Kaçış/ 2. Bölüm
O, elindeki kanlara rağmen bu topraklarda güvenebileceğim tek kişiydi.
Babamdan bile daha çok…
*
Karanlığın içerisinde bir hiç olarak savrulmayı daha önce hiç tatmamıştım. Vücuduma değen hiçbir şey yoktu. Bir balon hükmündeydi ağırlığım ve yaşadığıma dair rastlayabileceğim hiçbir gerçekliğe denk gelmiyordum. Bulunduğum yer hiçlik dışında başka biryer olamazdı. Ben var mıydım?
O bile şüpheli…
Karanlık koyu ve hissizdi. Ve hissedilmeyenlerin bir araya geldiği bir yerde, korku var olan tek duygu olarak ortaya çıkıyordu. Hissiz bir korkuydu bu. Kendi dışında hiçbir duygunun hissedilmesine müsaade etmeyen, karanlık, hissiz bir korku…
Koyuluğun uzayıp gitmesini beklerken, gözlerimin kapandığı sahneler bambaşka yerlere açıldı. Uzun zamandır gitmediğim bir yerdeydim. Ve etrafın aydınlatması, yaşadığım karanlığın içinde gözlerimin kamaşmasına neden olmuştu.
En arka sırada oturduğum bir ana sınıfındaydım. Etrafımda sesleri çıkmayan ama dudakları kıpırdayan çocuklar vardı. Her yer zifiri sessizlikken onlar birbirleri ile konuşuyor, anlaştıkları da yüz hatlarından ve gülümseyen suratlarından anlaşılıyordu. Bu kadar sessizliğin arasında birbirlerini nasıl duyabiliyorlardı?
Gözlerim Montessori usullerine uygun dizilmiş sandalye ve masalara kaydığında, hepsinin bana büyük ve kocaman geliyor oluşu garipti. Olduğum masaya baktığımda, sıralanmış masalardan hiçbir farkı yoktu. Her şey bir çocuk sınıfında olması gerektiğinden daha büyüktü.
Yeni bir şeyi keşfeder gibi masanın üzerinde duran ellerime baktığım zaman, görüntünün bana ait olduğu konusunda şüpheye düştüm. Küçücüktü ellerim. Bana ait olamayacak kadar küçük ve savunmasız…
Hızla olduğum yerden kalkıp, etrafa öylesine saçılmış oyuncaklar arasından kapıya doğru yürüdüm. Kapının sol tarafında duran duvara monte edilmiş aynadan kendime bakmaya başladım.
Ellerim şaşkınlıkla saçlarıma doğru gitti. Görüntü bana ait olamayacak kadar küçük, benden uzak olamayacak kadar bendi…
Dört veya beş yaşlarındaydım. Annem saçlarımı yukarıdan aşağı doğru iki tatlı örgü ile örmüştü. Küçük kırmızı tokalarım saçlarımın ucuna tutturulmuş, burnum kıpkırmızı bir çıkıtı gibi yüzüme yerleştirilmişti. Saçlarıma dokunan ellerim hayretle yanaklarıma indiği zaman, olduğum yerin bir sanrıdan ibaret olduğuna emin olmuştum.
Gerçekliği inanılmaz canlı olsa bile, rüyanın içinde olduğum kesindi ve uzun zamandır zihnimin kıyısından bile geçmeyen bu hatıraların içerisine neden atladığım benim için ciddi bir soru işaretiydi.
Benim bakışlarım aynada duran küçük kızın kırmızı etek uçlarında takılı kalmışken olabilecek en masum hallerimdeydim. Hatırlayamadığım kadar geçmişte kalan bir masumiyet…
Kendime olan hayretim devam ederken, yan tarafımda duran kapının usulca açılması ile aynada olan bakışlarım kapıya kaydı. Bir devin içeri girmesi gibi bana büyük gelen her şeyin içinde uzun ve heybetli bir adam çıka geldi.
Pantolonun paçaları kusursuz bir ütü izi ile yukarı doğru çıkıyordu. Yanından öylesine geçildiğinde bile oluşabilecek en ufak bir toz kalkmasının üzerindeki tertibe zarar verebileceği bir adamdı.
Bakışlarım usulca ayaklarından yükselip yavaş yavaş yukarı çıktığı zaman bana bakan bakışlar o kadar tanıdıktı ki, henüz akların düşmediği saç tellerini görmem bile hızla geriye doğru adım atmama neden olmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bakışları gözlerim ile buluştuğu an, inanılmaz bir korku kalbimden vücuduma doğru pompalanmaya başladı. Capcanlıydı ve tam gözlerimin içerisine bakıyordu.
Dudaklarından gözlerine ulaşmayan yapmacık bir gülümseme yüzüne doğru genişledi. Normal koşullarda bile içimi titreten bu manzara, dev bir büyüklük olarak karşımda duruyordu. Korkmamak, tedirgin olmamak elimde değildi.
“Naomi, eve gitme vakti…”
Sözler dudaklarından yavaş çekimle düştüğünde, dört duvar arasında yapayalnız kaldığımı fark ettim. Biraz önce etrafımda koşturan çocukların hepsi, hatta yere savrulmuş oyuncakların tamamı kaybolmuştu. Korkan gözlerim, hunharca etrafta kaçabilecek bir yer aramaya başladılar.
Korku hızla artmaya devam ederken bir anda bulunduğumuz yerin ışıkları söndü. O kocaman karanlığın arasında görebildiğim tek şey babamın bana eve gitmemiz gerektiğini söyleyen dudaklarıydı.
Nefes alamıyordum. Göğüs kafesimin üzerine oturan korku soluklarımı tıkıyordu. Babam, beklemediğim bir anda hızla bileğime yapıştığında, istemsiz bir çığlık karanlık dört duvarın arasında yankılandı. Beni tutan eller ölümüne bileğimden çekiştirirken, çığlıklarım hızla artıyor, içinden çıkamayacağım sonsuzluklara dönüşüyordu.
O ses ve görüntünün arasında öleceğime inandığım o anda, bir anda dudaklarımdan bir“Hi!” sesi kaçtı ve gözlerim hızla açıldı.
Bulanık ve beyaz görüntüler arasında gözlerim netleşmeyi beklerken, göğüs kafesimin hızla oturup kalktığını hissedebiliyordum. Rüyanın gerçekliği yavaş yavaş kenara çekildiği zaman ise uyandığımı hissetmeye başlamıştım.
Görüntülerin, suların kumdan geriye doğru çekilmesi gibi yavaş yavaş pürüzsüzleşmesi ile her şey netleşmeye başlamıştı. Sarkıt kısa bir aydınlatma vardı baktığım yerde. Sarı ışık, gözlerimi yakmaya başlamıştı loş olmasına rağmen. Bakışlarım yavaş yavaş aşağı indiğinde ise tablosuz ve koyu renklerin olduğu duvarlar… Kapının yarım açık olduğunu görebiliyordum. Hatırımdaki ürkünçlüğünün sebebini bir anda bulamasam bile bakışlarım hızla kapının olduğu yerden sağa doğru saptı. Boynumun altında duran yastığın bir taş gibi enseme oturduğunu hissedebiliyordum. Hemen yanı başımda oturan adamı fark ettiğim zaman ise şaşkınlıkla incelemeye başladım.
Sandalyede kafası geriye doğru düşmüştü. Bir yay gibi gerilen boynundan sakalları yüzüne doğru tırmanıyordu. İki kolunu göğüs kafesinde birleştirmiş ve bedenine dolamıştı. Uzun bacaklarını kendinden geçmiş gibi öne doğru uzatmıştı. O kadar sessiz bir uyku içerisinde salınıyordu ki kalkıp inen göğüs kafesi olmasa, yaşadığına dair herhangi bir delil bulamayacak gibiydim.
Fazla yorgun olduğu her halinden belliydi.
Onun olduğu yerdeki uyku halini bırakıp yavaşça kendi vücuduma bakmaya çalıştım. Enseme batan ağrı dışında hiçbir yerimde bir acı hissetmiyordum. Üzerime örtülmüş yorgandan ve kafamı daha fazla kıpırdatamamamdan ötürü hiçbir şey göremiyordum. Ellerimi hareket ettirmek istesem bile halsizliğin bir ceset gibi bedenimin üzerine yığılması tek bir harekette dahi bulunmama izin vermiyordu.
Hissizliğin bedeni acının üzerine örtüldüğü o anda, en son yaşadıklarım yavaş yavaş aklıma damlatılmaya başladı. O acının bedenime nasıl yayıldığını hatırladığım zaman istemsizce yüzüm buruşmaya başladı. İğrenilen bir şeyi hatırlarmış gibi kaşlarımın çatılmasına engel olamamıştım. Bedenime doğru inen her tekmeyi anımsadığımda, vücudumun sızladığını hissedebiliyordum.
Hatırlamak istemediklerimin beynimi işgal etmeye başladığı an, yan tarafımdaki kıpırdanma imdadıma yetişti. Ammar olduğu sandalyede hareketlendiği zaman bakışlarım da, aklım da onun olduğu tarafa kaymıştı. Uyumaya çalıştığı sandalyede rahat olmadığı her halinden belliydi. Duruşunun bedenini zorladığı ve oturduğu sandalyenin onun için oldukça küçük olduğu kıpırdanışından anlaşılıyordu. Geriye düşen yüzünü tam göremesem de, bunu anlamak zor değildi. Birkaç küçük hareketlenmenin ardından başını attığı yerden yavaşça kaldırdı. Uyandığını fark ettiğim zaman hemen önümde duran boş duvara bakmaya başladım.
Bakışlarım onda olmasa bile geriye doğru gerildiğini ve kollarını havaya kaldırarak esnemeye çalıştığını görebiliyordum.
“Nihayet kendine gelebildin.” Dediği zaman, boş duvarda duran bakışlarımı ona çevirdim. Bana değil, sağa sola bakarak esnemeye çalışmaya devam ediyordu.
Kusura bakma güzellik uykumdan hemen uyanamadığım için demek istedim ama yorgundum. Dudaklarımı uzun uzadıya bir konuşma için aralayamayacağımı fark ettiğimde, kısa bir soru ile karşılık verdim.
“Neden burada uyudun?”
Kuruyan dudaklarımın arkasında en ufak bir ıslaklık yoktu. Ve sesim… O hiç bana ait gibi değildi. Ölüm yatağında uykuyu bekleyen bir hastadan farksızdım. Oldukça kısık ve solgundu kelimelerim.
Söyleyip söylememek konusunda kararsız kalmış gibi bir süre susmaya devam etti. Ardında onda olan bakışlarımdan cesaret alarak vücudunu esnetmeyi bıraktı.
“Bütün gün boyunca bağırdın. Sayıklayıp, ağladın. Salona her geçtiğimde ağlamaların şiddetlendi. Sürekli koşarak gelmemek için burada kalmak zorunda kaldım.”
Benim için burada mı beklemişti?
Kelimeler ağzından çıkarken fazlasıyla yorgundu. Bütün gün mü? Ben gözümü kapatalı sadece birkaç dakika olmamış mıydı? Kocaman bir gün, benim kapalı gözlerim arasından devrilip tükenmiş miydi? Bu evde saat kavramım tamamen birbirine karışmıştı. Gün boyunca tek bir rüya ile yetinmediğimi anladım. Tepkimi ölçmek için bana takılı kalmıştı kısa bakışları.
Peçesiz yüzüme bakmak istemediğini yüz hatlarından anlayabiliyordum. Mecbur kalmadıkça asla yüzümde değildi bakışları.
Bütün gece ağlamak, özellikle bağıra çağıra…
Bu kadar olayın arasında bir de benim savunmasız halim ile mücadele etmek zorunda kalıyordu.
Onun için ayak bağı olmak dışında bir şey değildim. Daha sağlam durabilmeyi dilerdim.
“Özür dilerim…”
Yapabilecek başka hiçbir şeyim yoktu çünkü…
“Özür mü diliyorsun?” O kadar şaşkın ve anlamaz çıkmıştı ki sesi, ona bakmak istemedim. Gözlerim tablosuz duvarda iken, susmak ile yetindim sadece.
“Sabah, güneş doğarken bu evde olanları hatırlıyorsun değil mi?” Sesi gittikçe tırmanıyordu. “Neredeyse ölüyordun. Şu haline bak, sağlam mı görünüyorsun sence? Bir de bunun için benden özür diliyorsun öyle mi? Benim yüzümden olmuş bir şey için?”
Kendini mi suçluyordu? Bakışlarım duvardan kayıp yeniden onun suratını bulduğunda, yüzündeki her kas gergindi. Ve gözleri, anlamadığım bir kızgınlık ile ışıl ışıl parlıyordu, o karanlığın içinde…
“Sadece…” dedim, sesimin ona ulaşabilecek kadar güçlü çıkmış olmasını dileyerek… “daha güçlü durabilirdim. Bu kadar hızlı yerle bir olup seni uğraştırmak istemezdim.”
Sözlerime anlam veremediği apaçık ortadaydı. Hızla yerinden kalktığında, sesi daha sakin kalmak için mücadele verir gibiydi. Ama kızgınlık hala yerli yerinde duruyordu.
“Evet. O silahı o adamı görür görmez kullanmalıydın. Seni bu hale getirmeden önce tetiğe o basmalıydın. Elinde süs olarak durması için sana vermemiştim onu. Ama…” Bağlacı kurduğu o yerin bir kelime sonrasında çıkan her ses kendine olan kızgınlığı ile süsleniyordu. Bağırdığı, kızdığı ya da yükseldiği kişi ben değil, kendisiydi…
“bu olanları tahmin etmek zorundaydım. Burada seni yalnız bırakmamam gerekirdi. Bunun içi bir de özür dileyip kendime daha fazla kızmama etmeme neden olma. Seni o halde bulduğumdan beri yeterince kızıyorum zaten…”
Kafasının içinden yükselen sesleri daha fazla duymamı istemiyor gibi elini hızla saçlarından geçirip alakasız birkaç kelime söylemeye başladı.
“Sana çorba yapmaya çalışacağım. Dolapların birinde kuru hazır çorbalardan görmüştüm sanırım. Seni hızlıca ayağa kaldırmamız lazım. Böyle savunmasız olman işimizi zorlaştıracak.”
Bir an beni yalnız bırakmaya korkuyor gibi duraksasa da cümlesi bittikten sonra daha fazla beklemeden hızla kapıdan çıktı. O kapının eşiğinden geçtiği an, yalnız kaldığım gibi söylediği cümleler etrafımı kuşatmaya başladı.
Her kelime bir ruh gibi etrafımda koyu bir çember oluşturdu. Sorgulamalar aklımın içinde yuvarlanırken, beni ittiği kuyunun adı şüpheydi.
Onun kendisini benim için suçladığı o yerde sürekli aynı soru yankılanıp duruyordu. Neden?
Sanırım bende en ufak bir düşüncenin öznesi olduğum an kendimi önemli hissetme hastalığı vardı. Çünkü onun merhameti ile normal bir insanın yapabileceği vicdan azabı bana kendimi onun için önemliymişim gibi hissettiriyordu. Bir yaprak kadar kıymetim olmadığını bilsem de, bir yanım onun bu sorgulamalarını heyecan ile karşılamıştı.
Oysa o gün, mutfakta beni sınırın dışına iterken de elinden geldiğince merhametli davranmaya gayret etmişti. Kızgınlığı kor bir demir gibi yanık olsa da sanırım merhamet, onun kanadının altına aldığı herkese gösterdiği bir yanıydı. Çünkü hem korumak isterken hassas davranıyordu, hem de hayatına kimseyi almak istemediğini söylerken de…
Ben ise olan biteni kendine yoran zavallı bir kadından başka bir şey değildim. Her şeyin farkında olduğu gibi bunun da farkında olduğuna eminim.
Yaklaşık yarım saat boş duvarı izlemekle geçtiğinde, ardı arkası kesilmeyen düşünceler zihnimin duvarına pençelerini geçirmiş, peşimi bırakmıyorlardı. Kapı dışından yaklaşan adım seslerini duyduğumda bir an tüylerim ürperse de, onun bu evde olduğunu bilmek benim için güvende olduğum anlamına geliyordu.
Kapıdan elinde bir tepsi ile geçtiğinde, elleri arasında tuttuğu tepsi cüssesine göre minicik kalıyordu.
Çorba kâsesi yerine çukur bir yemek tabağına koyduğu çorbanın kokusunu hafif hafif alabiliyordum. Tabaktan tüten duman yüzüne doğru yükseliyordu. Ve üzerinde kırış kırış duran beyaz gömleğine rağmen bir roman karakterini andırıyordu.
Bakışlarım onu takip ederken, geniş adımlarla yanıma yaklaşıp sandalyeye oturdu. Mantar kokusu tamamen kendini hissettirdiğinde, yüzümün buruşmasına engel olamadım.
“Ne? Sevmiyor musun yoksa?” dediğinde, yüzümün buruşmasına karşı sormuştu sorusunu. Vereceğim cevabı beklemeden dizlerine koyduğu tepsiden kaşığı alıp, çorbaya batırdı. Sıcak olmasına hiç aldırmadan çorbadan bir kaşık aldığında, tadını test ediyordu. Bana bakarak yudumladığında gözlerini devirerek konuşmaya başladı.
“Sakın nazlanayım deme. Ben çekecek adam değilim. Tadı gayet güzel…”
Mantara elbette düşman değildim ama krema ile buluşan o mayışık tat inanılmaz rahatsız edici gelirdi bana her zaman. Hem neden yemeğini yediğimiz bir şeyin krema ile birleşen çorbasını içme gereği duyardık ki, anlamıyorum. Naz yapabileceğim en son adam olduğunu biliyordum ama bu kokuya rağmen yüzümü buruşturmamak elimde değildi.
Sessizliğimden yanıt vermeyeceğimi anladığından aynı kaşığı yeniden çorbaya batırıp bana doğru uzattı. Uzattığı kaşığı görünce kafamı hızla sağa sola salladım.
“Biraz önce o kaşıktan sen içtin. Hem tamamen uzanıyor iken nasıl içebilirim ki? Boğulurum.”
Aslında kendimce içmeyi ertelemek için bahaneler üretmeye çalışıyordum. Ama gerçekten onun yediği kaşıktan nasıl yiyeceğimi düşünmüştü ki? Her kim olursa olsun bu iğrenç bir şeydi.
Bana gerçekten inanamıyormuş gibi baktı bir süre. Ardından derin bir nefes vererek hızla yerinden kalktı ve tepsiyi biraz önce oturduğu sandalyenin üzerine bıraktı. Sakin olmaya çalışır gibi kafasını sağa sola sallarken, kapıdan çıkmadan hemen önce söyleniyordu.
“Peşimizde koca bir ordu varken, ben İngiliz Kraliyet ailesi mensubu bu kadını memnun etmeye çalışıyorum.”
Sözleri ile istediği kadar bana laf çarpabilirdi. Üzgünüm ama iğrenç olan şey iğrençti. Onun bağırmasından korkarak susup içemezdim.
Yeniden kapıdan içeri girdiğinde, bana iğrenerek baktığına yemin edebilirim.
Tepsinin içerisine kaşığı bıraktıktan sonra yastığı düzeltmek için baş ucumda durdu. Yastığın ucunu kavradığında ona yardımcı olabilmek için kafamı yukarı doğru kaldırdım. Ensemde beliren ağrı hızla zonkladığında gözlerimi sıkıca yummadan edemedim. O yastığı başlığa doğru dayadığında, gözlerim hala acının geçmesi için sımsıkı kapalıydı.
“İyi misin?” dediğinde, az önce söylenen adam o değil gibiydi.
“İyiyim.” Dedikten sonra onun yanı başımda olduğunu unutmak için ısrarla duvara bakıyordum. Ben direktif vermeden bana dokunmayacağından emin olduğum için acının etkisiyle zorla “Oturmama yardım eder misin lütfen.” dedim.
Başını salladığını görebiliyordum. Ama bir süre nasıl yapacağına karar veremiyor gibi beklediğinde yeniden konuştum. “Omzumdan tutarsan kendimi yukarı doğru itebilirim.”
Sorgularını azaltmak için direktif verdiğimi biliyordu. Omzumu tutmak için eğildiğinde, hemen yanı başımdaydı ve üstüne sinmiş sigara kokusu burnumu tırmalıyordu.
Omuzumu kibarca tuttuğunda bacaklarımdan destek alarak başlığa doğru yükseldim. Gövdem yarım bir şekilde yatak başlığına yaslandığı zaman karın boşluğuma ve kaburgalarımın altına saplanan ağrı ile inlemeden edemedim.
Gözlerim acı ile yeniden kamaştığında, ağrılarımın dinen acısı mükemmel bir yankı ile her tarafıma yayılıyordu. O kadar güçlüydü ki, darbeleri yediğim andaki kadar olmasa da, nefesimin kesileceğini hissediyordum.
“İyi misin?” Evham ve merak kokan bu ses ona mı aitti?
Bir süre hareketsiz kalmakla yetindim. Acı olduğu yerde beklerken, alışmak duygusu ağrıyı hafifletiyordu. Baş ucumda ne yapacağını bilmeden bekleyen adamı uzaklaştırmak için olanca sesim ile “İyiyim.” dedim. Sigaraya karışmış kokusu çektiğim acıyı daha derinden hissetmeme neden oluyordu.
Acı tat, sesimde yeniden baş roldü…
Ona verdiğim mesajın altında yatan direktifi almış gibi geriye çekildi. Sandalyenin üzerindeki tepsiyi ellerine aldıktan sonra yerine yeniden oturdu. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama oturur oturmaz yeniden aynı soruyu sordu.
“İyi olduğuna emin misin?”
“Az önce…” dedim derin bir nefes almaya çalışırken. “Bu kadar kötü değildi. Kıpırdamam ile çektiğim acılar yeniden uyanmış gibi hissediyorum.”
Verdiğim cevap kasedeki çorba ile oynamaya başlamasına neden oldu. Bir şey söyleyip söylememek arasında kalmış gibiydi. Çorbaya kaşığı daldırırken konuşmaya başladı.
“Dikişlerinin o kadar kötü durumda olduğunu neden söylemedin bana? Sana kızacağımdan mı korktun yoksa?”
Gözlerim bir anda fal taşı gibi aralandı. Dikişlerime bakmış olduğundan ziyade bana dokunma cesareti göstermiş olduğundan bir anda kanın beynime kadar çıktığını hissettim.
“Sen… Sen benim dikişlerime mi baktın?” İnce bir demir parçası, başka bir demiri çiziyordu kafamın içerisinde ve çıkan ses kulaklarımın çınlamasına neden oluyordu. Kızgınlığım onun verebileceği tepkilerin çok üzerindeydi.
Gözlerini baktığı kaşıktan kaldırıp sakince karşılık verdi. Umursamazlık karışmıştı sakinliğinin arasına. “Yaralıydın. Bakmak zorundaydım.”
Duraksadığında, bunu isteyerek yapmadığını gayet açık belli ediyordu.
“Ayrıca bakmasaydım, iltihaplanmış ve enfeksiyon kaplamış yaranı göremeyecektim bile. Bu kadar kötü durumda olduğunu neden söylemedin?”
Yaralandığım zamandan bu yana hayatımda neredeyse her şey değişmişti. Aynı yara ile saatlerce yolculuk yapıp yürümek zorunda kalmıştım. Durmak için hiç zamanım olmamıştı. Yaraya kendi çapımda müdahale ettiğimde ise yeterli olacağını düşünmüştüm. Ama işler düşündüğüm gibi gitmemişti. Sonraki gün uyandığımda yaranın kızararak iltihaplandığını görmüştüm. Oturup ne ona sıkıntımı anlatabileceğim kadar bana yakındı ne de koşullar gereği bunu yapabilirdim.
“Bir daha sakın yapma bunu. Öleceğimi bilsen bile bana dokunma.”
Onu gördüğüm ilk günden beri hiç olmadığım kadar sivrilerek çıkıyordu sözler ağzımdan. Ve sözlerim öleceğimi düşündüğüm anda aklımdan geçenlerle tamamen çelişiyordu. O adamın ellerinde ölmek üzereyken bile gözlerim kapıda onun gelmesini bekliyordum oysa.
Ama sınır addettiğimiz yerlere kadar dokunan bir bekleyiş değildi bu. Bu dine inanmaya başladığımdan beri tek bir saç telimin bile görünmesine müsaade etmemiştim. Bedenimden herhangi bir noktaya dokunulması asla kabul edebileceğim bir şey değildi.
Ölmek üzere olsam bile…
“Sen ne çeşit bir manyaksın?” dediği zaman, söylediklerimi yanlış bir noktadan anladığını görebiliyordum. “Ölmene izin mi verseydim? İnan bana başka seçeneğim olsa, seve seve o seçeneği kullanırdım. Sana dokunmak için can atıyormuşum gibi davranmayı kes.”
Elinde tuttuğu kaşığa çorbayı doldurduktan sonra sinirle bana doğru uzattı.
“İç şunu şimdi. İnan bu kadar sorunun içerisinde bebek beslemek hiç istediğim bir şey değil. İşimi zorlaştırma daha fazla.”
İşte buydu. Tam olarak bu tavır bana kendimi ayak bağı gibi hissettiriyordu. Konuşmasa bile bana bakan gözlerindeki merhametin ardında tam olarak bu duygu yatıyordu. Güneşin bulutların saklanması gibi merhameti kenara çekildiği gibi ortaya çıkan ve kendini hissettiren bir duyguydu bu. Oldukça soğuk, oldukça acınası…
Dudaklarımı araladığımda içirdiği çorbaya değil, inatla çatık kaşları ile etrafı tarıyordu. Öfkesi o kadar diriydi ki, içtiğim şey için yüzümü buruşturmaya bile ürküyordum. Birkaç kaşık üst üste içirdikten sonra benimle buluşmak isteyen kaşığı havada durdurdum, başımı reddederek kenara çevirirken…
“Yeterli. İçmek istemiyorum.”
Biraz daha içersem ağrılar ile kasılan midemden her şeyin bir anda çıkacağından adım kadar emindim. Kaşığı geri çekip, sıkıntı ile kasenin içerisine bıraktı. Yerinden yavaşça doğrulduğunda bu odadan çıktıktan sonra bir daha gelmeyeceğine adım kadar emindim. Ayağa kalkışı, sandalyenin tiz bir sesle geriye doğru itilmesine sebep olmuştu. Kapıya doğru yürümeye başladığı zaman arkasından seslendim.
“Ammar…” dediğim zaman, bana yüzünü dönmedi. Öylece yerinde beklediğinde konuşmamı beklediğini biliyordum. “Peçemi takmak istiyorum. En son…” dediğimde duraklama ihtiyacı hissetmiştim.
“En son o adam yüzümden çekip almıştı. Buralarda bir yerde olmalı.”
O kadar alışmıştım ki sadece gözlerimin görünmesini sağlayan kalkanıma. O kadar bendendi ki, tesettüre girdiğim günden beri ilk kez yabancı bir erkeğin karşısında onsuz kalmıştım.
Ve bu kendimi savunmasız hissetmeme sebep oluyordu. Peçem ile beraber aklımda birçok başka soru da geçiyordu ama o soruları sormak için yeterli gücü göremiyordum kendimde.
“Peçen kirlenmişti…” dediğinde bana dönmemek için yemin etmiş gibiydi. “Sana vermek için alacaktım ama temizlenecek gibi değildi. Atmak zorunda kaldım.”
Sesim itiraz eden bir tonla çıkıp, onun sırtına çarpıp etrafa yayıldı.
“Neden attın. Ben temizleyebilirdim. Şimdi ne yapacağım ben?”
“Çıkmayacak lekeler vardı üzerinde. Biraz sabret. Birkaç gün sonra yeni bir tane alırım.”
Bunu dedikten sonra bir şey dememe fırsat vermeden odadan çıktı. Çıkmayacak lekeler diye kast ettiği şeyin kan olduğuna adım kadar emindim. Bu odanın içerisinde alnının ortasından vurulmuş bir adam tam önüme düşmüştü. Yüzünde açılan delikten fışkıran kan, buğulu da olsa gözlerimin önüne geldi. Çabucak zihnimin arka perdesine atmış olsam bile olduğum bu yer bir insanın vurularak düştüğü yerdi ve faili benden uzaklaştığı an içime kurt düşüren yan odadaki adamdı. O adamı nasıl ortadan yok etmişti bunu sormaya bile cesaretim yoktu.
Elleri kanlı, duruşu sert, sözleri soğuk olsa bile güven veriyordu.
Ne kadar garip oysa bu kelimelerin hiçbirinde eminlik duygusu yoktu. Onun için kullanılması dışında bana kendimi iyi hissettirebilecek hiçbir anlam ifade etmiyorlardı.
Ammar’ın odadan çıkması ile yalnız başına kaldığım bedenimdeki acılar ve ben yeniden savaş meydanında karşı karşıya gelmiş iki düşman gibiydik. Bedenime atılmış her darbeden iniltili bir sızı yükselirken çekeceğim yeni ağrıyı göz ardı etmeye çalışarak olanca gücüm ile yastıktan aşağı kaydım. Vücudum derinden yukarı doğru çıkan acı ile çarpıştığında fiziksel acı yeniden başroldü.
Günlerdir üzerimde duran çarşaf vücudumun ikinci bir parçası olmuşken, onun da verdiği rahatsızlık hissi ile acılarıma rağmen gözlerimi yumdum. Fiziksel acının psikolojik acı ile asla denk olamayacağını zannediyordum dün sabaha kadar. Oysa günün ışıklarının gökyüzünü delmeye başladığı o ilk anlardan beri, bedenimde zonklayan acının yeryüzünde başka bir dengi olamayacağına inanmaya başlamıştım. İnsan gerçekten henüz tatmadığı her duygunun yabancısıydı ve uzaktan görülene pay biçmek en çok yine aynı insanlığın yaptığı ön yargıydı…
Sarkıt aydınlatmanın artık tamamen alışılmış yansımasında, gözlerimi yavaş yavaş yummaya başladım. Saatlerdir uyuyan ben değilmişim gibi uyku yeniden göz kapaklarımın arkasına binmeye başladı. Ağırlık git gide büyürken, kapalı gözlerimin altında kırmızı benekler uçuşuyordu.
Burnumun ucunda uykuya düşmeden önce annemin ellerinden yemeye alışkın olduğum Almodrote (İsraillilerin sıklıkla yaptığı bir kabak yemeği.) kokusu yayıldı. Kokunun gerçek olmadığını bildiğim halde, bedenimi de ruhumu da kokunun geldiği yöne doğru serbest bıraktım.
Karanlık tamamen beni esir aldığında geriye annemin yaptığı Almodrote kokusu vardı ne de uçuşan benekler…
Avuçlarımın arasında sıcak bir şey hissediyordum. Karanlığın hemen dışında anlayamadığım bir gürültü vardı. Sesin nereden geldiğine kulak verebilecek kadar dinç değildim. Her yanımdan uyku akıyordu. Gürültü giderek artmaya devam ederken, bütün o kalabalık sesin arasında bana seslenen tanıdık bir ses duydum. Suyun altındaymışım gibi, gelen ses oldukça boğuktu.
“Buradayım Aişe. Buradayım…”
Sesin geldiği yerden som bir endişe yayılıyordu. Gürültünün azaldığını hissetsem de yüzümde cayır cayır yanan damlacıkların varlığı yerini belli ediyordu. Elimde tuttuğum şeyi ise sımsıkı kavrıyordum.
“Yanındayım. Sadece bir rüya… Aç gözlerini.”
Verilen sert direktifi almayı bekliyormuşum gibi gözlerim aralandığında bedenim neredeyse yarıya kadar havadaydı. Etrafıma korku dolu bakışlarla bakarken, yüzümden çeneme doğru inen yaşları düşerken fark ediyordum. Ve çarşafımın başımı kapatan kısmı terden alnıma yapışmıştı.
Hızla baş ucumda bekleyen adama baktım. Saçları darmadağındı ve gözlerinin altı hem şiş hem de uzun mor halkalar ile süslüydü. Kaşları çatık benim kadar olmasa da korku ile bana baktığını görebiliyordum.
Hızla “Rüyaydı. Uyandın bak…” dediğinde, ben hala gördüklerimin gerçek olup olmadığını seçemiyordum.
Endişe ile buğulanmış gözleri yavaşça aşağı inip elimi işaret ettiği zaman benim de bakışlarım aşağı indi. Sıkı sıkıya sarmalamıştım elini. Hatta öyle ki, elimi hızla geri çektiğimde kırmızı bir iz hemen yerini belli etmişti.
Korkunun bastırdığı hisle vücudumda herhangi bir acı hissetmiyordum henüz. Yavaşça kafamı yastığa geri koyduğum zaman o da geriye doğru çekildi.
“Neler oluyor bana böyle?”
İki elim titreyerek yüzüme doğru gitti. Ter ile göz yaşlarının birbirine karıştığı suratım, cayır cayır yanıyor gibiydi. İki avucum yüzümü kapattığında, olanların bilinmezi içinde ilk kez kendimi onun yanında serbest bıraktım.
Ellerimin arasından şakaklarıma doğru inen göz yaşları, inip kalka göğsümle beraber yastığa düşüyorlardı peşi sıra. Yaşananları kafamın içinde uygun bir yere yerleştiremiyordum biliyorum ama kendimden geçerek uyanmak bambaşka bir çaresizlik hissettiriyordu.
Ardı arkası kesilmeyen hıçkırıklarım ve yüzümü kapatan ellerimin arkasından onun sesini duydum.
“Yaşadıkların kolay değil. Zihnin yaşanan her şeyi rüya yolu ile kusmak istiyor. Korkma. Geçecek. İnan bana geçecek…”
Onun teskin eden sesini duysam bile geçebileceğine inanmıyordum. O kadar ağır bir yüktü ki, o an hissettiklerim geçebileceğine dair minik bir kırıntı bile hissetmiyordum ben.
Yüzümü kapatan ellerimin arasından konuşmaya başladım. Sesim boğuk çıksa da anlaşılıyordu.
“Geçmeyecek biliyorum. Sonsuza kadar iki kaşın ortasından süzülen kanları unutamayacağım. Bir daha asla sarılabileceğim bir ailem olmayacak. Ne zaman bir yerde yalnız kalsam ölü bir adamın çıkıp gelebileceğini düşüneceğim. Ve o bahçe…”
Bütün yaşadıklarım bir kelime yığınının arasında kıyıya vuruyor gibi yeniden hıçkırdım. Çaresizliğim, kimsesizliğim ile yarışıyordu.
“Bahçeler bana hep yaptığım şeyi hatırlatacak. Hiçbir şey geçmeyecek. Çaresizlik de, kimsesizlik de sonsuza kadar benimle beraber yaşamaya devam edecek.”
O şekilde uyanmak, bir yıkımdı. Haklıydı kusuyordu ruhum… İçine aldığı her şeyi iltihaplı bir bedenden dışarı doğru kusuyordu. Ama kustukça azalması gereken her şey yeniden ve yeniden birikiyordu.
Ne hiçbir şey düzelecekti ne de geçecekti.
Ağlamalarım şiddetini korurken onun sesi yeniden merhamet ile kapanmıştı. Havanın bulutlu günde koyu bir renk alması gibiydi, onun sesinde açığa çıkan merhamet…
“Benim inandığım Allah’a inanıyorsun değil mi Aişe?”
Yaşların birikerek aktığı ellerimi şaşırarak araladığımda bana bakıyordu. Ağlamam bir iç çekme ile aralanmıştı. Hiçbir şey dememiştim ama o sessizliğimi ve ona olan bakışlarımı bir cevap olarak addetmişti.
“O zaman bütün her şeyin geçici olması gibi bunun da geçici olduğuna inan.”
Uykudan uyandığı için miydi yüzüne ve sözlerine yansıyan bu açık merhamet? Uğruna mektup yazdığım adama benziyordu bana bakan gözleri. Ellerimin arkası ile yüzümü yavaş yavaş silmeye başladığımda, çocuğunun ağlama krizini durdurmayı başarmış bir baba gibiydi.
“İyi misin biraz daha?”
Kafamı onu onaylar gibi yavaşça salladığımda, verdiğim cevap kapıya doğru yürümesine yetmişti. Onu kapının hemen önünde görmek, kapıdan içeri giren o adamı hatırlatıyordu. Parke zeminlerin üzerine yığılan son görüntü gözlerimin önüne düştüğünde hızla o tam kapıdan çıkacakken arkasından seslendim.
Korku sesimdeki her tınıya yansımıştı.
“Ammar. Lütfen burada kal.”
Sesimi duyduğu gibi omzunun üzerinden bana bakmaya başladı. Yorgunluk yüzündeki her kastan anlaşılıyordu. Neredeyse günlerdir adam akıllı uyumadığını biliyordum ama bunu istemek dışında bir şansım yoktu. Yalnız kalırsam delirmekten korkuyordum.
“Yalnız kalmak istemiyorum.”
Onun önünde durduğu kapı, zihnimin en büyük düşmanı gibiydi. Korkumu ve endişemi olduğu yerden bir süre tartmaya çalıştı. Kalmasının daha iyi olacağına karar verdiğinde, tamamen bana döndü. Yan tarafımda duran sandalyeye yaklaştığında, yeniden burada yatmak zorunda bıraktığım için vicdan azabı çekiyordum ama yalnız kalmaya da kesinlikle cesaretim yoktu.
Yavaşça oturduğunda uykuyu diler gibi bir hali vardı. Sandalyeye iyice yerleşti, ayaklarını öne doğru uzattı ve yeniden iki kolunu bedenine sardı.
Onu izleyen bakışlarıma dönüp kaşlarını çatarak konuşmaya başladı.
“Bak uyuyamamaktan çok sıkıldım. İçindeki o öteki Aişe’ ye söyle, bu son olsun. Artık uyumak istiyorum olur mu?”
Hafif kızarak söylediği cümle canımı sıkmak yerine, muzip bir ifade içerdiği için garip bir şekilde içimi rahatlatıyordu.
“Elimden geleni yaparım…” diye karşılık verdiğim zaman benim sesim onunki kadar kusursuz çıkmıyordu.
Kafasını yavaşça arkaya attığı an, beni duyup duymadığından pek emin değildim. İçinde bulunduğumuz durumun garipliği odanın bütün duvarları ile savaş halindeydi. Ve bu vaziyet ikimizin de bir an önce kurtulması gereken bir gerçek olarak yanı başımızda duruyordu.
İyice yerleştiğine emin olduktan sonra gözlerini kapattığını göremesem de biliyordum. Ben de gevşeyen ve acı yerine minik sızlanmalar hisseden bedenimle kafamı yastığa koydum. Gözlerimi yavaşça yumduğumda onun sesi etrafımı tatlı bir ninni gibi yeniden kuşattı.
“Rahat uyu. Ben buradayken kimse giremez içeri. Korkmadan gözünü kapat ve iyi bir uyku çek. Yarın uzun bir gün olacak…”
Sakince uykunun kollarına düştüm. Ve olduğum yer bir cesedin bize veda ettiği yer değil, annemin yemeklerinin kokusunu hissettiğim yer ile aynıydı.
O, elindeki kanlara rağmen bu topraklarda güvenebileceğim tek kişiydi.
Babamdan bile daha çok…
*
Doğrusu biz, onların ileri geri söyledikleri kötü sözler yüzünden canının sıkıldığını, göğsünün daraldığını çok iyi biliyoruz. Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Gözlerden perdeyi kaldırıp her gerçeği ortaya çıkaracak ölüm sana gelip çatıncaya kadar da Rabbine kulluğa devam et! (Hicr 97,98,99)
Selamun Aleykum
Selam Ve Dua İle...