdeki tüm kaslar gerildi. Daha da sıkılacakken, Oğuz elimi tutup kendi ayağının üstüne koydu. Sessizce “dayan” diyordu bakışlarıyla. Güç vermeye çalışıyordu. Ben de gücüm yettiği kadar tutunuyordum. "Küçük bir prensesim var, ihtiyar." Sözlerini duyar duymaz başımı kaldırdım. İçimde fırtınalar koptu. Çocuğu mu vardı? Nazya’dan bir çocuğu mu vardı?! Masanın altında dizlerim titredi, birbirine vuruyor gibi zangır zangır sallanıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum, her nefes ciğerlerime değil kalbime batıyordu. Gerçekten karı koca mı olmuşlardı? Bana kıyamadığı, yıllarca esirgediği o resmi nikahı, Nazya’ya mı kıymıştı? Hem de uğruna ben bu kadar bedel ödemişken... "Allah bağışlasın oğlum, kaç aylık?" dedi Tuğra Amca. Sus! Ne olur sorma ihtiyar... sus... yoksa burada ben delireceğim! "İki aylık. Adı Nazlı. Babasının nazlısıdır, kızım." Sanki göğsüme görünmez bir bıçak saplandı. Kaşlarım çatıldı. Bir ay önce cezaevindeydi, nasıl olabilirdi? Demek ki nazlı kızıydı. Babasının varlığıyla gururlanacak, babasının nazlısı olan bir kız çocuğu... Peki ya Kumsal? Neden o, bir babanın nazlı kızı olamıyordu? Ben söyleyeyim. Çünkü onun babası, baba olmayı hak etmeyen, hep yanlışlarıyla var olan bir adamdı. Ben bu gece her şeyi açıklamaya hazırlanmıştım, ona kızını tanıştıracaktım. Ama gördüm ki... o zaten başka bir kız çocuğuna “babalık” ediyormuş. *** Çekdar'dan... Oğuz gözlerimin önünde eğilip... Zemheri'nin dudaklarından öptüğünde, o an dünya gözümde karardı. Şakaklarımda damarlar patlayacak gibi kabardı. İçimdeki öfke, ciğerlerime sığmayan ateş gibi yükseldi. Yumruğumun masaya inmesi için tek bir an kaldı. Eli onun belindeydi... O ince bel, benim adımla yanardı. Şimdi boşlukta başkasının eli vardı. Dudaklarına değen dudaklar... hala benim kokumu taşıyan dudaklardı. O dudaklar bana aitti. O gözler bana bakmalıydı. O omuz bana yaslanmalıydı. Ama şimdi... önümde, benim kadınımı sahiplenir gibi davranıyordu. Zemheri'de... izin veriyordu. Yanağına koyduğu eli, dudaklarının kenarında gülüşü... Sanki yıllardır onun sevgilisiymiş gibi oynuyordu. Daha doğrusu oyun muydu bu? Yoksa gerçekten onla ilişkisi vardı da, bana işkence mi ediyordu? Dişlerimi sıktım, çenemin kenarları kasıldı. İçimden fırlayıp boğazına yapışmak, onun elini Zemheri’den koparıp atmak istedim. Ama yapamadım. Çünkü oyunun kuralları belliydi. Ama asıl yangın, içimdeki kıskançlık değildi. Onu Oğuz’un yanında görmek sadece kalbime değil, erkeklik gururuma da saplanan bir hançerdi. Zemheri, Oğuz’la sevgiliyken benimle yatığı anlamına geliyordu; bu düşünceyi aklımdan silemiyordum. Benim kadınlığını tattığım kadın, şimdi başkasının kollarındaydı. Zemheri bile bile yatı benimle demek. Tıpkı benim ona yaptığım gibi... Ben ona ihanetinin bedelini ödettirmiştim, peki o bana neyi ödetirdi? Yine de her nefesimde, her bakışımda kuduruyorum. Ben ona dokunan ellerin kanını döken adamım. Şimdilik sabrediyorum... çünkü zamanı geldiğinde tek hamle yetecek. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD