2.Bölüm

2133 Words
Sabah erken kalkmak, gece yaşadıklarımdan sonra zor olmuştu. Yine de kalktım ve kendime hafif bir kahvaltı hazırladım. Kahvaltıdan sonra ortalığı toparlamam gerekiyordu. Bugün güzellik salonu randevum vardı. İşlerimi bitirince, kıyafetlerimi hazırlayıp bir takım elbise çantasına koydum. Gri bir eşofman takımı giyip saçlarımı topladım. Yürüyerek bir saat sürerdi. Taksi çağırdım. Orhan'ın iş yeri evimize yakın olduğundan, o da araba kullanmayı pek sevmediğinden, normalde onun arabasını ben alırdım. İki aydır taksi ve otobüs kullanmak içimi baymaya başlamıştı. En azından ikinci el, temiz bir araba benim bir süre işimi görürdü. Kendi ajansımı kurmak için biriktirdiğim paraya birkaç ay katkı yapmazdım, olur biterdi. Araba bulma işini, akşam internetten araştırmak üzere, aklımın bir kenarına yazdım. Evden çıktığımda saat sekiz buçuktu. Kapıdan içeri girince beni güler yüzlü personel karşıladı. "Hoş geldiniz efendim. Nasıl yardımcı olabilirim?" "Hoş bulduk. Geçen hafta arayıp randevu almıştım. Cilt ve saç bakımı yaptıracaktım. Sude buralarda mı?" "Sude hanım şuan seansta. Sizinle onun ilgilenmesi için beklemek ister misiniz, yoksa boşta Şirin Hanım var, yardımcı olsun mu?" Surat astım. "Biraz acelem var. Normalde Sude'yi beklerdim ama..." "Hemen üst kata alalım sizi öyleyse." "Teşekkürler, kolay gelsin." Kıza gülümseyip, merdivenlere yöneldim. İşimin çok uzun sürmeyeceğini düşündüm. *** Selim'in kulübü, gündüzleri kafe gibi işletiliyordu. Aslında bana kalırsa kulüpten ziyade pub-bistro tarzı bir yerdi. Kahverengi, ahşap desenli kapıdan girer girmez bana el sallayan Sibel'i gördüm. Yanında iki adam vardı. Birini fotoğraflardan tanıyordum. Selim... Ela gözlü, kumral, uzun boylu, geniş omuzlu, pırıl pırıl gülümsemesi ve temiz yüzü ile meraklı bir şekilde benden tarafa bakıyordu. Diğerinin arkası dönüktü. Masaya yaklaşınca Sibel'in, "Zuhal de geldi işte." dediğini duydum. Adam başını benden tarafa hafifçe çevirdiğinde, ben çantamı, masanın solundaki koltuğa bırakıyordum. "Merhaba!" derken üzerimdeki yeleği çıkartıp astım ve yerime oturdum. Karşımda Selim oturuyordu. Kibarca gülümsedi. Gözüm önce Sibel'e, sonra da ona döndü. Peki, doğrusunu söylemek gerekirse Selim'i merak etmiş, olmayacağını bildiğim halde ihtimalleri değerlendirmiştim. İhtimal vermediğim başka bir şey vardı. Sırılsıklam olmayı, boğulmayı beklemiyordum mesela. Daha önce hiç bu kadar dolu bir mavi gördüm mü bilmiyorum. Bildiğim tek şey ilk görüşte, birinin bu kadar beğenimi kazanabileceğini asla düşünmediğimdi. İlk görüşte aşka inananlardan değildim. Ama ilk görüşte hasta olmaya inanıyordum artık. Adamla el sıkışırken gençleştiğimi hissettim. Evliliğim rutine bindiğinden beri hissettiğim o bıkkınlık, nötrlük, sıkıcılık sanki yerle bir olmuş, yerine; üniversiteli bir parti kızı oturmuş gibiydi. Hep bir ağızdan selamımı aldılar. Gözümü zorlukla mavişten çekip Sibel'e çevirdim. "Abimi biliyorsun. Bahsetmiştim. Bu beyefendi de Avukat Yiğit Akın! Allah nasip ederse onun müvekkili olacaksın." "Memnun oldum!" Sesi enerjik ve toktu. Sevmiştim. "Bende memnun oldum." Olmamak mümkün mü, tatlım? Önce havadan sudan konuştuk. Selim'e biraz daha mesafeli yaklaştım çünkü adamın arkadaşına hayran kalmıştım. Midesizlik etmek istemedim. Zaten onun da bana karşı özel bir yakınlığı olmamıştı. Keyifli bir sohbet başladı. Yiğit, bana, boşanma ile ilgili konuları yalnızken konuşmanın daha iyi olacağını söyledi. O yüzden Orhan'ın konusu hiç açılmadı. "Zuhal, istersen ofisime geçelim. Hemen karşı binada. Dilekçeni de yazar, savunman hakkında konuşuruz. Sadece pazartesi işten birkaç saat izin alabilirsen notere gidip vekâletname çıkarmamız gerekecek." "İşi dert etme. Ben seni idare ederim. Hem zaten Suat Bey bayılır, Zuhal'e. Onun izin istemesi sorun yaratmaz." Ben ona bakarken o, dikkatle Sibel'i dinledi. Bir süre dümdüz Sibel'in yüzüne baktı. Yok canım! Yoktur, yok! Adamın, arkadaşının, kız kardeşiydi Sibel. Paranoyaklık mı ediyordum, yoksa arkadaşımın flörtüne dalıp giderek terbiyesizlik mi etmiştim? "Tamam. Öyle yapalım o zaman." Gözleri transtan çıkmış gibi bana döndü. Gülümsedi. Kalkmadan önce Selim'le hesap ödeme şakası yaptılar. Hepimiz güldük. Zaten adamın gözlerini gördüğümden beri üzerimdeki ölü toprağı kalkmıştı ve ben sürekli sırıtan bir aptala dönüşmüştüm. Birlikte kafeden çıkarken kendimi konuşmak zorundaymış gibi hissettim. Aramızdaki sessizlik uzun sürmüştü. Aynı anda lafa girince ikimizde güldük. "Sen söyle." dedi. Kibar. En sevdiğim! "Ne zamandır tanışıyorsunuz Selim'le?" Karşını kaşıdı.  "İki yıl oldu ben ofisi buraya açalı. Selim, eşyalar taşınırken bana yardım etmişti. Bende kahvaltılarımı filan genelde burada yapıyorum. Öylelikle sohbetimiz ilerledi." "Ne güzel! Daha önce neredeydin peki?" "Yalovalıyız biz. Ankara'da okudum. Bitince de dönüp, bir süre, amcamın bürosunda çalıştım. Hep ona özenirdim zaten. Sonra yalnız başıma devam etmek istediğimi fark ettim. İstanbul, benim hobilerimle uğraşabilmem için daha elverişliydi. Maddi gücümü kazanınca, buraya yerleştim." "Hobi derken?" "Birçok hobi... Resim çiziyorum, belki sanat galerisi açarım; motor tutkum var, birlikte turlara gittiğim ekip burada... Vesaire vesaire..." "Motora mı biniyorsun?!" "Neden şaşırdın? Motorcu tipi yok mu bende?" Serseri bir sırıtış belirdi yüzünde. "Hayır, hayır! Öyle değil de... Önceden bende binerdim... Hala hayalim motorla dünyayı gezmekti. Ama geçen yıl bir kaza geçirdim. Önemli bir durum yoktu ama eşim rahatsız oldu. "Artık evli bir kadın olduğunun farkına var!" dedi bana. Baktım çok problem olacak. Bıraktım bende." Bir şey onu rahatsız etmiş gibi kaşlarını çattı. "Sen ne soracaktın?" "Aslında bende sana Sibel'i soracaktım." Ne? Neden? "Nasıl yani?" "Yani, senin üniversiteden arkadaşın olduğunu söyledi. Eski dost musunuz?" Bunu söylerken önünde durduğumuz, beş katlı apartın dış kapısını anahtarıyla açıyordu. "Pek sayılmaz. Sibel, Grafik Tasarım mezunu. Bende reklamcılık okudum. Reklam Psikolojisi aldık birlikte. O zamanlar bir merhabamız vardı ama arkadaş da sayılmazdık. Tesadüfen aynı ajansta çalışmaya başlayınca yakınlaştık. Yaklaşık beş yıldır birlikte çalışıyoruz." Sen niye Sibel'i soruyorsun ki? Asansörde ikinci kata bastı. İzlediğim romantik filmlerin erotik asansör sahnelerinden mi, yoksa onunla bu kadar kısıtlı bir alanda baş başa kalmaktan mı bilmiyorum ama boğazım kurumuştu. Heyecanlanmaktan alamadım kendimi. Standart asansör sessizliği, bizi bulmuş, ağzımızı bıçak açmıyordu. Derince nefes aldım. Kokusu hoşuma gitti. Baharat ve limon hakimdi ama kesinlikle ağır değildi. Asansör durunca, geçmem için, bana öncelik tanıdı. Hiçbir nezaket kuralını es geçmiyordu. Ailesinin onu ne kadar iyi yetiştirmiş olduğunu düşündüm. Ya ben? Beni de ailem çok iyi yetiştirmişti. Ama gelin görün ki boşanma avukatıma sırnaşmaya çalışıyordum! Aklımı başıma almam gerekiyordu artık. Bir kere bu etik değildi! Önünde durduğumuz kapı açıldı. 8 Numara. "Hoş geldiniz, Yiğit bey!" "Hoş bulduk Burak. Zuhal hanımla tanış. Kendisinin avukatlığını yapacağım. Zuhal, bu da Burak. Benim hem kâtibim, hem asistanım, hem sekreterim. Kısacası ofisin eli ayağı..." "Estağfurullah abi. Siz de hoş geldiniz Zuhal Hanım. Yiğit Bey, ben odanızı temizlettim sabah. Müsaadeniz olursa, Emre gelecekti. Onunla çıkmayı düşünüyorduk." "Tabi çıkabilirsin. Ama önce Zuhal Hanım sana kimliğini versin. Boşanma şablonlarından birine uygula. Gerekçemiz evlilik birliğinin temelinden sarsılması olacak. Salı tarihli çıkar. Pazartesi de gelen olmasın. Öğleden önce noterde olacağım, öğleden sonra duruşmam var." "Hemen, tabi! Bu arada ne içersiniz?" "Teşekkür ederim. İçtik geldik zaten. Ben bir şey almayayım." Çocuk sorarcasına Yiğit'e baktı. Yiğit gözlerini kapayıp, başını sallayarak müsaade etti. "Cumartesi de mi çalışıyor?" "Aslında her gün çalışıyor. İstanbul'da adalet okumuş. Burada memur olmak istiyor. Yan oda boş. Orada kalıp, hem çalışıyor, hem iş öğreniyor, hem de memurluk sınavlarına hazırlanıyor." "Sen normalde ceza davalarına bakıyormuşsun. Öyle demişti Sibel." "Aslında adımı onlarla duyursam da baktığım ceza davaları genelde üyesi olduğum derneklere gelen mağdurların dosyaları. Gönüllü işler yani. Benim asıl alanım icra." "Seninle konuştukça daha çok şaşırıyor ve kendimi eksik hissetmekten alıkoyamıyorum." "Neden?" "O kadar çok yönlüsün ki! Her cümle de yeni bir kabiliyetini, yeni bir özelliğini öğreniyorum." Bir süre dikkatle birbirimize baktık. Utanmış gibiydi. "En son ne zaman yeni biriyle tanıştın?" Düşündüm. Aklıma kimse gelmedi. Sanki hayatımdaki herkesi ezelden beri tanıyordum. Ben iç çekince güldü. "Bence insanları tanımayı unutmuşsun. Yeni yeni öğrendiğinden öyle geliyor. Çok da kabiliyetli sayılmam. Yine de böyle düşündüğüne sevindim. Teşekkür ederim." Güldüm. Yine. Sonra işimize döndük. Bana evliliğimle ilgili sorular sordu. Başından beri anlattım. Genç yaşta evlenmiştim, eşimden hiç şiddet görmemiştim, o çocuk istiyordu, ben çocuk istemiyordum, mutlu değildik, artık birbirimizi sevmiyorduk, evliliğimizin kötü gittiğine dair gösterebileceğim bir şahidim yoktu, boşanmayı -artık- eşim değil ben istiyordum... Anlattıkça, bunca zaman nasıl da boşa kürek çektiğimi fark ettim. Hiç iyi bir şey söyleyememiştim. Tamam yaşadığımız coğrafyadaki evlilikleri göz önüne aldığımızda, kötü bir şey de söyledim sayılmazdı. Ama beni mutlu eden hiçbir şey anlatamamıştım. Soruları bitince derin bir nefes alıp konuştu: "Anladım. Peki, sen boşanmak istediğinden emin misin Zuhal?" "Kesinlikle!" "Çok kötü bir evliliğin varmış gibi görünmedi bana. Sorunların aşılamayacak sorunlar sayılmaz. Mutlu olmayı deneyemez misiniz?" "Bak Yiğit. Ben Orhan'ı yedi yıldır tanıyorum. Beş yıldır onunla bir hayatı paylaşıyorum. Sevdiğim, eğlendiğim ne varsa vazgeçmemi istedi. Çocukluk olarak gördü. Benim heyecanıma hiç yetişemedi. Bende isterim bir çocuğumun olmasını. Ancak Orhan'la değil. Orhan'dan çocuğum olduğunda, biliyorum ki, kişiliğime dair elimde kalan son şeyleri de almak isteyecek. İşi bırakıp çocukla ilgilenmemi, yurt dışı ve hatta il dışı seyahatlerimi kesmemi ve daha bir sürü şeyi... Ayrıldığımızdan beri düşünüyorum. Ben çocuk yapmaktan değil, Orhan'dan çocuk yapmaktan korkuyorum. Eğer günün birinde ömrümü birlikte geçirip, torun torba sevmeyi hayal edersem bunu; beni destekleyen, yanımda olan, önüme engeller koyan değil de engelleri aşmamı sağlayan biriyle yapacağım. Orhan benim hiç ailem olamadı. Şu saatten sonra da olabileceğine inanmıyorum. Bunları belki normal bir avukata açamazdım. Seni arkadaşım olarak gördüm. Beni yanlış anlama lütfen." "Olur mu hiç? Yanlış anlaşılacak bir durum yok. Bahsettiğin nedenler, kaliteli bir evlilik için oldukça geçerli. Ama Türkiye'de yaşıyoruz. Orhan mahkemede seni sevdiğini ve bunları düzeltebileceğini söylerse, muhtemelen duruşma ertelenir." "Ne yapmam gerekiyor peki?" "Öncelikle Orhan'ı boşanmaya ikna etmeyi denemek gerekir. Dilersen gider birlikte konuşuruz." "Gerek yok. Ben yalnız da konuşabilirim. O kadar da düşmedik birbirimizin gözünden. En azından bir kahve içebiliriz diye düşünüyorum." "Sen nasıl istersen..." "Peki, ya kabul etmezse?" "Benim önerim, bir ilişkin olduğunu ve kesinlikle evliliğinin tekrar toparlanamayacağını söylemen olur. Ama bu durumda Orhan'ın tazminat isteme hakkı ortaya çıkar. Sence böyle bir talebi olur mu?" "Hayır, zannetmiyorum. Umarım, iş oraya kadar gitmez." "Umarım." Bu arada Burak gelip dilekçeyi vermiş ve izin isteyip çıkmıştı. "Bu bende kalsın. Salı günü işleme koyarım. Bak burada da anlaşmalı boşanma protokolü var. Bunu Orhan'a kabul ettirirsen daha hızlı yol alırız." "Anladım. Çok teşekkür ederim Yiğit. Bu benim kartım. Bana hesap numaranı ve ücreti mesaj atarsan ödemeni hemen yapabilirim." "Acele etmene gerek yok ödeme konusunda. Eğer sıkışacaksan daha sonra da halledebiliriz." "Merak etme. Eğer çok çok sosyetik bir avukat değilsen, beni sıkıntıya düşüreceğine inanmam." Kahkaha attı. Dişleri çok düzgün ve temizdi. Tırnakları da öyle... Bakımlı. "Belki birazcık sosyetik olabilirim." "Neyse ki bende "birazcık" sosyetik bir kadınım." Tekrar güldü. Aslında ekstra yakışıklı sayılmazdı. Burnu normalden birazcık büyük gibiydi -eh benim de burnumun hatırı sayılırdı şimdi- saçlarında ve sakallarında çok az beyazlık vardı ve bazen bakışları o tatlı halinden çıkıp bir şahinin bakışlarına benziyordu. Yine de çok tuhaf bir havaya sahipti. Beni etkileyenin ne olduğunu bir türlü anlayamadım. Sadece gözleri, uzun boyu, Selim'inkinden daha geniş olan omuzları değildi. Reklam sektöründe çalışınca, onlarca yakışıklı mankenle karşı karşıya gelmek kaçınılmaz oluyordu. Bazılarını gerçekten beğendiğim de olmuştu. Üç dakikalığına! Üç dakikadan sonra konuşmaya başlıyorlar ve tüm çekicilikleri, IQ seviyeleri ile doğru oranda azalıyordu. Yiğit... Bir kadının aradığı her şeydi. Daha doğrusu "bekâr" bir kadının aradığı her şey... Şuan için onu beğenmeye, etkilenmeye ve flört etmeye hakkım olmadığını gayet iyi biliyordum. Bu bilgiyi hatırlamak, kederle iç çekmeme neden oldu. Kafamdan geçen, kadere isyan eden, seslerin arasından Yiğit'in sesi çıkardı beni. "Sen gelmeden önce Sibel... Çok bahsetti senden." Ne güzel! Yine Sibel. Aradan çekilsem iyi olacaktı. Arada mıydım ki? "Tahmin edebiliyorum. Bana da Selim'den çok bahsetti." Güldüm. "Seni, Selim'e ayarlamaya kafayı takmış gibiydi." "Ona daha boşanamadığımı, hayatıma kimseyi sokmak istemediğimi açıklayamadım bir türlü. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Eğer benim adıma konuştuysa çok utanırım. Çünkü hiç öyle bir niyetim yok." Selim'e ilgi duymuyorum! Selim'e ilgi duymuyorum! Selim'e ilgi duymuyorum! Ama sana birazcık ilgi duyuyor olabilirim, tabii. Belli etmeye çalıştığım ana fikri düşününce, bir kez daha kendimden utandım. "Yok... Öyle değil de... Yani seninle alakalı değildi bu durum." Hesap mı soruyorsun tatlı şey? "Kesinlikle. Hem Selim'le de tanıştık zaten. Bize birazcık bakan biri arkadaştan başka bir şey olamayacağımızı anlar diye düşünüyorum. Çok... Birbirimize uygun sayılmayız." "Niye ki? Beğenmedin mi yoksa Selim'i?" Baya baya kanka mı oluyorduk acaba? "Selim, çok hoş, çok iyi görünümlü ve iyi eğitimli bir adam... Ama nasıl söylesem... Orhan'ı hatırlattı bana. Bazen keşke onunla da sadece arkadaş olarak kalsaydık, ne kadar iyi olacaktı, düşünmeden edemiyorum. Zira Orhan, her şeyin ötesinde çok iyi bir dosttur. Selim de ona benziyor bence. Beyefendi, gelenekçi, tam bir aile babası tipi var." "Eee, sorun ne peki?" "Açık konuşmak gerekirse, ben Selim'i birazcık sıkıcı bulmuş olabilirim." Aynı anda güldük. "Merak etme, Sibel artık seni sıkıştıramaz. Sen gelmeden önce Selim, Sibel'i kız arkadaşıyla tanıştırdı." "Öyle mi?! Selim adına çok sevindim." Yüzümü inceledi. Sanki samimiyetimi tartmak istiyor gibiydi. "Yiğit... Sohbetin çok keyifli ama ben artık kalkayım. Tatil gününün büyük bir çoğunluğunu çaldım zaten. Lütfen kusura bakma." "Estağfurullah. Olur mu öyle şey? Ben bugünü söylettim sana. Bak bu da benim kartım. Herhangi bir gelişme olursa beni haberdar edersin." "Tamam. Sağ ol. Kendine iyi bak." "Sen de kendine iyi bak Zuhal." Son cümleyi kurarken ki tavrını garipsemedim desem yalan olur. O da benimle mi flört ediyordu? Yoksa ben öyle olsun diye istediğimden, her hareketini buna mı yoruyordum? Bana kapıya kadar eşlik etti. Birbirimizi tekrar selamlayarak ayrıldık. Allah biliyor ya, gitmeyi hiç istemiyordum. Ne kadar çok konuşmuş, sohbet etmiştik. Normal miydi ki? Ya da Yiğit'in dediği gibi ben insanları tanımayı mı unutmuştum acaba? Yeni birileriyle tanıştığımızda böyle mi olurdu hep? Bunun üzerine düşünmemeye çalıştım. Daha evliliğim bitmemişti. Yeni bir erkeğin kafamı meşgul etmesi hem çok yorucu, hem de çok edepsiz geldi gözüme. Belki boşanmadan birkaç yıl sonra, ancak düşünebilirdim yeni bir ilişkiyi.  Doğrusu buydu değil mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD