5. "Yeni Kaderin İlk Anları"

1902 Words
Esmer'in anlatımıyla... Atın üzerinde giderken ne yapacağım hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hemen önümde atın yularından çeken Ecevit ağaya baktıkça içim ürperiyordu. Hala karısının ve ölen oğlunun yasını tutarken, bana el sürer miydi? Dokunur muydu bana? Başımı iki yana sallarken, yapmaz diye kendimi teselli ettim. Konağın kapısı göründüğünde içimde bir yerler kırıldı. Artık evimin kapısı bu kapıydı. Bu koca konağı yuvam olarak görebilecek miydim? . Davul zurna sustuğunda, Ecevit ağa bana döndü. Ellerini uzatıp belime dokundu. Sıkıca kavrayıp aşağıya inmem için beni çektiğinde ölecek gibi oldum. Tanımadığım, daha önce iki çift laf ettiğim adam bana dokunduğunda nasıl duracaktım ben... Kalbimde hala Yakup'un mektubundan süzülen güzel sözlerin yeri varken... Allah'ım ben ne yapacaktım? Beni bıraktığında Elmas hanım elinde bir tas bal ile geldi. Hayallerim yıkılıyordu. Bu adeti karşımda Yakup varken yapmayı ne de çok hayal etmiştim... Ama ne o evin kapısı bu kapıydı, ne de karşımdaki adam Yakup'tu... Titreyen ellerimle tası alırken, gözlerimi kapattım. Artık yasaktı... Haramdı... Günahtı. Helalim olan adam, karşımda bana sıkıntıyla bakan Ecevit ağaydı... Onu kocam kabul etmeli, kaderime düşene razı gelmeliydim. Tasın içindeki kaşığı bala batırıp çevirdim. Yanağı oynuyordu. Dişlerini mi sıkıyordu acaba? Herkesin içinde bana bağırmazdı değil mi? Ahali bize bakıyor, ona doğru uzattığım kaşıktan akan bal, hemen altına tuttuğum tasın içine akmaya devam ediyordu. Geri mi çekmeliydim? Yemeyecek gibi duruyordu. Elim titremeye başladığında, elimi tutup kaşığı ağzına aldı. Elim ateş gibi elinin içinde yanarken, bırakmadı. Tutmaya devam ederken, kaşığı tasın içine koyup kaldırdı. Bu kez o bana yedirecekti. Narin yanıma gelip duvağı hafifçe kaldırdı. Aralanan duvaktan bakışlarım Ecevit ağanın gözleriyle kesişti. Yine aynı bakışlar vardı gözlerinde. Bana acıyarak bakan o gözlerini ölsem unutmazdım... Bir elin yanında ailemden dayak yemişken, şimdi o el bana aile olacaktı, ailem ise çoktan el olmuş, düğün meydanından eve geçmişlerdi. Ama bu kez acıma duygusunu saklamayı biraz daha becerebilmişti... Ağzımı araladığımda, önümde bekleyen kaşığı dudaklarıma yaklaştırdı. Kaşığın içindeki bal, damağıma yayılırken kaşığı geri çekti. Tası annesinin eline verdiğinde, konağın kapıları açıldı. Sağ ayağımla eşikten ilk adımımı attım. Annesi hemen yanımda yürürken akşam ezanları okunmaya başladı. Haşim ağam hala tebrikleri alırken, Elmas Hanım yürümeyi kesti. "Namazı kılın da öyle gelin ağam temelli. Sofra hazır olana kadar biz de gelinimle konuşalım!" dedi. Ecevit ağamın bakışları annesine döndü. "Anne bak sakın! Esmer'e edilecek tek kötü lafa daha tahammülüm yoktur bilesin!" O babasıyla dönüp giderken, annesi çattığı kaşlarıyla oğlunun arkasından bakakaldı. "Bu da evlenmem evlenmem diye tutturdu. Sonradan buldumcuk old ana!" Narin'in sözleriyle başımı yere eğdim. Ecevit ağam ailemin bana dediklerini mi demek istemişti yoksa köyde gezen laflardan mı bahsetmişti acaba? "Yürü kızım yürü! Söyle Fadime'ye sofrayı kursun. Biz Esmer'le konuşacağız hele." Elmas Hanım yürürken beni de çekti yanında. Koluma girdiği için o nereye giderse ben de oraya gittim. Bu konak üç katlıydı. Biz ikinci kata çıkmıştık. Kapıyı açıp önce o girdi içeriye. Ben de girdiğimde süslenmiş yatağı gördüm. Kalbim çırpınmaya başladı sanki. Allah'ım sen bana yardım et... Ben ne yapacağım ya Rabbim! Zorlukları kolaylaştır bana Allah'ım... Ben içimden dua ederken, Elmas Hanım benim elimi tuttu. Beni çekip yatağın kenarına oturttu. Karşımda durup duvağımı kaldırdı. "Abdestin var mı Esmer?" Başımı sallayıp, "Var Hanım ağam." dedim. Başını yana doğru eğerken, çenemi tutmaya ve ona bakmamı sağlamak için başımı kaldırmaya devam etti. "Hanım ağa yok artık. Ben de senin annenim kızım. Annen seninle konuştu mu? Ne yapacağını biliyor musun bu gece?" Sözleriyle ateşlere attı sanki beni. Annem bir şey konuşmamıştı ama, bunu ona söyleyemezdim... Usulca başımı sallayıp onu onaylarken, gözlerimi kapatmamak için zor duruyordum... "Güzel. Bak Esmer. Ecevit benim dördüncü oğlum. Ondan büyük üç oğlum da doğar doğmaz öldüler. Hayata tutunan bir Ecevit'im oldu. Peşine de Recep'im geldi. Ecevit inatçıdır. Bir kere severse, bir daha ölse bırakmaz! Bak Zeliha'yla bebesi öldü gittiler yavrum hala yasını tutar..." Biliyordum. Ve kaderimiz bizi o mezarlıkta buluşturmuştu. Acaba o gün karşılaşmasaydık... Şu an ne yaşıyor olurdum? Keşke kaçmasaydım mı derdim, yoksa iyi ki kaçmışım mı? Galiba bu sorunun cevabını yaşayacağım günler belirleyecekti... "Ecevit belli ki sevdi seni. Yoksa evlenmeyecem diye yeri göğü inleten oğlan, elinden bal olsa yemezdi. Az önce de yediğine göre... E birde ettiği lafları sen de duydun. Sana vuruldu oğlum..." Çok türkü biliyordum ama sesim getirmezdi söylemeye... Elmas Hanım hangi hayallerin peşinde... O sadece vicdan azabından, bana acıdığından kabul etti bu düğünü diyemedim. Bilip de susmak zorunda kalmak ne de acıydı... "Sen de onu kocan olarak sev say! Beni anan, Haşim ağayı atan kabul et! Bir de torun verdin mi bize... Seni başımıza tac ederiz Esmer... Seni tanır bilirim. Efendi terbiyeli kızsın. Beni, seni istediğim için pişman etme emi yavrum... Haydi şimdi kalk akşam namazını kıl. Kocan gelmeden duvağını indir yine. İki rekat da şükür namazı kılın yavrum. Ben size siniyle yemek göndereceğim birazdan. Odanızdan çıkmayın bugün. Sabah da elimizi öpersiniz artık!" Seccadeyi serip kıblenin yönünü gösterdikten sonra odadan çıktı. Duvağın üzerine bir örtü bağlayıp namaza durdum. Her surede, her bir rekatta içimden geçen duam hep aynıydı. "Allah'ım sen beni günahtan koru. Kocamı sevmeyi, onun da beni sevmesini sağla..." Duamı edip ellerimi yüzüme sürdüm. Avucumun içindeki kınaya baktığım sırada dışarıdan sesler geldi. Kapı açıldığında oturduğum yerden kalkıp seccadeyi katlarken, bir kadın elindeki siniyi bir köşeye bıraktı. "Afiyet olsun hanımım" deyip çıktığında, hanımın diye bana dediğini anca idrak edebildim. Yatağın üzerine oturup başımdaki örtüyü çekip çıkardım. Onu katlayıp kenara koyduğum sırada kapı açıldı. Duvağımı düzeltip başımı öne eğdim. kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Ama Ecevit ağam donmuş gibi kapının önünde beklemeye devam etti. Ellerimin içi terliyordu. Ne yapacaktım ben? Ne yapmalıydım? Kalkıp karşılamam mı gerekiyordu yoksa? O yüzden mi kapıda beklemeye devam ediyordu? Başımı kaldırdığım sırada, usulca bir adım attı. Tahta kapı kapanırken gıcırtısı tüylerimi diken diken etti. Ceketini çıkardığını fark ettiğim an alt dudağımın içini ısırdım. Kalbim gümbürderken attığı adımları tam önümde durdu. Pantolonunun cebinden bir künye çıkardı. Elinde tutup bakmaya devam ederken, konuşmaya başladı. "Benim yüzümden adın çıktı köyde... Benim yüzümden kaçıp gidemedin Esmer. Belki o gece sözlün olduğunu bilseydim daha başka şeyler olabilirdi. Ne bileyim tahmin edemedim işte... Sonunda ikimiz de bu evliliğe mahkum olduk. İstedim ki hiç bir şey içinde ukde kalmasın. Düğünün en güzel düğün olsun. Seni döven ailene de daha fazla bırakamazdım... Sonuç olarak buradayız. Bu künye de yüz görümlülüğün... Sana evli bir kadının yaşamak isteyeceği ne varsa yaşattım ama... Benden kocalık bekleme Esmer.. Ben yaralı bir adamım. Seni ancak bu kadar mutlu ederim. Bu odadan çıktığımızda herkes bizi karı koca sanacak. Hiç kimse bilmeyecek... Ama bu kapının içine girdiğimizde sana anca arkadaş olurum. Abin olurum diyeceğim de, aramızda nikah var. O artık olmaz... Dayak yemezsin bu evde. Ben ne dersem üstüne söz söyleyemezler de.. Ama sen de beni utandırma olur mu?" Sözlerini bitirene kadar kalbim atmayı, ciğerlerim ise nefes almayı unutmuştu sanki. İçimde yeşeren tüm endişelerim, paniklerim... Bir kaç dakikalık konuşmasıyla yitip gitmişti işte. "Olur mu Esmer?" Hafifçe çattığı kaşlarıyla sorduğu soruyu anlamadım. "Ne olur mu ağam?" Omuzları düşerken ellerini de indirdi. "Kızım ben iki saattir ne anlatıyorum karşında? Sen beni adam yerine koyup dinlemiyor musun yoksa?" Endişeyle hemen oturduğum yerden kalkıp duvağımı kaldırdım. "Haaa yok ağam! Haşa o nasıl söz? Olur tabii. Olmaz mı? Sen ne dersen o olur Ecevit ağam. Ben hiç seni utandırmam. Vallaha bak. Adına leke sürdürmem. Ananla atanla iyi geçinirim." Ben konuşmaya devam ediyordum ama o öylece bana bakıyordu. Şu an ne düşündüğünü anlayamadığım için susmak zorunda hissettim kendimi. Hala bakmaya devam edişi, yanaklarımın kızarmasına sebep oldu. Acaba çok mu hevesli görünmüştüm? Rahatladığım çok mu belli oluyordu? Keşke bir şey söyleseydi. Boğazını temizlerken bakışlarını aşağıya indirip elindeki künyeye baktı yeniden. "Uzat hadi kolunu da. Takayım bileğine. Kilidi sıkı biraz. Düşmesin diye kuyumcu sıkıştırmış. Yani İsmail Efendi öyle dedi. Yoksa ben gidip almadım yani." Ben zaten bileklerimi kaldırmıştım ama, o hala açıklıyordu. Bana mı konuşuyordu yoksa kendi kendine mi anlamadım. "Anladım Ecevit ağam." dediğimde başını kaldırıp bir kez daha baktı yüzüme. Bilezikleri itip bileğimde boş yer açtı. Künyenin kilidini taktığında epey bol oldu. Elimi çevirip bıraktığımda, bol künye bileğimden düştü. Ecevit ağamın kaşları çatılırken bir bileğime, bir de yere düşen künyeye baktı. "Hiç mi bir şey yiyip içmiyorsun sen? Bu ne böyle? Zaten atın üstünde gelirken uçacaksın diye korktum!" Yutkunup ona baktım. O yerdeki künyeyi alıp cebine attı tekrar. İşaret parmağını bana sallayarak konuşmaya başladı. "Bu künye bileğine olana kadar yiyip içeceksin. Aynı odada kalacağız. Hasta falan olup da ıhlama sakın odada! Hiç hasta nazı falan çekemem!" Ona bakakaldım. Her zaman öfkesiyle ve siniriyle nam salan adam bu mu diye? Oysaki tanıştığımızdan beri hep benim iyiliğim için hareket etmişti. Kimse dinlemiyor muydu ki onu da, içindeki yarayı görmüyordu? Gerçekten içinde yatan Ecevit'in kim olduğunu anlamıyorlar mıydı? O iyiydi. İyi bir adamdı... "Deli misin kızım sen? Ben sana kızıp laf söylüyorum. Sense gülümsüyorsun?" şaşkın bir şekilde söylediği sözlerle anladım gülümsediğimi. Farkında bile değildim ki... Silkelenip kendime geldim. Başımdaki duvağı temelli çıkardım. Sofra beziyle kasnağı koyup siniyi de üstüne koydu. "Oyalanma da gel hadi otur karşıma." dedi. Beraber mi yiyeceğiz? Ben anlamayan bakışlarla ayakta durmaya devam ederken, o ekmeği bölüyordu. "Bekleyecek misin daha orada? Tek seferde söyleyince anlamıyorsun sen galiba Esmer ha?" Ciddiydi. Alay etmiyordu. Dalga da geçmiyordu? "Önce erkekler yer ağam. Sen ye ben sonra yerim. Hem zaten aç da değilim..." Burnundan sert bir soluk verip; "Esmeeerr!" diye bağırdığında korktum. Babam gibi döver miydi beni? Abim gibi tekmeler miydi? Kalbim korkuyla kasılırken ellerim titredi. Ters bakışları ellerime değdiğinde iyice arttı titreyişim. Burnunun kemerini sıkarken gözlerim doldu. Daha sessiz ve sakin bir tonda; "Geç otur hadi." dedi. Lafını ikiletmeye cesaretim yoktu. Hemen karşısında diz çöküp oturdum. Başımı kaldırıp bakmaya da gücüm yoktu. Dolan gözlerimden iki damla yaş elimin üstüne düştü. Elini uzattığı esnada korkuyla irkilip geri çekildim o anki panikle. Eli havada kaldığında bakışlarımız kesişti. "Ne yaptılar sana Esmer? Korkma, ben kadına el kaldırmam..." Boğazımdaki yumruyla ağlamaya başladım. Sinirlerim boşalıyordu sanki. Bunca zaman kendi kanım canım bana acımadan vurmuşken; onun bu sözleri bir kez daha ağlattı beni işte. "Bak ben sinirli bir adamım. Sesim gür çıkar hep. Ama sen kendi üstüne alınma hemi. Dövmem de... Ama sen de sözümü ikiletme bir daha emi akıllım?" Çocuk gibi beni teselli etmek için akıllım deyişi beni güldürdü. Ben gülünce o da rahatladı. "Hah şöyle be kızım! Ne o öyle sümüklü çocuklar gibi! Sesini duysalar dışarıdan, kabak benim başıma patlar! İlk geceden kızı ağlattı derler! Sonra da Ecevit sinirli! Sinirlenirim tabii! Beni dinleyen mi var sanki?" Ağlamayı unutmuş, kendi kendine söylenmelerini izlemeye dalmıştım. Sonunda susup ekmeği bana uzattı. "Bu hayatı bölüştüğümüz gibi, ekmeği de bölüşeceğiz Esmer... Hadi soğutma daha fazla yemekleri." Uzattığı ekmeği alırken diğer elimle de gözlerimi sildim. O yine öylece izliyordu beni. Kaşığı elime aldığımda ona baktım. "Sen yemeyecek misin Ecevit ağam?" Başını iki yana salladığında ben de elimdeki kaşığı bıraktım. "Sen yemezsen ben de yemem. Ekmeğini bölüştün ama aynı tastan yemek yemiyorsun demek. İyi, kuru ekmek yerim ben de..." Ekmeği ısırdığımda tersçe baktı. Sert bir nefes verdiğinde kaşığını eline aldı. "Bu yemeklerin hepsi bitecek Esmer! Yemezsen büyüyemezsin bak sonra böyle bir deri bir kemik kalırsın! Ben Ecevit ağanın karısı açlıktan bir deri bir kemik kalmış dedirtmem!" Sözleri bitince bir süre elinde kaşıkla kalakaldı. Sözlerinde neye takıldığını düşünürken, sanırım benden için karısı diye bahsettiği içindi. "Biz gerçeği bilsek de, dışarıdakiler bizi karı - koca sanacağı için haklısın Ecevit ağam. Sana laf getirmemek için, ben de çok yiyeceğim." Boş bakışları bana döndüğünde hafifçe gülümsedim. Bir şekilde devam etmeliydik. O beni düştüğüm yerden kaldırmışken, ben de onu kaldığı yerden itmeliydim... Kaşıklarımız tabaklara değerken çıkan sesleri sessizlikle karşıladık. İçimizdeki endişeler bir bir giderken, yeni kaderimin ilk gecesi bitmek üzereydi. Yemekler bittiğinde kendime gelmiştim. Ecevit ağam kapıyı açıp boş siniyi ve sofra bezini kapının önüne koydu. Kapıyı kapattığında boğazımı temizledim. Şimdi ne yapacaktık? . . . . Devam edecek...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD