Yazarın Anlatımıyla...
Nikah memuru üstüne giydiği kırmızı cüppesiyle bir elinde nikah defteri, diğer elinde de kapının anahtarıyla çıkıp geldi. Tüm gözler memurun üzerindeyken, Narin'in içi içine sığmıyordu.
Memurun arkasından salona girdiler. Yetersiz ışık yüzünden salonun floresan lambaları yakıldı.
Narin beyaz etek ceket kombinli kıyafetiyle arkası uzun sandalyeye otururken pek bir havalıydı. Kafasına taktığı tüllü beyaz minik şapkayla, o dergilerde gördüğü mankenler gibi olmuştu.
Mehmet de yerine geçip oturduğunda, memur boş kalan şahit sandalyelerine baktı. "Şahitleriniz yok mu?" Mehmet kapıya baktı telaşla. Heyecandan şahitleri unutmuşlardı.
Kapıdan giren iki kişi, Mehmet'in o gün kahvede kavga ettiği kişilerdi. Hırslı olan Ali ve Esmer'e içten içe yanık olan Osman... Osman aynı zamanda Yakup'un da yakın arkadaşıydı. Mezar başında Yakup'un deli danaya dönmesini sağlayacak olan sözleri söyleyen kişiydi...
Osman'ın bakışları kısa bir an Esmer'e değdi. Ne güzel olmuş diye iç geçirecekken, Ecevit ile el ele tutuşan ellerini gördü. İçindeki öfkeye hakim olarak sandalyeye oturdu. Yakup'a olanlardan sonra olmayan cesareti de gitmişti.
Ali de Narin'e bakakalmıştı. Bu köyde böylesine kız var mıydı? Mehmet şanslı adamdı vesselam... Hem güzel ve adı gibi narin bir kız almıştı, hem de ağanın damadı oluyordu...
Nikah memuru defterin sayfalarını karıştırırken, herkes sessizce bekliyordu. Yaşlı memur öksürüp evlenecek çifte baktı.
"Sen Haşim Yılmazlar kızı Narin, Cemil Can oğlu Mehmet'i kocalığa kabul ediyor musun?"
Narin kuş gibi çırpınan kalbiyle Mehmet'e baktı. Bir bakışta onu etkilemeyi başarmışken, şimdi de bir sözle karı koca olacaklardı. "Eveeet!" derken fazla hızlı ve aceleciydi.
Kimse alkışlamadı. Güler Hanım sevinçle ellerini çırptığında, Esmer de annesine katılacaktı ki; kocasının sıkı sıkı tutan eli onu engelledi. Ecevit'in bırakmaya niyeti olmadığını anladığında, Esmer de alkışlamaktan vazgeçti.
Ecevit'in bacağının üzerinde duran ellerine baktı. Ecevit'in büyük elinin içinde kendi eli küçücük kalmış gibiydi. Kocasının değil de sanki babasının elini tutuyormuş gibi hissedince küçük bir gülüş sesi çıkardı.
Ecevit bu sesi duyunca Esmer'e baktı. "Neye güldün akıllım?"
Memur aynı soruyu Mehmet'e sorarken, Esmer hafifçe kocasına yaklaşıp kısık sesiyle; "Ellerimize güldüm Ecevit ağam. Elim avucunda kaybolmuş sanki, ona güldüm." dedi.
Ecevit dişlerini sıktı. Fısıltılı sesi kulaklarına, çiçek gibi kokusu burnuna dolmuşken kendiyle savaşmak Ecevit'e zor geldi. Zaten sabah banyoda o anlık heyecanla Ecevit dediğinden beridir ki ağa olmak istemiyordu. O Esmer'e yalnızca Ecevit olmak istiyordu. Avucundaki eli sıkıp bıraktı.
"Bana sadece Ecevit de Esmer!" derken, kendi bile ne dediğinin farkında değildi...
Esmer başını kaldırıp Ecevit'e baktığında, Mehmet'in; "Eveeeett!" diyen gür sesi duyuldu. Esmer şaşkınlıkla önüne dönerken kafası çok karışmıştı. Erkeklere ismiyle hitap edilmezdi. Ayıp gelirdi. Hele ki Ecevit ağaydı. Nasıl ona sınıf arkadaşıymış gibi ismiyle seslenecekti ki?
Ecevit de aynı şeyleri düşününce, Esmer'e doğru eğildi. "Arkadaşız demiştik unuttun mu? Arkadaşlar birbirine ismiyle hitap eder!"
Sırf ismini kızın ağzından duyabilmek, bir de kendini kandırmaya devam edebilmek için arkadaşlık adı altına saklandı.
Esmer şimdi anlamıştı durumu. Hemen kocasına döndü. İlk kez arkadaşı olacağı için heyecanlıydı. "O zaman baş başayken Ecevit derim. Milletin yanında da sadece ağam derim olur mu... Ecevit?"
Buğulu gözler, gülümseyen kırmızı dudaklar, parlayan bakışlar, hafifçe kızarmış yanaklarıyla cevap isteyen yüz ifadesi Ecevit'i bir kez daha yutkundurdu. Farkında olmadan bir kez daha elini sıktı. "Olur... Sen ne dersen o olur akıllım. Akıllı karım. Benim karım..."
Milletin ayaklanmasıyla Esmer ve Ecevit de ayağa kalktı. Nikah cüzdanını alan Narin deftere bakarken, Haşim ağanın homurtusu duyuldu..
"Eeee ne oldu şimdi. İki evet diyecekler diye bizi sürüklediler ta buralara kadar! Hey Allah'ım ya Rabbim... Haydi Ecevit! Besihaneye gidek de malları bir görek. Haftaya ilçeye gidecek olanları seçek şimdiden!"
Haşim ağanın sesiyle Esmer hızla elini çekti. Ecevit sinirlendi. Şurada iki dakika anca tutmuştu zaten karısının elini. Bok mu vardı mallarda? Duruyorlardı işte besihanede. Neyine bakacaklardı? Sıcacık olan eli üşürken kaşlarını çattı.
"SEN DUR BABA!" Sinirle gür çıkan sesini ayarlayamayınca, Esmer'in yüreği hopladı. Damağını çekerken, Ecevit sinirli bir soluk verip sesinin tonunu düşürse de, sinirinden bir şey kaybetmemişti. Sözlerini eze eze çiğner gibi telafuz edip, tükürür gibi söyledi. "Ben gider bakarım. Mallar kaçmasın sonra!"
Sinirle arkasını dönüp giderken, Haşim ağanın şaşkın bakışları ve çekmeyi unuttuğu tespihiyle oğluna baktı. Tamam önceden de sinirliydi ama, sabahtan beridir ki barut gibiydi. Bakışları Elmas Hanıma döndü. Karısı torun geliyor dediğine göre o iş olmuştu.. O zaman bu oğlan neye celalleniyordu daha? Rahatlayıp yumuşaması gerekmiyor muydu?
"La havle vela kuvvete! Ulan Ecevit, ulan Ecevit!" diye söylenerek belediye binasından çıktı. Güler Hanım aradaki resmiyeti kaldırmak için Elmas Hanımı evlerine davet etti. "Dünür olduk artık Hanım ağam. Buyurun bize gidelim. Allah ne verdiyse yiyip içelim."
Elmas Hanım bir kızına baktı, bir gelinine. Hem kızın düğünü olmamıştı, hem de düğünden önce gelinine attıkları dayağı hatırladı. "Hele erkendir Güler. Düğünden sonra gelir gideriz inşallah. Biz de artık gidelim. Haydi Narin düş önüme."
Esmer'in koluna girip kızına da başıyla kapının tarafını göstererek artık Mehmet'in yanından ayrılmasını işaret etti. Narin şımarık çocuklar gibi ayaklarını yere vura vura düştü anasının önüne. Ne ayıp dinliyordu ne de başka bir şey...
Mehmet arkasından bakarken, arkadaşlarının bakışlarından habersizdi. Biri Esmer'in diğeri ise Narin'in arkasından bakıyordu. Zaten anca arkalarından bakarlardı artık...
Narin yol boyunca susmadı. Şikayetlenmekten başka bir şey söylemedi. "Hükümet nikahı da kıydırdık işte! Ne var sanki kaynanamın teklifini kabul etseydin anne, ölür müydün?" Kin dolu bakışları Esmer'e yöneldi.
"Sen de ne hayırlı evlatmışsın! Konağı görünce hemen sildin bakıyorum ananı atanı, ağabeyini! Benim sayemde girdin o konağa. Bari az minnet duysaydın da açsaydın o ağzını! Merak etme yine dönüp gelirdin konağa!"
Elmas Hanım kızının koluna vurmak için elini kaldırsa da, geç kalmıştı. Narin hızlı adımlarla evin yolunu tutturmuş, annesiyle Esmer'in arkada kalmasını umursamadan devam etmişti. Elmas Hanım kısık tutmaya çalıştığı sesiyle kızına bağırıp onu durdurmaya çalıştı.
"Narin! Kız Narin deli etme beni. Kız dur diyorum sana. Allah seni iyi etsin çocuğum! Zaten üç gün sonra gelin olup gidecen akılsız kızım! Daha istesen de yollarlar mı seni baba evine! Akılsız kız akılsız!"
Eve vardıklarında akşam ezanı da okunmaya başlamıştı. Yemek için hazırlıklar tamamlanmış, Haşim ağanın gelişiyle eli de öpülmüştü. Esmer'in gözü kapıya takılıyor, Ecevit ne zaman gelecek diye bakınıp duruyordu.
Haşim ağa koltuğa oturup tespihini çekerken; "Mallardan biri doğum yapıyormuş! Ecevit geç gelir. Kurun sofrayı da yiyelim yemeğimizi di haydi!" dedi.
Esmer kocasının gelmeyeceğini anlayınca, beklemeyi bırakıp sofranın kurulmasına yardım etti. Narin hala kapandığı odasından dışarı çıkmamıştı. Elmas Hanım gelininin hızlı eline baktı. Yaptığı her işi eline yakıştırması, hizmetçi var nasılsa deyip de yan gelip yatmaması hoşuna gitti.
Sofra kurulduğunda Narin asık suratıyla gelip oturdu. Babası Haşim Bey; "Kalk kız aç şu televizyonu." dediğinde Narin kaşığını tabağa çarptı. Arkopal porselen çatlayınca, Esmer'in içi gitti. Ama Elmas Hanım kaş çatmaktan fazla bir tepki vermedi. "Kız Narin babanın yanında ne yapıyorsun sen!? Kendine gel yavrum. Bir değiştin haa sen nikahı kıyınca!"
Sessiz sözleriyle kızını uyarsa da, kızının cevabı epey yüksek sesliydi. "Hizmetçi miyim ben bu evde! Ha bire ben kalkıp açıyorum! Kalksın bu açsın işte. Evin gelini değil mi? Konağa geldiğinden beri hanım efendi gibi süzülüyor her yerde! Alışkındır hem hizmetçiliğe. Babasının evinde mi görmüştü hizmetçiyi!"
Haşim Bey burnundan solurken, Elmas Hanım ağzını açmıştı ki, "NARİİİİİİİNNNN!" diyen Ecevit'in gür sesi duyuldu. Veteriner gelince Ecevit daha fazla duramamış, kalkıp koşarcasına eve gelmişti. Ayaklarına söz geçiren beyni değil, yüreğinin sesiydi.
Esmer'in dolu gözlerini fark ettiğindeyse, öfkesi iyice katlandı. "Sen benim karımın hakkında nasıl sözler söylersin densiz! Derhal özür dile yengenden!"
Narin abisinin öfkesinden korkarken Esmer'den özür dilemek gururunu kıracaktı. Başını dikleştirdi. "Dilemiyecem. Biz onunla aynı yaştayız bir kere!"
Esmer arada kalmış gibi kötü hissetti kendini. "Gerek yok ağam." demişti ki Ecevit elini kaldırıp onu susturdu. Ağır adımlarıyla masaya doğru yaklaştığında tehlikenin kokusu da salona yayılıyordu sanki. Ecevit kardeşine değil de, düşmanına bakar gibi bakıyordu.
Yumruğunu masaya vurmasıyla kaseler ve çatal kaşıklar yerinden hopladı. "Sana özür dileyeceksin dedim Narin!"
Haşim ağa bir oğluna baktı, bir de gelinine. Fark ettiği şeyle dudakları keyifle iki yana kıvrıldı. Ecevit sevdalanmıştı. Elmas Hanım haklıydı. Torun yakında gelirdi. Belki de sabahki siniri karısına doyamayışındandı. O yüzden Ecevit'e ses etmedi. Kızının özür dilemesinde bir mahsur yoktu. Kendine de saygısızlık edilmişti neticede.
Narin'in yardım dilenen bakışları bu kez Elmas hanım tarafından karşılık bulamadı. Kızının bu denli kibirli oluşu canını sıkıyordu. Narin annesinden destek göremeyince yumruklarını sıktı.
Küfreder gibi diliyle dişlerinin arasında; "Özür dilerim!" diyerek hızla odasına gidip kapıyı çarptı. Esmer sofradan kalkmak istese de, sofrayı terk etmek büyük ayıp olur diye yerinden kımıldayamadı.
Ecevit karısının haline bakınca sakinleşmeye çalıştı. Gidip televizyonun üstündeki danteli yere attı. Açma düğmesine basıp kanalları gezmeye başladı. Müzik çalan bir kanalda durup Esmer'in yanındaki yerini aldı.
Esmer'in kulağı çalan müzikte de olsa, hemen oturduğu yerden kalkıp kocasının tabağına çorbasını doldurdu. Özenle önüne koyup yerine oturdu. Elmas Hanım ve Haşim ağa bakışıp memnun yüzlerini birbirlerine gösterdiler.
Ecevit kaşıklamaya başlamadan önce Elmas Hanım girdi size. "Çorbayı Esmer'im yaptı oğlum."
Ecevit Esmer'im lafına takılmışken, bakışları karısına döndü. Bu kız onun karısı değil miydi? İlla birinin Esmer'i olacaksa, Ecevit'in olurdu. Anasına ne oluyordu?
Sinirli ve ters bakışlarını annesine gönderdikten sonra, Esmer'e yumuşak bir sesle; "Ellerine sağlık." dedi. Esmer usulca başını sallayıp; "Afiyet olsun ağam.." dedi.
Çorba her zamanki çorbaydı. Tadı da aynıydı, tuzu da, baharatı da... Ama Ecevit'e dünyanın en güzel çorbası gibi geldi. Hızlıca içip bitirdi ve kasenin dibini iştahla ekmeğiyle sıyırdı. Esmer onun ne kadar çok acıktığını düşündü.
Fadime Hanım büyük sacın içindeki et kavurmayla geldiğinde, Ecevit ilk kez et yemeğini reddetti. Çorba kasesini Esmer'e uzatıp; "Bir tas daha ver hele Esmer." dedi.
Haşim ağanın gülüşünü yalnızca Elmas Hanım anladı. Masanın altından ayağıyla kocasını dürtüp başını kimseye fark ettirmeden iki yana salladı. Gözlerini kapatıp duruyor, "Sus, sus. Sakın sesin çıkartma!" demeye getiriyordu.
Ajda Pekkan: "Sen de yaz" şarkısını söylerken, Esmer'in de kafası dağılmıştı. Kocasına bir çorba daha koydu. Yemekler yendiğinde, Elmas Hanım Esmer'i kovalar gibi odasına yolladı. Saatler daha akşamın sekizine yeni geliyordu.
Esmer odaya girer girmez ceketinden kurtuldu. Kalın askılı jilesiyle dolabın kapaklarını açtı.
Gözleri irileşirken geceliği askısıyla birlikte aldı. Bu kez kırmızı saten kısacık geceliğin yaka kısmında siyah kalın güpür vardı. Çok güzel duruyordu. Bakışları yeniden dolabın içine kaydı. Bir takım da sütyen kilot bırakılmıştı. Elindeki askıyla birlikte omuzları düştü. Üstündeki elbise, yatılamayacak kadar değerli ve pahalıydı. Ya çıplak yatacaktı, ya da bunu giyecekti..
El mecbur jileyi çıkarıp özenle katladı ve ceketin üzerine bıraktı. Yarın Elmas Hanıma teşekkür edip geri verecekti. Geceliği giyinip üstünde nasıl durduğuna baktı. İlk kez kendini kadın gibi hissediyordu.
Ecevit etrafta karısını göremeyince; "Hayırlı geceler..." diyerek odasına gitti.
Aynalı şifonyerin önüne gidip yeni yumuşak tüylü fırçasıyla saçlarını taramak istedi. Tokaları çıkarıp saçlarını dağıttı. Aynada kendini izlemeye dalmıştı. Demek ki insanın giydikleri de onu güzelleştiriyormuş diye kendine bakmaya doyamadı.
Ecevit daha önce hiç kendi odasının kapısını çalmamıştı. Çalmak aklına gelmedi bu yüzden. Pat diye odaya girdiğinde, gördüğü manzara nutkunun tutulmasına sebep oldu.
Esmer anlık bir duraksamadan sonra ne olduğunu idrak etti. Kendi bu haldeydi ve Ecevit onu bu halde görmüştü. Elindeki tarak yere düşerken hızla önüne döndü.
Ecevit şimdi aklını yitirecekti. Az önce saten kumaşın etekleri kalçasının çıkıklığıyla salınırken, şimdi de göğüslerinin çatalına ilişmişti gözleri.
Bir iki saniye asır gibi geldi ikisine de. Esmer pancar gibi olup kızarırken, Ecevit hızla odadan çıktı. Çünkü aletinin seyirmeye başlaması onu korkuttu. Esmer'in görüp fark etmesini istemedi.
Esmer hızla çarpan kalbinin üstüne elini bastırırken kendine kızmaya başladı. "Allah seni kahretsin Esmer! Adam sana benden kocalık bekleme dedi! Sen de hevesliymişsin gibi giyindin salındın karşısında. Nasıl da sinirlendi gitti!
Allah'ım acaba çok mu kızdı ki? Gelip bana da bağırır mı? Ne yapacağım ben şimdi? Ya eskisi gibi davranmazsa bana? Salak Esmer! Salak! Hemen girsene yatağın içinde. Ne tarıyorsun gece gece saçlarını. Yatacaksın zaten!"
Odanın içinde deli dana gibi dönüp dururken, yumruk yaptığı eliyle başının iki yanına vurmayı da ihmal etmiyordu. Hem utanmış hem de kızmıştı...
Ecevit'in hali ise içler acısıydı. Gecenin en ayazında bile terliyordu. Ateşlerde kalmış yanarken, aklı o odada kalmıştı. Başını iki yana sallayıp zihnindeki görüntüyü silmeye çalıştıkça, yeni yeni detayları hatırlıyordu.
Döndüğünde eteğiyle birlikte savrulan saçlarını mesela. Uzundu. Ta beline kadar geliyordu o siyah saçları.
Ya o gecelik neydi öyle? O nasıl bir kumaştı ki, hem kayıp gidiyordu hem de tüm hatları sergiliyordu.
Ağzı sulanınca yutkundu bir kez daha. Kasıkları yılların birikimiyle acı içindeydi. Aleti sızlıyordu resmen. Ucundan damlayan zevk suları durmuyor, baksırını ıslatırken adeta Ecevit'in aklıyla oynuyordu. 'Ne olur' diyordu. 'Dayanamıyorum' diyordu. 'Nikahlı karın o senin oğlum! Günah değil hatta sevap!' diyerek aklını çelmeye çalışıyordu.
Ecevit daha fazla kendine hakim olamadı. Bahçede turlamak yerine gidip tüm bu sesleri kesmeye karar verdi. Sessizce eve girip adımlarını kendi katına yöneltti. Odasının kapısına bile bakmadan kendini banyoya attı.
Suyu açıp hızla soyunmaya başladı. Gömleğini siktir edip direk pantolonunu ve baksırını çıkardı. Elini atıp tuttuğu anda gözleri karardı. Kapalı gözlerinin ardında Esmer'i hayal ettiği anda, daha aletini çekmesine gerek bile kalmadan boşalmaya başladı. Öyle şiddetli ve tazzikliydi ki, banyonun fayans duvarları spermle yıkandı sanki.
Sonlara doğru Ecevit nefes nefese çekmeye başladı aletini. Sıvazlarken artık onun sakinleşmesini ve susmasını diliyordu.. Ama bir yandan da yaşadığı rahatlama sanki tüm sinirini ve öfkesini alıp götürmüştü.
Boşalması bitse de, aleti inmemişti. Fazlasını istiyordu. Yılların birikimini ve arzusunu tek seferde atması zaten mümkün değildi.
Soğuk suyun altına girip yıkanırken, Elmas Hanımlar da kendi katlarına çıkıyordu. Banyodan gelen su sesi, Haşim ağayla ikisini güldürdü. Sonunda bu evde bir bebek sesi yankılanacaktı. Bir de Recep'in askerliği bitip geldiğinde onu da baş göz ettiler mi... Değmeyin keyiflerine.
Ecevit saçlarını yıkamış, bedenini de sabunla liflemişti ama: aleti hala dimdik ayaktaydı. Ecevit'e kafa tutuyor, 'bana ne uyumiyacam işte' diyen çocuklar gibi yatmamak için ısrar ediyordu sanki.
Ecevit sabunlu eliyle bir kez daha çekti aletini. 'Böyle olmayacak! Bok vardı zaten kıza arkadaş olalım dedik! Bir de utanmasan abi de diyecektin kıza Ecevit! Besihanedeki inekler değil malın en hası sensin oğlum!'
Kendi kendine söylenirken daha hızlı sert çekti. 'Dün bir bugün iki ama... Yapacak bir şey yok. Konuşacağız mecbur. Karı - koca dediğin ayrı mı yatarmış hem? Önce gönlüne o arada da yatağa girmenin bir yolunu bulmamız lazım oğlum! Öyle baş kaldırırsan ha bire kız korkar! Zaten küçücük zayıfça bir şey! Off bir de etlenip butlansa, tadından yenmez Esmer...'
Aynı yatağa girdiğini düşlediğinde titremeye başladı. 'Önce yavaş yavaş okşarız oğlum. O süt gibi bacaklarını öperiz. Koy-Koynundaki gül goncası memelerini de emeriz! Doymayan bebekler gibi cork cork yapışırız... Anam emdirememiş zaten karım emdirsin bari!'
Dişlerini sıksa da, içinden geçen düşünceleri daha fazlasını hayal etmesine müsaade etmeden boşalmaya başladı yeniden. Eli ayağı da titrerken sırtını fayansa yasladı. Alnında biriken terle derin bir nefes aldı. Sonunda bunu da yapmıştı ya, artık bu işin geri dönüşü yoktu...
.
.
.
.
.
Devam edecek...