5.BÖLÜM

1249 Words
Eve geldiğimde, sinir uçlarıma kadar dolmuştum. Her hücrem gerilmişti, içimdeki öfke adeta bedenimi yakıyordu. Patlamam an meselesiydi. “Duruuuu!” Yer gök inledi sesimle. Duvarlar bile yankılandı. Anlamadıysa şimdi anlardı. Bu evde benden habersiz birini çağırmanın ne demek olduğunu öğrenecekti. Ama önce... önce şu program meselesini sormalıydım. Karşımda, her zamanki gibi gözlerini kaçıran, cümleyi toparlayamayan bir Duru vardı. “A-abi… şey…” Sabrım tükeniyordu. “Kimi çağırıyorsun sen bu eve benden habersiz?” diye bağırdım, sesim daha da yükseldi. Tam o anda… mutfaktan bir gölge sessizce yanımıza yaklaştı. Hafif adımlar, derin bir sessizlikle eşlik ediyordu ona. Başını kaldırmıyordu. Ama o anda... o silueti, o tavrı… ekrandaki o kıza benziyordu. Gözlerim kısıldı, nefesim bir an durdu. Yanıma yaklaşınca, Duru’nun yanına gelip neredeyse fısıltıyla, “Özür dilerim,” dediğinde… O an… zihnimde şimşek çaktı: Dilek. Yıllar sonra… karşımdaki o kız, Dilek’ti. Zaten Duru’nun başka arkadaşı da yoktu. Ama… ne zaman buluştular? Ne ara yeniden görüşmeye başladılar? Ne yaşandı da Dilek, bizim eve kadar geldi? Kafamda onlarca soru dönmeye başlamıştı ama… o an sadece sessizce evden çıkışını izleyebildim. İçimde bir şey kıvrıldı. Fevri davranmıştım. Duru’nun suratındaki düşüş, Dilek’in korkmuş adımları… evet, farkındaydım. Ama olan olmuştu artık. Geri dönüş yoktu. Duru’ya döndüm. “Dilek miydi o?” diye sordum, sesim bu sefer netti ama daha sakindi. Bir anda heyecanla yanıma geldi. Gözleri parlıyordu: “Evet abi! Dilekti! Ne kadar güzelleşmiş değil mi?” Gevşek gevşek konuşuyordu yine. Çocuk gibi… Her zamanki gibi. Ama benim aklımda başka şeyler vardı. “Peki neden haber vermedin bana misafir çağırırken?” dedim yeniden, kontrolümü elime alarak. Bu sefer durdu. Yüzü ciddileşti. Kaşları hafif çatıldı. “Abi… Dilek’i hatırladın. Ve ilk sorunun bu mu?” Cevap vermedim. Ya da verebildiğim tek şey: “Evet.” Evet… Hatırlamıştım. Etkilenmiştim. Ama bunu küçük kız kardeşime anlatacak değildim. Ne hissettiğimi bilmesine izin veremezdim. Küçükken öğrendim bunu: duygularını saklamazsan zayıf görünürsün. Ve bu evde zayıf olmaya yer yoktu. Duru’nun yüzü düştü. Omuzlarını indirdi. “Tamam... bir daha haber veririm,” dedi sessizce. Ardından da başını öne eğip odasına gitti. Ben ise öylece kaldım. İçimde kıpır kıpır bir merak, ama ifadesiz bir suratla… Ardımda koca bir sessizlik bırakarak kendi odama çekildim. Dilek’in sesi, yürüyüşü, o kısa bakışı dönüp duruyordu kafamda. Ama bu iş böyle bitmeyecekti. Bir şeyler öğrenmeliydim. Aslan’dan. Detayları mutlaka biliyordur. Duru ona her şeyi anlatır. Telefonumu elime aldım. Kısa bir mesaj yazdım: “Müsaitsen odama gel.” Sonra kapıya yaslandım. Kafamda artık tek bir kelime dönüyordu: Dilek. Pencere kenarındaki deri koltuğa oturmuş, parmak uçlarımı birbirine kenetlemiş bekliyordum. Sessizlik ağırdı. Hava bile konuşmak istemiyordu sanki. İçimde adını koyamadığım bir şey vardı. Öfke değil… merak da değil sadece. Karışık bir his. Hem geçmişten gelen bir kırıntı hem de şu ana saplanmış bir sızı gibi. Biraz zaman geçtikten sonra kapı üç kere tıklandı. “Gir,” dedim kısa ve sert bir tonla. Kapı aralandı. Aslan, her zamanki umursamaz tavrıyla içeri girdi. Elinde telefon, suratında hafif bir gülümsemeyle: “Beni özlediğini düşündüm abi,” dedi ve kapıyı ardından kapatıp odanın içinde gezindi bir iki adım. Ben sadece başımla yanındaki sandalyeyi işaret ettim. O da ağır ağır oturdu. Bir süre konuşmadık. Sessizlik… hep aradığım ama şuan istemediğim şey. “Konu ciddiymiş demek ki,” dedi kolunu sandalyenin arkasına atarak. “Yoksa gecenin bu saatinde benim yakışıklı yüzümü görmek istemezsin.” “Duru’nun bugün misafiri vardı.” Gülümsemesi bir anda dondu. Ama gözlerini kaçırmadı. Bilerek susuyordu. Ağzının kenarına hafif bir çarpıklık yerleşti. Benimle oyun oynuyordu. “Tanıyor musun?” dedim. Bir anlık duraksamadan sonra, gözlerimin içine bakarak konuştu: “Evet abi biraz önce Duru ile konuştuk.?” Sadece bir kelime. Ama o kelime odamda yankılandı. Aynı bu sabah zihnimde yankılandığı gibi. “Ne zamandır görüşüyorlar?” diye sordum. Omuzlarını silkti. “Bir süredir. Duru bulmuş onu. Muş'a gitmişti ya Dilek içinmiş. Senin gibi geçmişe sınır çekmemiş yani.” Kaşlarımı çattım. “Sınırı aşma Aslan.” O ise hiçbir şey olmamış gibi devam etti: “Ben bir şey demedim abi. Sadece... bazı insanlar unutmaz. Bazıları da... unutur gibi yapar.” Evet… Küçükken Dilek’in benden hoşlandığını biliyordum. Gözlerinden, bakışlarından, duruşundan… belli oluyordu. Ama o daha çocuktu. Aramızda yedi yaş vardı. Ben… bekliyordum. Zamanı geldiğinde, o büyüdüğünde konuşacaktım. Ama konuşamadım. Çünkü taşındılar. Ve o an... içimde yarım kalan ne varsa, sustu. Bir daha görüşmedik. Ben de zaten... bu meselelerin üzerine perde indirdim. Kalbimi kilitledim. Anahtarını da unuttum bir yerlere. Ama şimdi... Yıllar sonra karşıma çıktı. Ürkek bir ceylan gibi. Bir bakışıyla geçmişi yüzüme tokat gibi çarptı. Gözlerinde hâlâ çocukken taşıdığı o incelik, o korku vardı. Korunmaya ihtiyacı vardı. Peki neden gelmişti? Aslan’a döndüm. Sesim soğuktu ama içim kıvıl kıvıldı. “Neden gelmiş?” Aslan derin bir nefes aldı. O derin nefes… kötü bir şeyler anlatacağının habercisiydi. Ya da belki… benim duymak istemeyeceğim bir şey. İçimde garip bir huzursuzluk kabardı. Belki evlenmişti… Belki bir hayat kurmuştu… Belki de artık… biri vardı yanında. Tam bu düşüncelerle boğulurken, Aslan konuşmaya başladı: “Annesiyle taşındıktan sonra Dilek çok içine kapanmış. Kimseyle konuşmaz olmuş. Sonra... annesi, onunla ilgilensin diye sevgilisi olan bir oğlanı ‘arkadaş’ diye yanına yaklaştırmış.” Boğazımda bir şey düğümlendi. Kendimi dik tutmaya çalıştım. “Sonra ne olmuş?” dedim. Sesim çatlamıştı. “Çocuk... Dilek’ten hoşlanmaya başlamış. Ona dokunmuş. Annesi de durumu öğrenince... Dilek’i evden kovmuş. Babannesinin yanına göndermiş. Orada büyümüş. Sessiz, içine kapanık. Hiç kimseyle arkadaşlık kurmamış. Muş’un bir köyünde öğretmen olmuş.” Aslan sustu bir an. Yutkundu. Ben de yutkundum. Ama ikinci kere yutkunamadım. “Babaanesi ölünce… Duru bulmuş onu. Sahip çıkmış, iyileştirmiş. Şimdi sadece Duru’su var. Başka kimsesi yok. Tıpkı senin gibi.” Bu cümle… kalbimin tam ortasına saplandı. “Bir de…” dedi Aslan, sesi hafiflemişti, “…o kadar zenginliğe rağmen hâlâ köydeki evinde kalmak istiyormuş. Şimdi sadece tatil için gelmiş. Yani… döner yakında.” İçimde bir şey kıvrıldı. Boğazımdaki düğüm büyüdü. Ve bu defa… yutkunamadım. Kafamı çevirdim. Odamın sessizliği üstüme çöküyordu. Dilek meselesini artık öğrendiğime göre… Ve hatta yakında geri döneceğini bildiğime göre… Bu işi daha fazla uzatmanın, içimde bir şeyleri karıştırmasına izin vermenin bir anlamı yoktu. Bu mesele kapanmalıydı. Temiz, net ve geri dönüşsüz bir şekilde. Çünkü artık her şey daha da netti. Dünya zaten fazlasıyla acımasızdı. Bazıları sessizce kabullenip köşesine çekiliyordu. Ama biz… Biz başkaldırıyorduk. Kuralları ya kendimiz koyuyorduk ya da kimseninkini umursamıyorduk. Dilek’in hep cesur biri olacağını düşünmüştüm. Ama ya Aslan yanlış yorumladıysa? Ya da belki... Duru büyütüyordu gözümde bu cesareti. Benden korkması… Normaldi. İnsan gibi bağırmamıştım çünkü. O evde yankılanan sesim hâlâ kulaklarımdaydı. Ama bugünkü korkuyu saymazsak… Bunca yıl ayakta kalmış, öğretmen olmuş bir kadından söz ediyorduk. Bu bile başlı başına büyük bir başarıydı. Eminim, daha da zeki biriydi. Ama belli ki babaannesinin yanında kalmak, onun söylediklerinden etkilenmek… Onu bu mesleğe yönlendirmişti. Belki de başka seçeneği kalmamıştı. Belki de… kaçmak istediği bir dünyaya böyle direnmişti. Tam bu düşüncelerin içinde kaybolmuşken Aslan’ın sesi gerçekliğe çiviledi beni: “Oo abi… düşüncelere daldın iyice.” Sesini duyar duymaz gözlerimi ondan kaçırmadan: “Git.” dedim. Soğuk, kısa, keskin. “Yarınki planı mail at. Eksiksiz. Hiçbir detay unutulmasın. Bu konu da… bir daha açılmamak üzere kapanmıştır.” Parmağımla kapıyı işaret ettiğimde, Aslan anladı. Yüzünde tek bir mimik oynamadan hızla çıktı odadan. Ardından kapı kapanınca, sessizlik yeniden yerleşti içeriye. Ağır ağır pencere kenarındaki sandalyeye oturdum. Sırtımı yasladım. Gözlerim denizdeydi artık. Gece boyunca kıyıya vuran dalgaları izledim. Karanlık suyun içinde kaybolan düşünceler gibi... Bu iş bitmişti. Eğer hayatıma katılacaksa... Yıllar önce katılmalıydı. Zamanında, birlikte büyüyebileceğimiz bir hikâyenin içinde… Ama şimdi? Şimdi onu hayatıma almak… En büyük hatam olurdu. Ve bu hayatta… düşmana kendini açık etmek... Doğrudan kalbine hedef çizmekti. Ben böyle yaşamayı seçmiştim. Ve seçtiğim yoldan dönmek yoktu artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD