Kurtarma

1859 Words
Yazardan... Cesur banyodan çıktığında buhar hâlâ geniş omuzlarında geziyordu. Duşun sıcaklığı teninden çekilirken, soğuk taş zeminle tezatlık oluşturan buhar odanın içine karıştı. Cellatoğlu Konağı’nın yüksek tavanlı, ağır perdeli odası her zamanki gibi kasvetliydi. Demet oda ortasında hazır bekliyordu. Saçları özenle toplanmış, yüzünde bir şey saklamaya çalışan o titrek gülümseme… Her ne kadar güvenli görünmeye çalışsa da, Cesur’un tepkisinden çekiniyordu. Cesur havlusuyla saçlarını kurularken göz ucuyla ona baktı. - Bir şey söyleyeceksin belli dedi. Sesi yorgun ama temkinliydi. Demet hemen atıldı: - Haberler çok güzel! Çok iyi ilerliyoruz Cesur. Cesur sandalyesine oturdu, hiç acele etmeden. Demet’in heyecanına karşılık vermedi; hatta duymazdan geliyormuş gibiydi. - Kız kabul etti yani? diye sordu donuk bir tonda. Cevap onu pek ilgilendirmiyormuş gibi görünüyordu ama gözlerinde belli belirsiz bir kuşku gezindi. Demet’in yüzündeki gergin gülümseme bir an gevşedi. Cesur’un dikkatsiz gibi duran bakışlarının aslında her şeyi süzdüğünü biliyordu. Yalanı diline ağır gelse de söylemek zorundaydı: - Evet… yani tabii… duyunca hemen “tamam” demiş. Çok ihtiyacı varmış paraya. Hiç sorgulamamış bile. Cesur’un kaşları çatıldı. Havluyu yatağa atıp yavaşça Demet’e döndü. - Nasıl bir kızmış bu? diye mırıldandı. - Bu işi yapan kadınlar neyse… alışmışlar böyle şeylere. Ama bir kızın bu kadar çabuk pazarlanması… ben bile kaldıramıyorum dedi sinirle Cesur. Demet, yüzündeki tedirginliği gizlemek için alaycı bir tebessüm oluşturdu. - Fakir kızlar işte… hepsi aynı Cesur. Para görünce direnemezler. Cesur bir adım atıp Demet’in karşısında durdu. Aralarındaki mesafe daraldı, gerginlik görünmez bir duvar gibi yükseldi. - Sen böyle konuşunca… sanki bir şey saklıyorsun gibi geliyor bana dedi. Sesi düşüktü ama tehlikeli bir dinginlik taşıyordu. Demet’in nefesi bir an kesildi. Elleri istemsizce birbirine kenetlendi. - N-Nasıl yani? Hiçbir şey saklamıyorum. Her şey kontrolümde… Cesur gözlerini ondan ayırmadan sandalyesine geri oturdu. - Ben bu kızı görmek istiyorum dedi. Kararlılık sessizce odayı bastı. Demet’in rengi bir ton soldu. - Şimdilik olmaz! dedi hemen. Bu tepki fazla hızlı, fazla paniğe yakındı. - Önce kız hamile kalsın. Önce tüm testler yapılsın. İş sağlam olsun. Sonra… sana söz veriyorum… adım adım takip ederiz hamileliğini. Cesur başını arkaya yasladı. Gözlerini kapatmış gibi yaptı ama onu dinliyordu, her kelimesini ölçerek. - Demet… sen bu konuyu gereğinden fazla aceleye getiriyorsun. Sanki bir an önce bitsin istiyorsun. Diğer kız yeni kaza yapıp öldü. Belki de bir işaret bu. Demet’in boğazı düğümlendi. - Öyle bir şey yok, sadece… sadece düzen otursun önce. Kimsenin bir şey bilmesini istemiyorum. Kızla karşılaşman işleri karıştırabilir. Hem elimizde ki kız türk, takip ederiz, yanımıza alırız. Kimse şüphe etmez. Kimse senin işlerini de karıştırmaz. Baban artık söyleniyor. - Benim işlerimi karıştıracak kimse olmadı bugüne kadar, dedi Cesur soğukça. Demet başını eğdi. Cesur’un bu kadar sakin olması, bağırmasından daha çok korkutuyordu onu. Çünkü Cesur sakin olduğunda düşünürdü. Düşündüğünde ise gerçeği mutlaka bulurdu. Odanın içindeki hava ağırlaşırken, Demet’in içindeki korku yüzüne yansımaya başladı. Cesur ise duvardaki saate bakıp umursamaz bir tavırla sadece şunu söyledi: - Umarım bana doğruyu söylüyorsundur Demet. Yoksa bu iş… istediğimiz gibi ilerlemez. Demet’in yutkunma sesi odadaki sessizliği böldü. Konakta o an taş duvarlar bile gerginliği hissetti. - Ne olur bana güven Cesur? Bu sefer seni baba yapacağım! Cesur hayal kırıklığı ile Demete baktı. - Benden birşeyler gizleyerek mi? dedi. Hamile kalamadığını biliyordu Demet. Evlenmeden önce susmuştu. Cesur öğrendiğinde ise onun çocuğunu kabul edeceğini söylemiş ve taşıyıcı anne arayışına girmişti. Cesur hala kendine yediremiyordu bu yalanı. Dürüst olmasını beklerdi karısının. - Babam bekliyor, hadi yemeğe dedi Cesur. Demet kafası yerde susuyordu. O çocuğu kucağına alınca konuşacaktı. Cesurun annesi dini bütün bir kadındı. Babaları iş yapıyor, birlik olsun diye evliliğini bozamamıştı ama bir sene daha ellerine çocuk veremez ise bu Demetin sonu olurdu. Konağın uzun yemek masasında o akşam hava her zamankinden daha ağırdı. Demet, sandalyesine mahcup bir zarafetle oturmuş, başını hafif eğmişti. Cesur karşısında, Harun ise yan köşede sessizce tabağındaki yemeği karıştırıyordu. Ama asıl gerilim masanın iki ucundaydı: yaşlı ana ve baba. Kaynana, başındaki tülbenti düzeltti, kaşlarını çatıp bir iç çekti. Karadeniz’in deli rüzgârı gibi sert sesi bütün masaya yayıldı: - Ula Demet hee… Beş senaa oldi ha! Beş sene! Ne zaman bi torun sevacaağum ben? Yedum içtum, dua ettum… bi tane mi gelmez bu eve? Demet yüzünü kaldırmaya cesaret edemedi. Sanki o sözler boğazında düğümlenmişti. Cesur hafifçe kaşlarını çattı ama annesinin taş gibi sözlerine karşılık vermedi. Baba araya girdi, kaşığı tabağa vura vura: - Heee hanum doğru deyi daa! Beş senede bi haber gelmedi sizden. Biz ihtiyarladik ha bire beklemekten! Ne diyisun Cesur? Uşak mı istemeyisun daa? Harun güldü hafifçe ama o gülüş bile gerginliği dağıtamadı. Cesur, sakin fakat buz gibi bir sesle: - Baba… her şeyin zamanı var. Kaynana hemen yapıştı söze: - Zamanı var diyisun daa… Ula neyin zamanı var? Milletin gelinleri evlenur evlenmez hop bi torun, hop bi daha… Bizim gelin ne ede? Süslene mi? Geze mi? Demet’in yüzü kızardı. Utanç değil, ezilmişlikti bu. Masada çatal bıçak sesleri bile kesildi. Harun bakışlarını Demet’e çevirdi; belli belirsiz bir acıma vardı gözlerinde. Baba yine söze karıştı: - Ula hanum sen bi sus da kız da ağzını açsun. Bi derdi mi var, bi şey mi istey da diyiverse. Demet titreyen sesiyle konuşmaya çalıştı: - Ben… elimden geleni yapıyorum baba… Kaynana hemen elini masaya vurdu: - Heee ula heee! Elinden gelen buysa vay halumuza! Sen gelin olali bu konağa bi bereket gelmedi! Demet’in gözleri doldu. Kaçacak yer arar gibi Cesur’a baktı. Ama Cesur başını yana çevirip sadece derin bir nefes aldı. - Anne, yeter, dedi sakin ama kesin bir tonla. - Bu mesele bizim meselemiz. Kaynana ters ters baktı: - Sizin meselenizmiş! Ula bana bak, ben daha ölmedum ha! Torun sevmeden mezara girmeyrum! Baba başını salladı, annesine destek çıkarak: - Hee, ben de… Bizim tek isteyimiz buydu daa. Gelin de bi gün yüzü gösterim deduk… Ama hepsi palavra çıktı sanki. Bu söz Demet’in kalbine saplandı. Harun fısıltıyla, Demet’e duyuracak kadar yakın konuştu: - Ablam… takma. Onlar hep böle konuşur… Demet minik bir tebessüm bile edemedi. Tabağındaki yemekleri iterek suskun duran Cesur. Gözleri yerde, nefesi titrek Demet. Bir kenarda yangın gibi konuşan iki Karadenizli yaşlı. Arada kalmış Harun. O akşam sofrada yemek yenmedi. Sadece geçmiş, gelecek, baskılar ve sessizlik masanın ortasında durdu. Ve Demet’in içindeki o gizli korku… Bir gün bu yalanın döküleceği anın adımları gibi, ağır ve yaklaşan bir gölge… Bu kez gözler Demet’ten kayıp Harun’a çevrilmişti. Harun, sandalyeye yayılarak oturmuş, yüzünde o rahat, umursamaz ifadeyle tabağındaki eti çeviriyordu. Sanki biraz önce yaşanan gerginlik onu hiç etkilememiş gibiydi. Baba kaşığını masaya vurdu. - Ula Harun! dedi gür sesiyle. - Artık şirkete işe başladun haa. Aylak aylak gezmek yoktur bundan sonra! Harun gözlerini devirdi. - Baba… daha dün geldim Amerika’dan. Biraz nefes alayım, jetlag falan… Anne öne doğru eğildi, dudaklarını bükerek: - Ula sen bi de geldun diyisun! Daha ayagunun tozu kurumadan hoplayup ziplayisun. Fazla hopluyisun uşağum, fazla! Harun hafifçe güldü. - Anne ben hoplamıyorum ya… sadece kendime uygun işi soruyorum. Ne yapacağım şirkette? Baba sandalyesinde doğruldu. - Stajyer olacaksun! Baştan öğrenecaksun. Adamlık böle olur! En dibten Bu söz Harun’un yüz ifadesini anında değiştirdi. Sandalyeden dikleşti. - Ne? Stajyer mi? Kendi soyadımın olduğu şirkette mi? Yok baba kusura bakma. Ben bu işin başına geçerim ama stajyerlik yapmam! Anne elini masaya vurdu. - Ula dırmaaa! Daha yeni geldun orda burda gezip tozup geldun! Hemen baş olacan daa! Her şeyin bi adabi var uşağum! Harun ateşlendi, sesi yükseldi: - Siz beni hâlâ çocuk sanıyorsunuz! Ben orada üç yıl çalıştım, okudum, gördüm! Burada kimsenin altına girmem! Babanın yüzü karararak ona baktı. - Sen bilirsun o zaman… Mirasımdan red ederim seni! Bu evden de çıkaracaağum! Bakarsun o zaman neyin ağasın! Masada bir anda büyüyen o sessizlik, Demet’in bile tüylerini ürpertti. Cesur hemen araya girdi, sakin ama otoriter bir sesle: - Baba… dur. Harun daha yeni geldi. Kardeşim sonuçta. Biraz zamana ihtiyacı var. Baba hızla Cesur’a baktı. - Ula sen de çok yüz verisun bu uşaa! He! Onun burnu sürtsün ki adam olsun! Harun o saatten sonra masada oturamadı. Sandalyesini hızlıca itti, ayağa kalktı. - Ben çocuk değilim! Sizin de emir eriniz değilim! Bu konuşma burada bitsin! Ve öfkeyle salonun kapısından çıktı. Koridorun taş duvarlarında adımlarının sesi yankılandı. Baba arkasından söylenmeye devam etti: - Ula bu iyi bi derstir ona! Burnu sürtsün ki adam olsuuun! Hâlâ akli beş karış havadaa… Amerikaa gitmekle adam olunmaz! Anne de başını sallayarak destek verdi: - Hee, sen demin dedum daa, bu uşak çok hopluyor. Bi kendine gelsun bakalum! Harun gitmiş olsa da öfkesinin sıcaklığı hâlâ masanın üzerinde, ağır bir sis gibi duruyordu. Demet bir yandan ortamdaki gerilimi izlerken, Cesur’un ne kadar zor bir aile arasında sıkıştığını yeniden fark etti. Konağın büyük yemek salonunda sofraya konan yemeklerden çok daha keskin olan şey; aile baskısı, gurur ve Harun’un dizginlenmeyen özgürlüğüydü. . . . Cesur Çok bunalmıştım. Kafa dağıtmaya ihtiyacım vardı. Yemekten sonra bizimkiler her zaman ki mekanda olduğunu söylediğinde gitmeye karar verdim. Verdiğim karardan gider gitmez pişman oldum. Burası da boğucu geliyordu. Sigara içmek için çıktığımda, küçük bir kızın kedileri sevdiğini gördüm. Bir duan olduğu zaman, hayvanlara iyilik yap sözü aklıma geldi. Kız kedileri severken yaklaştım. Öyle dikkatimi çekmişti. Onlarla konuşuyordu. Ta ki müdür gelip kızı rahatsız edene kadar. Manzaram bozulmuştu. Yutkunup biraz ileri gittim. Konuşmaları duyuyordum. Kız tokatı yapıştırdığı zaman keyfim yerine geldi. Demek ki para için herşeyi yapan kızlar kadar böyleleri de vardı. Müdür onun üstüne yürürken hemen araya girdim. Teklifi de bir anda yapmıştım. Beni şoför falan sanmıştı. Kafam dağılmıştı açıkçası. Kız küçüktü, masumdu, gözleri masmavi parlıyordu. Yüzü o kadar masum ve tatlıydı ki insanın koruyası geliyordu. Boğazımı temizledim. Erekte olmayı ben de beklemiyordum. Kedi için endişe ediyordu. Aslında iyilik yapmak istedim ama kızın o masum ve dobralığı beni kendine çekmişti. Yüzüm gülüyordu. Ben de buna şok olmuştum. Sonra onu evine bırakmak istedim ama iş yerinde eşyaları olduğunu söyledi. Bahar ... gözleri de baharı getiriyordu sanki. Güzel bir yüz ve ona yakışan gözler. Saçları uzun ve sapsarıydı. Elinde tuttuğu sarı kedilere benziyordu. İş yerine girdiği zaman kağıda baktım. Aslında aramazdım, değil mi? Derin bir nefes aldım. Evlilik yüzüğünü çıkaralı çok olmuştu. Demetle evliliğimiz tamamen çıkar uğrunaydı. İki güçlü aileyi birleştirmek ve bir çocuk sahibi olmak. O aileler birleşsin, güç dağılmasın istiyordu. Ben ise artık baba olmak istiyordum. Bunu en başından konuşmuştuk. Evliliğimize dair aklımda hiçbir soru işareti yoktu. Herkes istediğini alacaktı bana göre. Ta ki, o gece annesiyle konuşmalarını duyana kadar. Beni kandırdı. Beni kandırdı ya. Ben bu alemin gücünü avucumun içinde tutuyordum. Bu güç benimle özdeşmişti. Beni kimse kandıramazdı. Bu dünyada sadece ihaneti kaldıramazdım. Bu dünya da kaldırmazdı. Benim dünyamda ihanetin bedeli ölümdü. Kafamı salladım. Yine de rahat etmiyordum. Ben dürtülerini kontrol edebilen, ahlaki değerleri olan biriydim. Bunu kendime yakıştıramazdım. O kızdan etkilenmiştim ve kedi için belki de arardım. Onu bekleyip konuşmak en iyisi olacaktı. Evli olduğumu ima ederdim. Evine bırakırdım. En doğrusu buydu. Rahat hissetmiyordum. Adamlara söyledim. Kimse beklemiyordu. Biraz bekledim. Biraz daha bekledim. Çantası vardı. Bu kadar uzun sürmesi normal değildi. Arabadan inip hızla ilerledim. Müdür aklıma gelmişti. Onun girdiği kapıdan girdim. Bağırma sesleri geliyordu. Belimde ki silahı çıkarıp koştum. Mutfakta, Bahar yerde çırpınıyordu. Müdür ona saldırmıştı ve Bahara tecavüz etmeye çalışıyordu. Müdür beni görünce korkuyla gözleri büyüdü. - Cesurrr diye bağırdı ağlayarak Bahar. O an birşey oldu. O kızı sadece kurtarmak değil, bundan sonra koruma isteği de uyandı içimde. Gözleri çok şey anlatıyordu ve sadece benden yardım istiyordu. Tetiği çekip müdüre ateş ettim. İki el, müdür yalvarırken yarıda kaldı. Baharın çığlıkları odayı doldurdu. Kahretsin, gözüm dönmüştü...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD