2.BÖLÜM

1566 Words
İnsan hiç annesinin ihanetini yaşar mı? Cevabı duymaya bile cesaret edemediğim bu soru, yıllardır içimde yankılanıyor. Cevap evet… Hem de öyle bir evet ki; içindeki bütün çocukluk anılarını, güven kırıntılarını ve annene duyduğun o koşulsuz sevgiyi silip süpürüyor. Geriye, yalnızca bir enkaz kalıyor. Ve o enkazın adı bendim. Ben, Dilek Gökdelen… Gökdelen ailesinin ilk ve son kızı. Tek varis. Ama o varislik, bana mirastan çok lanet gibi çöktü omuzlarıma. Babam… İstanbul’un en azılı mafyalarından biriydi. Adı duyulduğunda titreyen dizler, kaçan gözler, yarıda kesilen cümleler olurdu etrafta. Ama son yıllarında, güç yavaş yavaş ellerinden akıp giderken; hastalığı bedenini, geçmişi ise ruhunu kemirmeye başlamıştı. Onun son günlerinde, annemle birlikte hep yanındaydık. Sandım ki o gözyaşları gerçekti. Sandım ki, biz bir aileyiz. Oysa şimdi her gözyaşının ardında ayrı bir sahtekârlık saklı olduğunu biliyorum. Annemin gözlerinin içinden bana düşen tek şey, bir yalandı. O gün… O kalp krizinin olduğu gün… Bir şeyler sadece bitmedi, parçalandı içimde. Babamın ölümüyle sarsılmıştım ama beni asıl yıkan, babamla birlikte bütün dünyamın da gömülmesiydi. Maddi olarak da yokuş aşağı yuvarlanmaya başlamıştık. Her geçen gün, biraz daha düşüyorduk. Okul masraflarını karşılayamaz hale gelince, eski evimizi satıp kimselere haber vermeden başka bir mahalleye taşındık. Ne bir veda, ne bir el sallama... Ben sadece evimi değil, en yakın arkadaşımı da kaybettim. Duru… Ve onun abisi Demir. Demir… benim için çocuklukla gençlik arasındaki en kalın çizgiydi. Bana hep uzak durmuştu, yaş farkımızı öne sürerdi ama göz göze geldiğimizde içimde yankılanan bir şeyler vardı. Duru ile kurduğumuz sağlam arkadaşlık ise bir anda, bir taşınma kararıyla darmadağın oldu. Onlardan hiçbir iz, hiçbir mektup, hiçbir ses duymadım bir daha. Ailem dağılmıştı. Kalbim darmadağındı. Yeni taşındığımız ev kötü değildi aslında. Hatta birçoklarına göre lükstü. Ama o evde huzur yoktu. Hüzün vardı. Ve ben her odasında ayrı bir yalnızlığa uyanıyordum. Okulda da dışlanıyordum. Giyimim, halim, tavrım beni zengin züppe biri gibi gösteriyordu onlara. Oysa içimdeki enkazı görecek tek bir kişi bile çıkmamıştı. Ne kimseye güvenebiliyordum, ne de konuşabiliyordum. Ve sonra... Harun girdi hayatıma. Ben 14’tüm. O ise 22. İlk başta sadece selam verdi. Sonra yanımda yürümeye başladı. Ve ardından… içime sızdı. O çaresizliğimde, o yalnızlığımda kim dokunsa bana, sıcak gelirdi zaten. Harun ise sıcacık görünüyordu. Abilik gibi, dost gibi, hatta sonra… sevgili gibi. İlk zamanlar bana iyi geldiğini sandım. Kırık dökük kalbimi sarıyor, gülüşlerimi yeniden uyandırıyordu. Hatta onu annemle bile tanıştırmıştım. Ve en garibi… Annem buna hiçbir şey dememişti. Aksine, Harun’la gayet iyi anlaşıyorlardı. Evde uzun uzun kalıyor, bazen sabahlıyordu. Herkesin ‘garip’ bulacağı bu yakınlığı, annem normal karşılıyordu. İşte o anlar, yıllar sonra zihnimde tokat gibi çarpacaktı bana. Harun’un dokunuşları zamanla daha cüretkâr olmaya başladı. Önce ürktüm, sonra kabullendim. Çünkü o dokunuşlar beni ‘hissettiriyordu.’ Ama ben o ellerin bir başka kadına da dokunduğunu bilmiyordum. Hem de… anneme. Evet. Harun, annemin sevgilisiydi. Benimle tanışması, bana sokulması, evde kalması… hepsi annemin izniyleydi. Çünkü annem, Harun’u “beni oyalasın, hayata tekrar bağlasın” diye benimle tanıştırmıştı. Kendi sevgilisini! Bunu öğrendiğim gün, içimdeki tüm damarlar buz tuttu. Kendimden iğrendim. Ondan iğrendim. Ama en çok… annemden iğrendim. Çünkü bir anne, kızına bunu yapmaz. Bir anne, kızının karanlıkta kalan son ışığını da kendi elleriyle söndürmez. Harun benden etkilenip tensel olarak yaklaşınca kıyamet koptu. Annem Harun’a değil, bana kızdı. Evet, beni suçladı. Ve utanmadan beni, Muş’taki babaannemin yanına gönderdi. Babaannem… O sert mizacının ardında, toprağa kök salmış bir çınardı. Onu çocukluğumdan beri görmemiştim. Babamın ailesiyle annem arasında soğukluk vardı, yıllardır görüşmüyorduk. Ama o gün, ağlaya ağlaya kapısına dayandığımda… ilk kez biri beni yargılamadan kucakladı. Sadece sarıldı. Ne dediğimi sormadı. Sadece gözyaşımı anladı. Muş’un dağlarında, rüzgârda savrulan saçlarımın arasında, yeniden doğduğumu hissettim. Henüz hayatta kalmayı öğrenememiştim belki ama, ilk defa kalbimin sessizliğini dinleyebildim. Ve o sessizlikte, bir çocuk sesleniyordu içimde: “Ben hâlâ sevilmeye değer miyim?” Üzerimdeki kiri, tenime sinmiş geçmişin utancını, ihanetin izlerini arındırmak için saatlerce kaldım duşta. Sıcak su damla damla değil, sanki geçmişimi kazıyormuş gibi akıyordu üzerimden. Tırnaklarım avuç içlerime geçene kadar sıktım ellerimi. “Git.” “Silin.” “Yok olun.” Diyordum suya her defasında. Ama bazı lekeler, ne sabunla ne suyla çıkıyordu. Sonunda çıktım duşun buğulu kapısından. Banyonun aynasında gördüğüm kız çocuğu yoktu artık. Gözleri büyümüş, bakışı sertleşmiş, dudaklarında yutulmuş cümlelerin izi duran bir genç kadın vardı artık karşımda. Babaannemin evi... O kadar zenginliğe rağmen, mütevaziliğin kokusu sinmişti duvarlarına. Eşyalar abartısızdı, gösterişsizdi ama her köşe, bir hikâyeye tutunuyordu. O kadın… O, Muş’un belki de yarısına hükmeden, adına topraklar kayıtlı, yılların suskun kraliçesiydi. Ama bir tahtta değil, ince yün bir minderin üzerinde otururdu hep. Dedem… tıpkı babam gibi erkenden gitmişti bu hayattan. Babaannem o gidişi hiç unutamamıştı. Oğlunun ardından ise tam anlamıyla parçalanmıştı. Babam, tek çocuktu. Ve onun ardından kalan bütün miras, ben farkında bile olmadan bana devredilmişti. Ama benim sahip olduklarım, sayılabilen şeyler değildi. Ben, bir travma devralmıştım. Babaannemin yanında geçen o ilk yıl… Acıyla iç içe, ama güvenli bir duvarın ardında gibiydi. Geceleri bazen rüyamda Harun’un gözlerini görür, bazen annemin bana son kez sarıldığı o sahneyi tekrar tekrar yaşar, ter içinde uyanırdım. Ama sabah olduğunda, mutfaktan gelen çay kokusu, ince belli bardakların şıngırtısı ve babaannemin “Kalk kuzum, gün bize inat doğuyor,” diyen sesi… beni hep hayata çekerdi. O bir yılda ben yeniden doğdum. Toparlanabildim. Ve liseye kaldığım yerden devam ettim. Başarılı bir öğrenciydim. Derslerden yüksek not aldıkça babaannem gözlerini kısıp, çenesini hafifçe yukarı kaldırır, sanki bütün Muş’a ilan ederdi gururunu. Her karne günü, bana sarıldığında fısıldardı: “Sen benim alnımın akısın.” İçten içe hâlâ özlüyordum annemi. Bazen onun saçlarımı okşayışını, bana “canım kızım” deyişini, mutfağın bir köşesinde sırtımı sıvazlayışını… özlüyordum. Ama sonra o an geliyor… Gerçeğin tokadı yüzüme iniyordu yeniden. Ve ben, her özleyişin ardından daha büyük bir öfkeyle uzaklaşıyordum ondan. Telefonundan, sesinden, geçmişten. Babaannem, hep doktor olmamı isterdi. Beyaz önlük, stetoskop… Ama benim hayalim, minik parmakları tebeşir tutan çocuklara harfleri öğretmekti. Bir okul, küçük bir tahta, güneş ışığıyla aydınlanan tozlu bir sınıf… Ben orada, o sessiz kalplere umut fısıldamak istiyordum. Babaannem başta çok direndi. Ama onun güçlü kalbini ikna ettim sonunda. Ve Muş’ta, yanında kalmaya devam ederek öğretmenlik okudum. Hiç ayrılmadım yanından. O bana güveni öğretmedi. “İnsanlar güvenilmezdir.” dedi hep. “Güven verecek tek şey, çocukların sana bakan tertemiz gözleridir.” Haklıydı. Beni iyileştirdi. Beni bir kalıba sokmadı ama kendi yarasından hep azıcık içime akıttı. Bazen gece yalnız kalınca onun odasından gelen hafif hıçkırıkları duyardım. Yastığını ıslattığını fark etmezdim bile, sadece sabah kalktığında gözlerindeki o derin yorgunluğu görürdüm. “Keşke oğlum yaşasaydı.” derdi. Ne zaman bir başarı göstersem, “O da görseydi,” der gibi susardı. Ve sonunda… mezun oldum. Bir küçük ilçeye atandığım gün sevinçle koşarak geldim babaanneme. Beni sardı sarmaladı, ama içten içe o anı ölüme yakın bir veda gibi yaşadığını o zaman anlamamıştım. “Gel,” dedim. “Ev tutalım orada birlikte yaşayalım.” Ama o, eski kadınların o değişmez cümlesiyle yanıt verdi: “Sen artık kendi kanatlarınla uçacaksın. Ben ise senin gökyüzünde süzüldüğünü uzaktan izlemeye razıyım.” O gün, bir ayrılığın sessizliğinde yola çıktım. Yeni bir şehir demek, yeni çocuklar, yeni hayaller demekti. Ve şimdi… Ben artık, minik yüreklerin sesini duyan, gözyaşlarını silen, umut aşılayan bir ilkokul öğretmeniydim. Kendim kırık dökük olsam da… Onları iyileştirecek kadar sağlam bir kadına dönüşmüştüm. Okulun ilk dönemi bitmişti. Karneleri verdikten sonra koşar adımlarla eve, babaanneme gidiyordum. İçimde çocukça bir sevinç, çantamda getirdiğim hediyeler, cebimde ise onun için yazdığım minik bir mektup vardı. “Bugün, sana gururla ‘başardım’ diyeceğim gün,” diyordum içimden. Yol boyunca her kar tanesi daha güzel bir haberin müjdecisi gibiydi. Ama kader, bazen en güzel sandığın günleri… suskunluğun içine gizler. Eve yaklaştıkça ayaklarım hızlandı, ellerim üşümeye başladı. Anahtarı telaşla çevirdim. İçeri girdiğimde, evde o tanıdık çay kokusu yoktu. Sessizlik… O gün ev, her zamankinden daha sessizdi. Sanki nefes bile almamıştı içerisi. Adımlarımı salona doğru attım. Ve o an… Gözlerim koltuğun ucundaki bedene takıldı. Babaannem… Dimdik durmasıyla bilinen o kadim kadın, şimdi sessizce koltuğa düşmüş, başı yana kaymış, elleri dizlerinde öylece durmuştu. Hiç kıpırdamıyordu. Sanki biri zamanın fişini çekmişti o an. “Babaanne…” Dudaklarımdan çıkan ses, neredeyse bir fısıltıydı. Bir adım attım. Bir adım daha… Ama cevap yoktu. Ne gözünü kıstı, ne hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında. Ben konuşuyordum, o susuyordu. Ben yaklaşırken, içimde önce tüylerimi diken diken eden o tanıdık ürperti… Sonra, bir sıcaklık… Ama dışarıya değil, içime aktı. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Ve o sessizlikte tek bir kelime döküldü dudaklarımdan: “Babaanne…” Dizlerim çözüldü. Yere oturdum. Başımı dizlerine yasladım. Ama onun artık beni saracak elleri yoktu. Beni “kuzum” diye çağıran sesi yoktu. Bana cesaret veren gözleri yoktu. Yalnızca… ağır bir huzur vardı üstünde. Kırışıklıkları bile daha derinleşmişti sanki. Son sözlerini söyleyemeden gitmişti. Oysa ben ona mektup getirmiştim. Bak, demiştim… “Ben artık kendi ayaklarımın üzerindeyim.” Ama benim dayanağım, tam o gün gitmişti. Babaannemin ölümü, bana en sessiz acıyı öğretti. Bağırmadan, ağlamadan, içini çeke çeke değil… İçine içine susarak yas tutmayı öğretti. Bazen oturup tek bir fotoğrafına bakıyordum. Ve saatler geçiyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Sadece… yokluğun nasıl bu kadar ağır olabileceğine inanamıyordum. Hayatta yapayalnız kalmıştım artık. Ne annem vardı yanımda ne babam, ne de bir dost. Bir zamanlar acıyı dindirmek için sarıldığım Harun bile artık çok gerideydi. Artık ne ısınan bir elim vardı, ne umutla çarpan bir kalbim. Parmak uçlarım hep soğuktu. Çünkü bana dokunan son sıcaklık, babaannemdi. Ve o gittiğinde, sanki içimdeki son ateşi de alıp götürmüştü. Ben Dilek… Adı yalnızlıkla yoğrulmuş bir kadın. Geriye yalnızca kalbime gömülü anılar kaldı. Ve her nefes alışımda, babaannemin bana bıraktığı tek miras yankılanıyor kulağımda: “Güçlü kal, kızım. Hayat acımasızdır ama sen olmayacaksın.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD