Saldırı ❗️+18

1042 Words
O uğursuz günü beklemektense biraz kafamı dinlemek üzere çiftliğimize kaçarcasına gittim. Babam o güne kadar beni annemin yanında kalacak sanıyordu. Fikir değiştirmemem için üzerime fazla gitmemeye karar vermiş olmalıydı. Anneme ise yurt dışından döndüğümü henüz söylememiştim. Önce bu kara kaderi kabullenmem için süreye ihtiyacım vardı. Onun yanındayken kan ağlayan içimi hissetsin istemedim. Bir süre burada kalıp belki yine buraya gelmeye ikna edebilirdim. Yine diyorum çünkü annem eskiden burayı çok ama çok severdi. Çiftlik evimiz bundan on sene önce alınmıştı. Ben henüz yurt dışına çıkmadan önce her sene yazları burada vakit geçirirdik. Babam gelmek istemese de annemle burayı önce misler gibi temizleyip sonra tüm yazı burada geçirirdik. En sevdiğim şey buradaki küçük hayvanları otlatıp bahçesine ektiğimiz meyve ve sebzeleri toplamaktı. Şimdi her yeri yaban otları sarmıştı. Çiftliğin duvarlarına zararlı sarmaşıklar musallat olmuştu. Burada yapılacak çok iş vardı. Elimi belime koyup kafamda sırasıyla yapılacakları listeledim. Sonra anahtarı çevirip adımımı içeri attım. Havanın kararmasına iki saat kadar vardı. Ne yaparsam kâr diye düşündüm. Geniş salona girdiğimde eskiden gözüme çok daha büyük gözüktüğünü hatırladım. Salon küçülmemişti ama ben büyümüştüm.Ama içimde hala küçük bir kız çocuğu vardı. Taş duvarlar sanki tüm neşesini yitirmiş gibiydi. Annemin şen kahkahaları duvarlarında silik bir izle yankılanıyordu. Odalarda gezinen genç annemin ve benim küçük hâlimin hayaletiydi. Neşeyle koltukların üzerinde zıplayan küçük Mihra’yı görür gibi oldum. Tam karşısında yerleri silen güzeller güzeli annesi, “Dur kızım, bir yerine bir şey olacak!” diyordu. Bunca yıl unutulmuş ve küstürülmüş bu yer toz toprak içindeydi. Annem köye döndükten sonra buraya kadın eli değmediği aşikârdı. Babam da yıllardır buraya ayak basmamıştı anlaşılan. Bu kocaman soğuk taş bina tüm ihtişamını yitirmiş gibi gözükse de ona eski ihtişamını geri kazandırmaya hazırdım. Bir iç mimar olarak şimdi eşyalara bakıyordum da hepsi de mükemmel seçimlerdi. Annem buranın bütün eşyalarını kendi elleriyle seçmişti. İlkokul beşe kadar gitmiş, üç sene sonra da kocaya verilmişti. Ama resim çizimlerini hâlâ saklar. O yaşta enfes bir yeteneğe sahipmiş. Anlaşılan yeteneğimi ondan alıyordum. Koltuklara serili beyaz örtüleri çekerken uçuşan tozlar havada dansa başlarken ben de telefonumdan güzel bir müzikle eşlik etmeye başladım. Annemden bana yadigâr çiçekli fistanı giyip al yazmayı başıma geçirdim. O kıyafetlerin hâlâ buradaki dolapta bulunuyor olmasına çok şaşkındım. Annem bunları buraya gelince giyerdi. Bana da aynı kumaştan dikili şalvar ve yazma giydirirdi. Neşeyle eteğinin dibinde dolaşır, onun yaptığı temizliği taklit etmeye çalışırdım. Kıyafetinin boynunu tutup kokusunu iyice içime çektim; lakin artık annem gibi kokmuyorlardı. “Ah benim güzel annem… Kızın tahtını yapayım derken bahtını engel olamayacaksın. Bu uğursuz evliliği duysa kim bilir ne kadar üzülür. En iyisi bir süre saklamak.” Tozlu beyaz örtüleri kucağıma doldurup bahçeye taşımaya başladığımda önümü göremiyordum. Tam kapıdan çıkıp birkaç adım atmıştım ki bir engele tosladığımı fark ettim. Başımı kaldırdığımda dağ gibi bir yığından hiçbir şey gözükmüyordu. “Çekilir misiniz önümden? Görmüyor musunuz, eşya taşıyorum.” “Elbette güzel hanımefendi.” Bu yılışık tondaki erkek sesini duyunca içime bir karanlık çöktü. Arkamda beni izleyen gözlerle karşı karşıya gelmemek için dönmedim. Ama bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına varmam zor olmadı. Hemen elimdekileri yere bırakıp döndüm. Adam öylece duvarın karanlık kısmına yaslanmış, hayalet gibi duruyordu. Cebinden çıkardığı çakmakla sigarasını yakmak istedi. Çakmak yanınca yüzü bir anlığına aydınlandı. Öne açılmış saçları, çipil çipil küçük gözleri ve kalın bitişik kaşları ile irkilmeme sebep olmuştu. Yanan sigarasından bir nefes alıp havaya doğru üfledi. Küçük ve ince dudakları sanki bir kadının dudaklarını andırıyordu. İçeri girmemin tehlikeli olacağına emindim. Ya peşimden gelirse diye içime bir ateş düştü. Bu sebeple yerdeki örtüleri tek tek çırpmaya başladım. Orada ne kadar oyalanırsam belki de canı sıkılır gider diye düşündüm. Ancak ara sıra gözetlemeye kalktığımda o gölge adam kıpırtısız öylece duruyordu. Etrafta ışığı açık tek bir ev yoktu. Zaten burası ıssız bir yerdi. En yakın çiftlik bir kilometre ötedeydi. Şu an orada kimse var mıydı, onu bile bilmiyordum. Bir an durup nefes aldım. Arkamı döndüm. “Pardon? Yardımcı olabilir miyim? Neden orada beni izliyorsunuz?” “Hiç. Güzele bakmak sevaptır derler. Biraz sevap kazanmak lazım. Sen işine bak. Eğil sen devam et …” İğrenç herif! Arkamı ona dönmeden işimle ilgileniyor gibi yaptım. Neden tek başıma bu çiftliğe geldim ki? diye bir anlık içimden geçirsem de artık faydasız bir düşünceydi. “Babam içeride. Sizi görürse pek hoş olmaz.” “Çağır gelsin babanı. Onunla da tanışalım.” Pişkin sözleri midemi bulandırıyordu. Bu kadar kendisine güveniyor olmasının bir sebebi olmalıydı. Belki de tek olduğumu biliyordu. Koşmaya başlasam yakalar mıydı ? Burası benim çiftliğimdi bu serseriye pabuç bırakmamaya karar verdim. Elbet bıkıp gidecekti . Arkamı dönüp Tekrar eğildiğimde bir anda koşup arkamda belirdi, kalçama temas eden elle çığlık atmam bir oldu. “Şş, yavrum sakin. Boşuna bağırma, burada tek olduğunu biliyorum. Zevk almaya bak.” Ensemden tutup yere doğru bastırdı. Yüzü koyun yere kapaklandım. İki elimi sırtımda birleştirip sıkıca bastırdı. Yüzüm çarşaflara gömülmüştü. Başımı yana çevirip kendimi yırtarcasına bağırsam da çabam beyhudeydi. Adam dizini çekiç gibi sırt boşluğuma indirip neredeyse kaburgalarımı eziyordu. Tüm ağırlığını bedenime bastırıyordu. Artık acıdan gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. “Bırak beni, bırak! Hayvan herif! Acıyor!” “Biraz daha canın acıyabilir ama sakin olursan kısa sürer…” Küstah, kadınsı incelikteki sesi kulağımı tırmalıyordu. Bir eli hâlâ ellerimi tutarken diğer eliyle eteğimi yukarıya kadar kaldırdı. “Zevkli kadınmışsın! Beyaz don giymiş. En sevdiğim. Tertemiz… Tıpkı taze bir çiçek gibi.” Eli popomda gezerken ayaklarımla toprağı dövüyordum. Eli yavaşça içine kaydı. “Off, burada ne cevherler varmış.” Boğazım bağırmaktan ağrıyordu. Sesim kısılmıştı. Ama ne gelen vardı ne giden…Belki de dediği gibi çırpınmazsam daha az canım acırdı. Ayaklarımı hareket ettirmeyi bıraktım. “Çek dizini belimden, yakıyor dizin ! Kemiklerim kırıldı!” “Böyle uslu durursan bastırmam. Sakın hareket etme. Sahiden kırarım kemiğini.” Dizi hâlâ bel oyuntumdaydı ama ağırlığını çekmişti. Derin bir nefes alıp gözlerimi sıkıca yumdum. Kirli elleri kalçalarımda geziyordu. Sonra arasına soktu ve deliğimi buldu. Koca parmaklarıyla yokladı. “Çok sıkıymış. Yoksa bakire misin?” Sesinde garip bir şaşkınlık ve mutluluk vardı. “İyi… İyi… Bu çok iyi!” Tek eliyle, anladığım kadarıyla, kemerini çözmeye çalışıyordu. Kalp atışlarım her hareketinde ritim değiştiriyordu. Bu işkencenin bitmesi için sadece içimden dua ediyordum. Çok yorgun ve bitkindim. Serbest bıraksa bile kaçacak dermanım yoktu. Belimdeki acıyla hiçbir yere kıpırdayamazdım. Adam fark etmiş olacak ki elini ellerimden çekti. Ama bu kez bedenini bedenime yaydı. Küçük boylu ama hantal bir bedeni vardı. Ellerim yan tarafa açılmış vaziyette toprağı kavradım. Dişlerim sıkmaktan artık ağrıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD