14

1859 Words
İnsan kendini nasıl da önemsiyordu. Her zaman tek, her daim yegâne olduğuna fazlasıyla emindi. Ama insan ne yazık ki güzel, emsalsiz ve mucizevi bir kar tanesi değildi. Her biri doğan, yaşayan ve acımasızca çürüyen o maddeden yapılmıştı. Melek o an hayatının çürümeye başladığı, onu yok ettiği dönemine başladığını biliyordu. Aynada baktığı yüz, bugünün üzerinden asırlar geçse bu saniyeyi unutamayacaktı. Gözleri önce alnını buldu. Sağ kaşının hemen üstünde kanı kurumaya yüz tutmuş ince bir çizik vardı. Yüzüne inen tokatın etkisiyle alnını sandalyeye çarpmış, içgüdüsel bir hareketle kendini korumuştu. Ama yüzüne bakınca bunların bir faydası olmadığını da anlıyordu. Yanağında derin, kızı göğüs oluğundan oyan büyük bir iz vardı. Aynı iz dudağının kenarına bir de yara izi bırakmıştı. Yanağındaki izin üstünden kendine yol edinmiş gözyaşlarını sildi usulca. Canı yanıyordu. Artık bu evde görünmez olması yetmeyecekti. Sesinin duyulmaması, gölgesinin duvarlarına vurmaması, nefes almaması gerekiyordu. Musluğu açıp soğuk suyla yüzünü yıkadı. Yaralarının ince ince sızladığını hissediyordu. Gözünün şişmemesini umdu. Buradan çıkıp buz almaya zerrece gücü yoktu. O yüzden suyu birkaç kez gözüne tuttu. Aldığı nefes ciğerlerine dar gelince musluğu kapatmadan olduğu yere çöktü genç kız. Canı yanana kadar elini dudaklarına bastırarak hıçkırıklarını bastırdı. "Bununla baş edebilirim." Diye tekrarladı gözyaşlarının arasında. Bununla baş edebilmeyi umdu. Sakinleşip, hıçkırıkları derin iç çekişlere dönene kadar olduğu yerden hareket etmedi. Arınana kadar, içinin zehri gözlerinden akana kadar devam etti. Bu küçük banyodan çıktığı andan itibaren birçok sınırın ihlal edileceğini, acının ortalığa saçılacağını ve her birinin genç kızın suratına çarpacağını biliyordu. Derin nefesler alıp sessizce odasına geçtiğinde annesini elinde bir buz torbasıyla yatağında otururken bulmuştu. Kadın gözlerini kızından kaçırıyor ama bir yerden de hasar tespiti yapmak ister gibi yüzüne bakmaya çalışıyordu. "Sana buz getirdim. Gel de yüzüne koyalım." Melek önce annesinin dizine başını yaslayıp geri kalan her şeyi yok saymayı diledi. Tek derdi yarın ne giyeceğini düşünmek, ödevlerini nasıl bitireceğine kaygılanmak olsun istedi. Ama yapmadı. Annesinin mahcup yüzüne bakmadan yorganının altına girip, boynuna kadar çekti örtüyü. Annesi oturduğu yerden kalkıp kızın başucuna geldiğinde mırıldandı. "Kızım." Sesindeki fısıltı Melek'in kuruyan gözbebeklerinde yeni bir damla oldu. Annesinin silmek için elini uzattığını görünce yönünü duvara döndü. "Uyuyacağım." Kadına öfkelenmek, onu suçlamak ya da kırmak istemiyordu Melek. Kadının sessizliğini yok saymak, yapılan bütün hataları görmezden gelebilmeyi diliyordu. Ama o odada tenin acımasızca tene değdiğinde çıkan o ses ikisi arasında bir depreme neden olmuştu. Artık enkazından kimsenin sağ çıkamayacağı, yerle bir olmuş yuvalar kalmıştı geriye. Bu yüzden yalnız kalmasının daha doğru olacağını düşündü. Annesinin kırmamak için ondan uzak durmak en mantıklı seçenek gibi görünüyordu gözüne. Kadının çıktığını yerde takatsizce sürünen ayaklardan ve kapanan kapı sesinden anladı genç kız. Saatler sonra, ağlarken uyuya kalmadan önce de düşündüğü son şey o kapının sesi olmuştu. ***** Bir ses durmaksızın tekrar ediyor, genç kızın göz kapaklarını zorluyordu. Önce yorganı tamamen başının üstüne çekerek bütün bu gürültüden kaçmayı diledi. Ama sanki bu mümkün olmayan bir seçenekmiş gibi o ses ısrarla kızın bütün zihnini işgal etmeye devam ediyordu. Daha sonra sesin kendi telefon melodisi olduğunu anlaması Melek'in gözlerini açmasına yetmişti. Yine de birkaç saniye kendine zaman tanıyıp dün gecenin gerçek olmadığına inandırmaya çalıştı kendini. Babası kadar sevebileceği bir adamın ona hiç vurmamış olduğunu, onu hiç incitmek istemeyeceğini düşünmek istedi. Genç kızı yalancı çıkaran bütün kanıtlar şimdi yüzünde derin derin sızlıyordu. Yatağından telefonuna uzanıp önce sesini kıstı. Daha sonra cevapsız aramalara bakmak için arama kaydına girdi. Birkaç kez pastaneden aradıklarında saate bakmayı akıl edebilmişti. Saat neredeyse öğleden sonra bire geliyordu. Sabahtan bir saat, okula gitmeden pastaneye uğrayacaktı ama belli ki bedeni onunla aynı fikirde değildi. Beyza Hanım'a bir mesaj atıp bugün gelemeyeceğini özür dileyerek anlattı. Kadının cevabı gecikmemişti. Önemli olmadığını, sadece iyi olduğundan emin olmak istediğini söylemişti. Melek telefonun ekranına birkaç saniye boş boş bakmaktan alamamıştı kendini. Hemen sonra aynı ekranda Büşra'nın ismi yanıp sönmeye başladı. Cevapsız aramaların birçoğunun ondan olduğunu bildiği için arkadaşını daha fazla bekletmeden telefonu açtı. "Hele şükür. Kızım neredesin sen ya? Kaçıncı arayışım bu?" Büşra'nın sesindeki endişeyi telefonun ucundan alabiliyordu Melek. Bu yüzden derin bir nefes alıp sakince konuştu. "Bugün okula gelmeyeceğim ben. Uyuyakalmışım, biraz rahatsızım." "Neyin var, yanına gelmemi ister misin?" Melek'in cümlesi bitmeden Büşra'nın araya girmişti. Genç kız arkadaşının bu haline ince bir tebessüm etti. "Hayır hayır, bugün dinleneyim yarın görüşürüz okulda." Dedi Melek sakince. Sesini olabildiğince normal tutmaya, içinde gizlenen felaketi gizlemeye çalışıyordu. "Yalnız Melek, okula gelmen gerekiyor. Biraz önce Refik Hoca seni sordu. Bugün ona bir proje tasarısı verecekmişsin sanırım. Sözleşmişsiniz. İstersen gelip ben alayım. İletirim hocaya." Melek teslim edilmesi gereken dosyayı masanın üstünde ilk kez o an fark etmişti. Avuç içini alnına bastırıp derin birkaç nefes aldı. Telefonun ucundan Büşra'nın ona seslendiğini duyabiliyordu. "Yok, zaten adam iki kez benim için erteledi. Bu kez benim vermem lazım hocaya ödevi. Çok ayıp oldu." Büşra'nın daha fazla soru sormasına izi vermeden de telefonu kapattı. Nasıl olsa okulda neden gelmek istemediğini anlaması için ona bir kez bakması yeterli olacaktı. Yatağından kalkıp banyoya geçerken evin fazlaca sessiz olduğunu fark etti. Bu genç kızı rahatlatmıştı. Banyoya gidip işlerini hallettikten sonra odasına döndü. Islanan yüzünü kendi havlusuyla kuruladı. Banyodayken yüzüne bakmaya cesareti olmadığı için odasındaki aynaya bakıp derin bir iç çekti. Gözü şişmemişti, yanağındaki iz ilk andaki şiddetini kaybetmişti ama dudağı ve kaşı ben dayak yedim diye adeta bağırıyordu. Üstüne bir pantolon bir kazak geçirdikten sonra, hala dolu olan kapatıcısını açıp yanağına sürdü. Yüzünün solgunluğu, atılan tokadın teninde bıraktığı acımasız iz silinmişti ama orada olduğunu, genç kızı içten içe çürüttüğünü, bütün mevsimlerini teker teker yaktığını biliyordu Melek. Silinen sadece acının görünen yüzü olmuştu. Üstelik dudağı ve kaşı için de yapacağı bir şey yoktu. İnsanlar böyle yüzler görüp, hiçbir şey yapmamaya o kadar alışmıştı ki Melek'in bu hali onların dikkatini çekmezdi. Ama yine de genç kız yüzünü gizleyebilmek için saçını iki yanına salarak üstüne de şapkası olan bir mont giydi. Okula gidene kadar da o şapkayı başından çıkarmadı. Okula geldiğinde ilk olarak lavaboya gitti. Montun şapkasını çıkarıp bir kez daha hasar tespiti yaptı. Neyse ki lavabo fazlasıyla sakindi ki kimse ona gözlerini dikip, fısıldamayacaktı. Melek aynaya biraz daha yaklaşınca kapının açıldığını fark etti. Tanıdık bir yüz içeriye girdiğinde genç kız yüzünü gizleme hissiyle dolup taştı. "Sen..." Diye mırıldandı Derya. Genç kız şaşkınca Melek'in yüzüne ilk baktığı anda gözlerini kırpıştırıp irkildi. Melek herhangi bir konuşma yapamayacaklarını düşündüğü için lavabodan çıkmak adına küçük bir adım attı. "Bekle." Dedi genç kız. Melek, onun söyleyebileceği birçok şeyi tahmin edebiliyordu. Esasında Derya'nın ondan hoşlanmamasını anlayabiliyor dahası ona hak bile veriyordu. Onları yan yana gördüğü zaman gövdesinin nasıl aşındığını hala hatırlıyordu. Muhtemelen Derya da aynı yaraların hesabını soracak birini arıyordu. "Çantamda bir krem olacaktı. Bekle lütfen." Melek gözlerini kırpıp birkaç saniye Derya'nın çantasını karıştıran halini izledi. Onunla ilk karşılaştığı andaki tavrına inat genç kız arkadaş canlısı görünüyordu. Çantasındaki kremi bulup mırıldandı. "Aslında tırnak kenarlarımdaki yaralar için kullanıyorum ama eczacı bütün yaralanmalarda işe yarar demişti. Umarım haklıdır." Deyip kremi genç kıza uzattı. Melek, genç kızın ufak bir gülümsemeyle ona baktığını görüyordu. Kendini toplayıp dudaklarını kıvırmaya çalıştı ama pek başarılı olamamıştı. "Ben teşekkür ederim." Diye mırıldandı Melek. Boğazına bir kez daha yerinden edemediği bir yumru oturmuş, konuşmasını yarım bırakmıştı. Derya sakince önemli olmadığını söyleyip kızı lavaboda yalnız bıraktı. Aslında adımlarını bir daha Melek'i düşünmeden atabilir, kıza ne olduğu, onun ne kadar dağılmış olduğu umurunda olmayabilirdi. Ama sonra olduğu yerde durup omuzlarını sarsan bir nefes aldı. Kadın, kadının düşmanı olmamalıydı. Bu yüzden çantasını bir kez daha karıştırıp içinden telefonunu çıkardı. Genç kızın yanında kimin olması gerektiğini biliyordu. Pamir'in rehberinden silmediği numarasına birkaç cümle yazıp gönderdi. ..... Melek, ödevini teslim edip hocanın odasından çıktığında ağır bir enkazdan kurtulmuş gibi derin bir nefes aldı. Adam birkaç dakika kızın suratını incelemiş, yardım edebileceği bir şey olup olmadığını sormuştu ama buna karışmak istemediği öyle belliydi ki genç kız ince bir tebessümle onu geçiştirmişti. Şimdi başı önde okuldan çıkarken o ince tebessüm gövdesini derin bir yarayla ikiye bölüyordu. Buna alışmayacaktı. Bir daha o adamın kendisine el kaldırmasına izin vermeyecekti. Aynı his bir daha genç kızın omurgasını eğmeyecekti. "Melek." Pamir'in sesi genç kızın bütün düşündüklerine inen ağır bir balyoz darbesi oldu. Geri dönüp adama sarılmakla hızla burada uzaklaşmak arasında derin bir ikilemde kaldı. Yine de okuldan uzaklaşacak kadar adımları onu taşıyabilmişti. Pamir'in de onu takip ettiğini biliyor, arkasına dönecek cesareti kendinde bulamıyordu. Genç adam biraz daha hızlanıp kızın ince bileğini nazikçe kavradı. "Niye beklemiyorsun? Sabah da kaç kez aradım..." Devam edecekti ki cümlelerini kızın yorgun iki geceyi andıran gözleri yarım bıraktı. Farkında olmadan kızın avcundaki bileğini sıktığını anlaması da bu yüzden geç olmuştu. Elini kaldırıp kızın ince bir yara bandı olan kaşına dokundu. Ürkerek, sanki canı bundan fazla yanabilirmiş gibi parmak ucuyla okşadı. Genç kızın ona bakmadığını biliyordu. Gözleri şu an dünyanın bütün kötülüklerine ev sahipliği yapan birinin çekingenliğiyle yere bakıyordu. Saniyeler ikisini de ezip geçerken Pamir kızın yarasını okşamaya devam ediyordu. Bir yaranın altında hangi cehennemin alevlendiğini, o cehennemin hangi dağları devirdiğini hatırlıyordu. Sonra parmak ucuyla kızın yanağına dokundu. O boyanın altında kızın ömrü boyunca bir savaş nişanesi gibi içinde taşıyacağı bir izin saklı olduğunu anladı. Bir keresinde annesinin de yüzünde saklı kalan izlere şahit olmuştu Pamir. İzi annesinde acısı Pamir'in bedeninde solmuştu sanki. İşte bugün dakikalarca kızın yaralarını okşarken aynı acının kaburgalarını eksilttiğini, adamın gövdesini daralttığını hissediyordu. Sanki kızın acısını alabilecekmiş saniyelerce okşadı yanağını. Melek'in gözünden yanağına süzülen ılık bir damla kendi parmaklarını bulduğunda bile durmadı. Dudağının kenarına geldiğinde dişlerinin arasından öfkeli bir nefes almıştı. "Ben..." Deyip duraksadı Melek. "Düştüm." Pamir'in kızgın tebessümü aralarına dolunca genç kız yeniden açıklama yapmak için dudaklarını araladı. Pamir parmağıyla onu susturmasa konuşmaya devam edecekti. "Ben buradayım. " Diye mırıldandı adam. "Yanındayım." Genç kızın güzel yüzünü avuçlarının içine hapsedip tekrarladı. "Yanındayım." Bu tek kelimelik cümleye hangisinin daha çok inanmaya ihtiyacı vardı bilmiyordu. Melek, genç adamın kollarına tutundu. İçinde büyüyen hıçkırık nefesini kesse de kıpırdamadan durmayı başardı. Sessizce, olduğu yerde ağlamayı öğreneli çok olmuştu. Bu yüzden genç adam yüzündeki ıslak yolu temizlerken tek kelime etmedi. Saniyeler ikisinin arasında parçalanırken öylece, durup dururken genç adam dudaklarını kızın yarasına bastırmıştı. Dudağının hemen kenarına... İncecik bir nazar duası gibi ayırmadı dudaklarını oradan. Gözlerini kapatıp, kızın nefesinin kesilmesini; onun acısının kendi aciz bedenini ele geçirmesini bekledi. Melek'in derin, göğsünü titreten nefesi kendi dudaklarından sızınca artık teslim alındığını biliyordu. Genç kızın sonunda uçurum olduğunu bildiği halde yürüdüğü ilk yol bu oldu. İlk tehlikeli adım, ilk ateşten öpücük... Düşmeyi değil, tutunmayı dilediğinden bu teması gerçek bir öpücük haline getiren Melek oldu. İhtiyacı olandan fazlasını alır gibi ince dudakları kıpırdandı. Pamir'in kısa bir tereddüt yaşadığını titreyen nefesinden anlayabilecek kadar zihni berraktı. Hemen sonra genç adam onu gerçek, insanı tüketen bir öpücükle mühürlerken her şey silinmişti. Pamir, genç kızı ılık bir yavaşlıkla öptü. Sanki daha önce kız hiç kırılmamış, teni hiçbir acıyla dağlanmamış gibi şefkatle sarıldı dudaklarına. Melek'in aralık, tecrübesiz dudakları genç adamı çok daha fazlası için zorlasa da sakinliğini korudu. Kızın bu gündeki anılarını sil baştan yaşamak için boynunu usulca okşayıp alnını alnına yasladı. Melek'in buğulanan gözleri, aldığı nefeslerle titreyen gövdesi aralarında birkaç saniye asılı kaldı. Genç kızın konuşamayacağını bildiğinden incecik bir tebessümle aralarındaki mesafeyi açmadan mırıldandı. "Bugün güzel bir gün olsun. Geri kalan her şeyi boş verelim. " Genç kızın merakla ışıldayan gözlerine bakınca onu tekrar öpmemek için birkaç saniye duraklaması gerekti. "Hani beni pikniğe götürmüştün hatırlıyor musun? Tekrar gidelim. Ama lütfen daha sıcak bir yer olsun. " Melek gülümseyerek adama baktı. Dün geceden beri gövdesinde ağırlık yapan her şey bir sis bulutu gibi kayboluyordu. Yarın genç kızın ömrüne kara bir kıyamet çökebilirdi ama bugün onlarındı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD