sapkın

1199 Words
Şehir… Bu lanetli, uğultulu şehir. Her köşe başı bir sır, her duvar ardında bir fısıltı. İstanbul’un karanlık damarlarında ilerlerken ayak seslerim yankılanıyor. Her adımım, korkunun ritmini çalıyor. Ve ben... ben o melodiyi yazan bestekârım. O geceki “oyuncak”tan sonra bir sessizlik çöktü içime. Ama bu bir sükûnet değil, fırtına öncesi bir soluktu. Canfeza ve o kız... adını bilmeme bile gerek yok. Kaçmış olabilirler. Ama kaçmak kurtulmak değildir. Kaçmak sadece sürenin uzamasıdır. Onların her adımı, benim hamlemin altına kazınmış yeni bir çizgi. Her nefes alışları, bana biraz daha yaklaşmaları demek. Ve ben sabırlıyımdır. En iyi oyunlar sabırla oynanır. Depomdan çıktım. Arkada bıraktığım adam, hâlâ yaşıyor olabilir. Belki nefes alıyordur. Belki yavaşça can veriyordur. Ne fark eder? Önemli olan bıraktığım iz. Canfeza’ya ulaşacak fısıltılar. Herkesin kulağına gidecek bir hikâye gibi yayılacak. “Harkon geri döndü,” diyecekler. “Oyuncakçı yeniden kurdu atölyesini.” Ve herkes yeniden titremeye başlayacak. Yolumu eski bir tanıdığa çevirdim. Halil. İhanet etmişti bir zamanlar. Para için konuşmuş, adımı vermeye kalkmıştı. Affetmiştim. Ama asla unutmamıştım. Onun meyhanesine girdim. Ahşap kapı gıcırdadı. İçerisi loştu. Halil’in gözleri masadaki kağıtlardan bana kaydı. Rengi bir anda soldu. Gülümsedim. O gülümseme ki, kabusların ta kendisi. "Uzun zaman oldu," dedim. "Bir oyun borcun vardı bana, hatırlıyor musun?" Titredi. Sesi çatallandı. "Ben... ben o defteri kapattık sanmıştım, Harkon." "Ben hiç defter kapatmam Halil. Sadece sayfa çeviririm." Masayı devirmedim. Yumruk atmadım. Sadece yaklaştım. Fısıltıyla konuştum. Onun kulağına Canfeza’nın izini sordum. Halil’in elleri titriyordu. Beni tanıyan herkes bilir. Ben bir şey sorduğumda cevap alınır. Alınmazsa... başka türlüsü olur. İstediğim bilgiyi verdi. Canfeza, Zeyrek’te bir avukatla görüşmüş. Eski bir dostuymuş. Dava dosyalarını kurcalıyorlarmış birlikte. Demek geçmişimi gerçekten deşmeye çalışıyor. Cesaret mi bu, yoksa delilik mi? Zeyrek... Güzel. Orası toprak gibi kokar. Taş sokakları karanlıkta birer mezar yoludur. Mükemmel bir oyun sahnesi. Oraya vardığımda gece çökmüştü. Gölgeler uzamıştı. Camlardan sızan ışıklar sokağın taşlarına düşüyordu. Sessizce izledim onları. Canfeza pencereye yaklaşınca onu gördüm. Dik duruyordu. Gözlerinde hâlâ o ateş. Ah, ne güzel yanacak o gözler. Bir zamanlar annesinin mezarına çiçek bıraktığını öğrendim. Her ayın yedisi, sabah ezanından hemen sonra. Duygusal bağlar... Ne büyük bir zayıflık. Gülümseyerek uzaklaştım oradan. Hemen harekete geçmedim. Henüz değil. Çünkü bu bir intikam değil. Bu bir sanat eseri. Ve bir sanat eseri aceleyle yaratılmaz. O gece, eski fabrikama döndüm. Şimdi atölyem orası. Demir kapıları paslı ama içerisi... içerisi hâlâ çığlık kokar. Orada yeni bir oyuncak hazırlamaya başladım. Bu sefer sadece işkence değil. Bu sefer zihin oyunu olacak. Kuklaları sadece korkuyla değil, umudun çarpıtılmış haliyle kıracağım. Yeni “oyuncak” için bir çocuk fotoğrafı buldum. Canfeza’nın küçük yeğeniymiş. Adı Deniz. Henüz dokunmayacağım. Ama gölgesini bile kullanmak yeterli olur. Bir adamın aklını almak için elinden sevdiği birini almak gerekmez her zaman. Bazen sadece alabileceğini göstermek yeterlidir. Bir kutu hazırladım. Siyah satenle kaplı, içi boş bir kutu. İçine Deniz’in bir saç telini koydum. Nereden buldum, sorma. Benim ellerim bu şehirde her yere uzanır. Kutunun üstüne bir not yazdım: “Satrançta en küçük taşla başlar oyun. Bu, ilk hamlem.” Kutuyu Zeyrek’teki o avukatın ofisinin kapısına bıraktım. İçeri girip bırakmadım. Onu, Canfeza bulmalıydı. O açmalıydı kutuyu. O okumalıl, o titremeliydi. Ve onun zihninde yankılanmalıydı şu cümle: "Artık seni izlemiyorum. Zihnine girdim." O gece, çatılardan İstanbul’u izledim. Sis ağırdı. Gecenin içinde adeta fısıldıyordu. “Devam et Harkon,” diyordu. “Yık onları.” Ve yıkacağım. Parça parça. Önce zihnini. Sonra inancını. Sonra bedenini. Ama önce... önce umudunu. Çünkü umut, en kolay kırılan oyuncağımdır. Zeyrek’in çürümüş kaldırımlarında yankılanan sessizlik, bana bir senfoni gibiydi. Şehir derin bir uykudaydı belki ama ben, Harkon, gecenin en uyanık halindeydim. Gölgeler arasında yürürken adımlarım yok gibiydi. Görünmeyen bir hayalet gibi süzülüyordum. Çünkü o kutuyu bıraktığım andan itibaren oyun başlamıştı. Artık hiçbir şey geri döndürülemezdi. Benim oyunlarım basit değildir. Bir kutu, bir saç teli, bir not… Bunlar sadece giriş bölümüydü. Canfeza’nın zihninde çürümeyi başlatacak mikroskobik bir tohumdu. O şimdi titriyordur. Kutuyu bulduğunda kalbi hızlanmış, elleri soğumuş, alnında bir ter tanesi süzülmüştür. Ve notu okurken gözleriyle odanın her köşesini taramıştır, değil mi? "Beni mi izliyor? Nereden biliyor? Bu ne zaman oldu?" İşte budur. Şüphe. Çöküşün ilk biçimi. Ve bu sadece başlangıçtı. Fabrikama geri döndüğümde gökyüzü hâlâ siyaha batmıştı. Şafak uzağın uzağındaydı. Atölyemdeki masaya oturdum. Masanın üstünde bir çizim vardı: kukla iskeleti. Deriden yapılmış iplerle bağlı, içi boş bir çerçeve. Boşluğu korkuyla doldurmak üzereydi. Yanıma dizdiğim fotoğraflar arasında Canfeza, avukat dostu, ve küçük yeğeni Deniz vardı. Bir de… Damla. Ah, Damla… Oyunumun gizli şahı. Henüz piyon gibi davranıyor ama içindeki karanlık, farkında bile olmadan gelişiyor. Onu izliyorum. Onun da yolu benimle kesişecek. Tıpkı geçmişte birçoklarının kestiği gibi. Kimi büküldü, kimi kırıldı. Ama bazıları şekil aldı. Damla onlardan biri olabilir. Onu kendime çekmek için doğru anı bekliyorum. Onun en zayıf, en kırık anını. Çünkü insanlar o anda yalnızca korkudan değil… anlam arayışından teslim olurlar. Masanın çekmecesinden paslı bir ses kaydedici çıkardım. Eski tip, kasetli. Kırmızı bir düğmesi var. O düğmeye bastım ve kayda başladım. "Canfeza. Bu şehir seni unutmuş olabilir ama ben seni asla unutmadım. Benim için zaman, bir oyuncağın kurma sesi gibidir; döner, döner ve en sonunda durur. Senin zamanın, o kutuyla başladı. Şimdi seni izlemiyorum sadece. Seni duyuyorum. Seni hissediyorum. Ve sen bunu durduramazsın. Çünkü ben artık dışarıda değilim… senin içindeyim." Kaydı bitirdim. Bir sonraki hediye buydu. Ama hemen değil. Hayır, hemen değil. Sabırsızlık, acemilerin hatasıdır. Benim planlarım zamana karşı değil, zamanla yarışır. Her parça, bir öncekini tamamlar. Her korku, bir sonrakinin habercisi olur. Gece yarısını geçerken, fabrikamda devasa bir perdeyi kaldırdım. Arkasında uzun bir duvar vardı. Bu duvarda çivilenmiş yüzlerce isim, resim, tarih... hepsi birbirine iplerle bağlıydı. Bir örümcek ağı gibi. Ortada Canfeza’nın adı vardı. Etrafına çektiğim iplerin her biri, onun hayatındaki bir bağı gösteriyordu. Aile. Dostlar. Eski sevgililer. Avukat. Yeğen. Ve en önemli çizgi: geçmiş. Geçmiş… Onun ailesinin yandığı gece. Herkes kazaydı dedi ama ben biliyorum: Canfeza hâlâ o gecenin dumanında boğuluyor. O yanık etin kokusunu her uykusunda duyuyor. Ve ben… o kokuyu yeniden ona tattıracağım. Çünkü bir adamı en çok yıkan şey geçmişidir. Ona geçmişini hatırlatmak, onu şimdiki zamanda yok etmektir. Yeni hamlem için hazırlık yaptım. Avukat dostunun arşivine sessizce bir dosya eklettirdim. Kimse fark etmeyecek. Adı bile yok. Sadece bir video. Açıldığında siyah ekran, sonra tek bir ses: “Bu yanık kokusu sana birini hatırlatıyor mu Canfeza?” Ardından tiz bir kadın çığlığı. Gerçek değil. Ama etkisi gerçek. Çünkü zihin ile beden arasındaki farkı bilen bir tek kişi vardır: ben. Sabaha karşı, gökyüzü açılmadan hemen önce, çatılara çıktım. Şehrin üstünde yürür gibi ilerledim. Uzakta ezan sesi vardı. Kuşlar bile uyanmadan önce ben şehre fısıldıyordum. Ve biliyorum… Canfeza o sabah mezarlığa gidecek. Annesinin mezarına. Her ayın yedisi. Aynı çiçek. Aynı dua. Ama bu sefer orada yalnız olmayacak. Ben orada olmayacağım belki… ama onunla birlikte bir ses olacak. Mezar taşının dibine gömülmüş küçük bir hoparlör. Sadece o yaklaşınca aktifleşecek. Sadece onun sesiyle. “Canfeza… anneni kurtaramadın. Deniz’i de kurtaramayacaksın.” Ses orada bitecek. Ama zihninde devam edecek. Çünkü korku bir ses değil, bir yankıdır. Ve yankılar en çok mezarlıklarda dolaşır. Bu, bir hamleydi Canfeza. Ama daha kaç hamlem olduğunu bilmiyorsun. Satranç başladığında değil, şahın düştüğünde biter. Ve senin şahın henüz tahtada bile değil. Ben beklemesini bilirim. Ama sen... sen daha beklemeyi öğrenmedin bile. Yakında dizlerinin üzerine çöküp kendi zihninden af dileyeceksin. Ve ben o zaman sana bir şey sormayacağım. Çünkü o vakit… sormaya gerek kalmayacak.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD