Hilal ve Berat'ın kızları 2 aylık olmuştu. Derya, Berat'ın göz bebeğiydi. Berat evde olduğu zamanlarda, Hilal yalnızca Derya'nın karnını doyuruyordu. Kızlarının geri kalan bakımını Berat yapıyordu. Hilal bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Aksine, Berat'ın kızlarına bu kadar düşkün olması çok hoşuna gidiyordu. Berat'ın bu hâllerini gördükçe babasına benzetiyordu. Berat, babası gibi bir baba olacaktı. Kızını çok seven ve değer veren bir baba...
2 yıl sonra...
Ateş ailesi için zaman hızla akıp geçiyordu. Bundan 1 ay önce, Berat ve Hilal kızlarının 2 yaşını kutlamıştı. Berat kızına çok güzel bir doğum günü partisi yapmıştı. Bütün sevdiklerini bir araya toplamıştı. Kızı pastasını gördüğünde sevinçle çığlıklar atmıştı. Berat, kızının bu hâllerini mutlulukla izlemişti. Derya'nın bir kere gülmesi için dünyaları verirdi Berat. Kızı ve karısı, Berat'ın dünyasıydı.
Sabah, Berat gözünü açar açmaz kızının odasına gitti. Derya'sı her zamanki gibi erkenden uyanmıştı. Derya uyanınca ağlayan bir bebek değildi. Uyanınca yatağındaki yumuşak oyuncaklarla oynardı. Berat, alışık olduğu görüntüyü görünce gülümsedi. Kızının yatağının yanına gidip:
"Babam... Uyandın mı sen?" deyip kızını kucağına aldı. Derya, babasının sesini duyar duymaz:
"Ba, ba, baba." dedi. Küçük kız, babasının kollarının arasında çok neşeliydi. Berat, kızın bu hâllerine aşıktı. Derya'yı da alıp odasına geri döndü. Karısı hâlâ uyuyordu. Yüzünde gülümsemeyle karısına baktı. Derya'yı karısının yanına yatırdı.
"Babam, anneyi uyandıralım mı?" diye sordu Derya'ya.
Derya hemen kafasını sallayıp, ellerini çırptı.
"Anne, an ne." diyerek Hilal'i uyandırmaya çalıştı. Berat da kızının yanına yattı. Kızının nasıl annesini uyandırmaya çalıştığını izledi. Hiçbir anı kaçırmak istemiyordu. Bugün erkenden şirkete gitmesi gerekiyordu. Bu aralar işleri yoğundu. Berat çok yoruluyordu. Bedeninde, kalbinde bu yorgunluğun belirtileri vardı. İki, üç projesi çok önemliydi. Onları hallettikten sonra ailesi ile tatil yapacaktı. Berat'ın elinde olsa bugün gitmezdi şirkete. Bütün gün kızı ile oynardı. Maalesef bu mümkün değildi. Önemli toplantıları vardı. Gitmesi gerekliydi. Kızının annesini uyandırma çabaları görülmeye değerdi. Küçük elleri ile annesi uyansın diye sarsmaya çalışıyordu.
Berat:
"Ne oldu kızım? Anne uyanmıyor mu?" dedi.
Derya babasına bakıp dudaklarını büzdü.
"Uyanmadı." dedi Derya.
Derya'nın 2 yaşı yeni olmuştu. Konuşmaya daha yeni yeni başlıyordu. Bazı sözleri düzgün söylerken, bazılarının da harflerini yanlış söylüyordu.
"Meleğim, anneyi öpersen uyanır bence?" dedi Berat.
Derya, babasının söylemesi ile hemen annesini öptü. Derya Hilal'i öptüğünde, Hilal hemen gözlerini açtı. Derya annesinin uyandığını gördükte:
"Baba bak. Anne uyan." dedi sevinçle.
Berat kızına tebessüm etti.
"Uyandı babam. Sen öpersen de uyanmaz mı?" dedi. Berat, Hilal'in uyumadığını biliyordu. Berat yanından kalktığında uyanmıştı. Bu, Berat'la evlendikleri günden beri böyleydi. Berat'sız uyuyamıyordu. Kızının bu hâllerini bildiği için uyuyormuş gibi yapmıştı.
Hilal:
"Uyandım anneciğim. Gel anne öpsün seni." dedi Hilal.
Derya hemen yüzünü annesine yaklaştırdı. Hilal kızının al yanaklarından öptü.
Hilal yataktan kalkıp aşağıya inmek için hazırlanmaya başladı. Berat ise her zamanki gibi kızını hazırladı. Kızını hazırlayıp annesine verdi. Kendisi de hazırlandı. Hep beraber salona geldiler. Bugün Berat ve babası erkenden işe gidecekti. Herkes bunu bildiği için kahvaltı sofrası kurulmuştu. Hilal salona girdiğinde, herkesin masada oturduğunu gördü. Kendisi de yerine geçti. Berat kızını mama sandalyesine koydu. Hilal'in başının üstünü öpüp yerine geçti.
Hep beraber kahvaltı yaptılar. Berat kızına haşlanmış yumurta yedirmeye çalıştı. Maalesef başarılı olmadı. Kızı haşlanmış yumurta sevmiyordu. Hep ağzından püskürtüyordu. Berat her kahvaltıda kızına yumurta yedirmeye çalışıyordu. Sonuç her defasında aynıydı. Kızı asla yumurta yemiyordu. Fitnat Hanım ise oğlunun kızı ile olan yakınlığından hoşlanmıyordu. Derya'yı torunu olduğu için seviyordu. Ama neticede kız çocuğuydu Derya. Kız çocuğu ile bu kadar ilgilenmek olmazdı. Fitnat Hanım erkek çocuğu her zaman ön planda tutardı. Hilal her zaman kaynanası ile bu yüzden kavga ederdi.
Fitnat Hanım:
"Bir erkek doğur. Oğlumun soyu devam etsin." derdi Hilal'e.
Hilal ise her seferinde:
"Doğuracağım yenge, merak etme. 10 tane kız doğuracağım kocama." deyip sustururdu yengesini.
Berat kahvaltısını yapmıştı.
"Baba, çıkalım mı? Geç kalacağız." dedi.
Firuz Ağa:
"Çıkalım." deyip ayaklandı.
Beşir:
"Ben de sizinle geleceğim abi. Arabam tamirde. Bugün seninleyim." dedi. Berat başı ile onayladı. Firuz Ağa, Beşir ve Berat işe gitmek için ayaklandılar. Hilal kızını kucağına aldı. Kocasını geçirmek için arkasından gitti. Kapıya geldiklerinde Berat karısı ve kızına döndü. İlk önce karısının, sonra ise kızının başının üstünden öptü. Bu yetmedi Berat'a. Kızının alnından, al yanaklarından da öptü. Karısına bakıp:
"Erken gelmeye çalışacağım güzelim. İlk önce Allah'a, sonra ise birbirinize emanetsiniz." dedi. Tekrar Hilal'in alnından öptü.
"Merak etme sevgilim. Sen kendine dikkat et. Seviyoruz seni." dedi Hilal.
Berat gülümsedi.
"Ben de sizi seviyorum." dedi. Arkasını dönüp arabaya doğru gitti. Derya babasının arkasından ağlamaya başladı.
"Ba ba, baba baba." diye ağlıyordu. Hilal kızını sakinleştirmek için kucağında zıplatıyordu. Berat son kez dönüp baktı. Yüzünde tebessümle baktı ailesine. Ama bu sefer bu tebessümü buruktu. Nedenini kendisi de bilmiyordu. Sanki son kez bakıyordu. Çok fazla düşünmedi. Hemen arabaya bindi. Şirkete doğru yola çıktı.
Hilal ise kızı ile eve geçti. Kızı hâlâ ağlıyordu. Uzun süre kızını sakinleştirmek için uğraştı. Kızı en sonunda ağlamaktan yorulup uyumuştu. Kızını yatağına yatırdı. Yanına bebek telsizini koyup aşağıya indi. Birkaç işini halletti. Birkaç saat böyle geçti. Derya uyandı. Hilal Derya'yı yedirdi. Onunla oyunlar oynadı. Berat'ı telefonla aradı ama Berat açmadı. Mesaj yazdı. Dönmedi. Hilal iyice merak etmeye başlamıştı. İlk önce toplantıda olduğunu düşündü. Ama aradan 4 saatten fazla zaman geçmişti. Aramasa bile mesajlarına dönerdi Berat. Kalbi iyice sıkıştı. Akşam saat 6 gibi konağın kapısı açıldı. Hilal'in içeri girenleri görünce kaşları çatıldı. Babası ve amcası beraber gelmişlerdi. Hilal babasının geleceğini bilmiyordu. Bu ilkti. Ferzan Ağa her zaman gelmeden önce kızını arar, canının bir şey isteyip istemediğini sorardı. Hilal kızını çalışanlardan birine emanet etti. Hızlıca merdivenlerden indi. Babasının önünde durdu.
"Hoş geldin baba. Geleceğini bilmiyordum." dedi. Babası kızına burukça baktı. Kızına vermesi gereken bir haber vardı. Ama nasıl verecekti? Nasıl üzecekti kızını?
Hilal hemen Firuz Ağa'ya baktı.
"Amca, Berat nerede? Bitmedi mi işleri?" diye sordu. İçinde bir sıkıntı vardı. Berat'ı görmese bu sıkıntı geçmeyecekti.
Firuz Ağa ne söyleyeceğini bilmiyordu. Konuşacak hâli bile yoktu. Fitnat Hanım kocasındaki tuhaflığı sezmişti. Hemen yanına geldi. Bir Firuz Ağa'ya, bir Ferzan Ağa'ya baktı.
"Neyiniz var sizin?" diye sordu telaşla. Bir şeyler olmuştu. Bunu çok iyi anlamıştı.
Hilal:
"Evet, neyiniz var baba? Berat nerede? Bugün erken geleceğini söylemişti ama ortalarda yok. 4 saatten fazladır ki haber alamıyorum." dedi telaşla.
Ferzan Ağa daha fazla dayanamadı. Konuşmaya başladı.
"Kızım, sakin ol."
Firuz Ağa:
"Berat yok. Gelmeyecek." dedi sert ama bir o kadar da hüzünlü bir sesle.
Hilal:
"Ne demek gelmeyecek? Ne diyorsun amca?" diye sordu.
Firuz Ağa:
"Yok Berat. Öldü." dedi, sesi titreyerek.
Hilal:
"Ne demek yok! Ne demek! Öldü!" diye bağırdı.
Ferzan Ağa:
"Kızım, sakin ol." dedi. Hilal babasına baktı.
"Baba, ne demek Berat öldü? Ne diyor Firuz Ağa? Ne saçmalıyor?" diye bağıra bağıra sordu.
Ferzan Ağa gözlerinden yaşlar akarak:
"Kızım... Kızım, yok Berat. Bir toplantıdaydık. Elini sürekli kalbine götürüyordu. Bunu fark ettim. Toplantı bitince konuşup doktora götürecektim. Ama toplantı bitmeden bayıldı. Biz bayıldı sandık. Hemen ambulans geldi. Kalp krizi dediler. Hastaneye götürdüler. Maalesef kızım... Kurtaramadılar. Öldü Berat..." dedi Ferzan Ağa. Konuştukça gözlerinden yaşlar akıyordu. Berat'ı oğlu gibi severdi. Kızının Berat'ı ne kadar sevdiğini biliyordu. Kızının acısının ne kadar büyük olduğunu da biliyordu. Oğlu gibi sevdiği yeğenine, kızının mahvolmuş hayatına akıyordu gözyaşları.
Hilal:
"Olmaz... İyiydi Berat. Sadece yorgundu." diye tekrarlamaya başladı Hilal.
Fitnat Hanım ise dizlerine vura vura ağlıyordu. Oğlu gitmişti.
Hilal:
"Olmaz, gidemez. Gidemez... Berat..." diye sayıklayarak bayılmıştı.
Berat sonsuzluğa gitmişti. Çok sevdiği karısı ve kızını bırakmıştı. Bırakmak zorunda kalmıştı. Evindeki düşman buna mecbur bırakmıştı Berat'ı...
6 ay sonra...
Berat'ın ölümünün üzerinden 6 ay geçmişti. Hilal, Berat'ın öldüğünü bir türlü kabullenememişti. Ta ki, Berat'ın cansız bedenini görene kadar. O zaman Hilal kabullendi. Berat yoktu. Artık yalnızdı. Ölümü kabul ettikten sonra yokluğunu kabullenemedi. Kendisini odasına kapattı. Bu böyle 3 ay devam etti. En sonunda Mihran abisi Hilal'le konuştu. Derya'yı Hilal'in kucağına bıraktı. Bu 3 ayda Hilal, Derya'yı bir kere bile kucağına almamıştı. Acısı gözünü kör etmişti resmen. Kızı aklına bile gelmemişti.
Mihran:
"Bu kadar yeter Hilal. Derya annesini özledi. Kendini topla. Bu çocuk babasız kaldı. Annesiz de mi kalsın istiyorsun? Onun sana ihtiyacı var. Artık Derya'nın senden başka kimsesi yok. Bunu anla ve kendini topla!" demişti.
Hilal abisinin konuşmasından sonra kendini toparladı. Kızı ile ilgilenmeye başladı. Acısını kalbine gömdü. Kızı için yaşamalıydı.
Firuz Ağa için 6 ay zor geçmişti. Oğlunu kaybetmişti. Ama onu zorlayan, aşiret ağalarıydı. Aşiret ağaları Hilal ile Beşir'in evlenmesini istiyorlardı. Bunu Berat'ın ölümünün 2. ayında söylemişlerdi. Firuz Ağa 4 ay onları oyalamıştı. Ama daha fazla oyalayamıyordu. Artık bu kararı Hilal'e söylemesi gerekiyordu. Hilal'den başka herkes bu kararı biliyordu. Ferzan Ağa hep itiraz etti bu karara. Her zaman Firuz Ağa'ya:
"Böyle bir şey asla olmayacak!" derdi. Haklıydı da... Hilal asla kabul etmezdi bu kararı.
Akşam yemeği yenilmişti. Herkes salonda oturmuş kahve içiyordu. Hilal Derya ile ilgileniyordu. Kızı annesine gülücükler saçıyordu. Kızının gülüşü, Hilal'in kalbine ilaç gibi geliyordu.
Firuz Ağa Hilal'e bakıp konuşmaya başladı.
"Hilal, seninle bir konu hakkında konuşmam gerek." dedi.
Hilal dikkatle amcasını dinlemeye başladı.
"Berat öleli 6 ay oldu. Sen bir ağa kızısın. Aynı zamanda bir aşiret ağasının karısıydın." dedi.
Hilal hoşlanmayacağı bir konu olduğunu anladı.
"Bir dakika." deyip ayağa kalktı. Salonun kapısını açtı. Evin yardımcılarından Seher'i çağırdı. Kızını Seher'le beraber odasına yolladı. Salona geri döndü.
"Devam edin ağam." dedi düz bir sesle.
"Hilal, bundan 4 ay önce aşiret ağaları bir karar aldılar. Ben bu kararı ertelemeye çalıştım. Ama bu kadar erteleyebildim. Artık kararı uygulamamız gerekiyor. Daha fazla geciktiremeyiz." dedi.
"Ne kararı?" diye sordu Hilal.
Firuz Ağa:
"Sen ve Beşir evleneceksiniz. Aşiretin kararı bu. Berat'tan sonra Beşir'dir ailenin reisi." dedi sakinlikle.
"Ben Beşir'le evleneceğim. Öyle mi?" diye sordu Hilal.
Firuz Ağa:
"Evet. Bu hafta nikâhınız kıyılacak." dedi.
"Bunu kabul edeceğimi nasıl düşünürsünüz? Beşir benim kaynım!" dedi Hilal.
"Kayındı. Bundan sonra kocan olacak." dedi Firuz Ağa.
Hilal sinirlerini kontrol etmekte zorlanıyordu.
"Evlenmem. Beşir, sen de bir şey söyle. Böyle bir şeyin olmayacağını bilsinler." dedi bağırarak.
Beşir:
"Ben ne diyebilirim Hilal. Yaşadığımız yeri biliyorsun. Bizim başımıza gelen ilk değil. Ağa'ların kararına karşı gelemem." dedi üzgünce.
Hilal derin bir nefes aldı. Ne kadar konuşursa konuşsun anlamayacaklardı. Hilal de o zaman anladıkları dilden konuşurdu.
Hilal yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirip:
"Peki... Karşı gelmeyelim o zaman. Doğru söylüyorsun. Ağa'lara karşı gelmek olmaz... Ama biz bir ilk yapalım. Ağa'lara, bizim hayatımız hakkında karar verdikleri için teşekkür edelim." dedi sakinlikle. Herkes Hilal'in konuşmasıyla şaşırdı.
Firuz Ağa:
"Kabul ediyorsun yani? Zorluk çıkarmayacaksın?" diye sordu şüpheyle.
"Hayır ağam, zorluk çıkarmayacağım. Ağa'ların aldığı karara uyacağım. Yalnız bir şartım var. Yarın öğlen ağa'ları konağa çağıracaksın. Onlara, benim hayatım hakkında karar aldıkları için teşekkür etmek istiyorum. Zahmet edip beni düşünmüşler. Teşekkür etmek lazım." dedi.
Firuz Ağa:
"Tamam, yarın çağıracağım. Sen de sözünde duracaksın. Sorun çıkarmayacaksın. Karara uyacaksın." dedi.
"Merak etme... Karara uyacağım." dedi.
Beşir:
"Hilal, yalnız konuşabilir miyiz?" diye sordu.
Hilal:
"Konuşalım." deyip salondan çıktı.
Beşir'le beraber çalışma odasına girdiler.
Beşir:
"Hilal, merak etme. Senin ve Derya için çok çabalayacağım. Sizi hiçbir şekilde zor durumda bırakmam. Derya'nın amcasıyım. Şimdi ise babası olacağım. Sana, sen istemedikçe asla dokunmam. Ne kadar istersen beklerim." dedi. Hilal yüzünü buruşturmamak için kendini zor tuttu.
Hilal:
"Bunları konuşmanın zamanı değil. Yarından sonra konuşuruz." dedi ve odadan çıktı. Odasına geldiğinde Seher'i aşağıya yolladı. Kızı ile baş başa kaldı. Derya mışıl mışıl uyumuştu. Hilal bir süre Derya'yı seyretti. Daha sonra telefonu alıp babasını aradı. Bir bir babası ve abileri ile konuştu. Ardından iki gün önce konuştuğu Selma'yı aradı. Selma, Hilal'in okuldan arkadaşıydı. İki gün önce Hilal'i arayıp yardım istemişti. Selma ile de konuştuktan sonra kızının yanına yattı. Çok geçmeden kendisini uykunun kollarına bıraktı. Güzelce uyumalı ve dinlenmeliydi. Yarın bir savaşa katılacaktı. Bu savaşta galip olmalıydı.