2. Bölüm: Yabancı

1859 Words
Bebek'teki Gökçe Yalısı, zarif ışıklarla çevrili olması gerekirken, o gece ışıkların çoğu sönüktü. Sadece ana salona açılan geniş koridor ve üst kattaki çalışma odası aydınlanmıştı; adeta ailenin yasını ve acil toplanma noktalarını işaret eder gibiydi. Binaya girer girmez bastıran ağır sessizlik, cenaze evini andırıyordu. Tek ses, Arda'nın İtalyan siyah deri ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı kararlı, tok seslerdi. Salonun dubleks yüksekliğindeki kapısına geldiğinde, içeriden gelen alçak sesli, fakat gergin bir konuşma duydu. Annesinin hıçkırıklarını bastırmaya çalışan, titrek bir fısıltısı ve ağabeyi Ufuk'un sert, baskın tonu vardı. Kapıyı itti. Üç çift göz anında ona döndü. Annesi Nermin, kanepede iki büklüm olmuş, elinde ıslak bir mendil, yüzü gözyaşları ve makyajla berbat olmuş haldeydi. Yanında, eltisi Selin oturuyordu; Selin'in yüzünde üzüntüden ziyade, keskin bir tedirginlik ve uyanıklık vardı. Ufuk ise şöminenin önünde ayakta, bir elinde dolu bir kadeh viski, diğer eli cebinde, duruşu gergin ve bekleyiciydi. "Arda," diye fısıldadı Nermin Hanım, ayağa kalkmaya çalıştı ama gücü yetmedi. "Anne," diyerek yanına gitti, elini öptü. Soğuk ve titriyordu. "Babam nerede?" "Çalışma odasında. Doktor yatıştırıcı iğne yaptı, şimdi uyuyor olmalı. Kalbi..." Sesini tutamadı, yeniden hıçkırmaya başladı. Ufuk ilerledi. "Bodrum'dan aradılar. Emre, gece tekneyle açılmış. Yalnız değilmiş. Yanında... bir kadın varmış. Fırtına patlamış, tekne kayalıklara çarpmış. İkisi de..." Sözünü bitirmedi. Viski kadehinden büyük bir yudum aldı. "Kurtarma ekipleri cesetlere ulaştı." Arda'nın zihni, 'yanındaki kadın' sözcüklerine takılıp kaldı. "Kadın... Kimdi?" diye sordu, sesi hâlâ kontrollü. Ufuk ile Selin, hızlı ve anlamlı bir bakış değiştirdiler. O bakışta rahatsız edici bir şey vardı. "Kim olduğu henüz kesin değil," diye atıldı Selin, söze karışarak. "Belki... bir arkadaşı. Belki de... sıradan biri." Arda onların yalan söylediğini anladı. Yıllardır aynı evin içinde, aynı oyunları izlemişti. "Bana doğruyu söyleyin," diye ısrar etti, bakışlarını Ufuk'a dikerek. "Annem telefonda 'daha kötüsü' dedi. Basınla ilgili dedikodular ne?" Ufuk, viski kadehini şömine rafına sertçe koydu. "Sabah gazeteleri, Emre'nin ölümünün 'şüpheli' olduğunu yazacaklarmış. Teknede uyuşturucu bulunduğu söylentileri dolaşıyor. Ve... ve yanındaki kadının hamile olduğu." Sanki odanın içindeki oksijen aniden boşalmıştı. Arda nefes almakta zorlandı. Hamile. Bu, skandalı katbekat büyütürdü. Gökçe Holding'in itibarı, hisseleri... Babasının sağlığı zaten kötüydü. "Peki gerçek ne?" diye sordu Arda, sesi giderek daha da tehlikeli bir tona bürünüyordu. "Emre uyuşturucu kullanıyor muydu?" "O konu önemli değil şimdi!" diye patladı Ufuk. "Önemli olan, bu yangını söndürmek! Basını susturmak, dedikoduları bitirmek için bir hikayeye ihtiyacımız var. Temiz, acıklı, insanların sempatisini toplayacak bir hikaye." Arda'nın içinde bir şeyler alarm veriyordu. "Ne tür bir hikaye?" Tam o sırada, koridordan ayak sesleri duyuldu. Aile avukatı Tahir Bey ile birlikte, Arda'nın hayatında daha önce yalnızca birkaç kez, silik bir anı olarak gördüğü iki kişi daha vardı: Yaşlı, telaşlı görünümlü bir adam ve onun arkasında, neredeyse görünmez olmaya çalışırcasına duran genç bir kadın. Adam tanıdıktı: Vedat... İzmir'den, babasının yıllar önce iş yaptığı, sonra kaybeden tarafta kalmış bir emlakçı. Ama kadın... Arda ona baktı. Uzun, sade siyah pantolon ve bej renkli bir kazak giymişti. Saçları omuzlarına dökülüyor, bir kısmı yüzünü örtüyordu. Başı hafif öne eğikti, bakışları yerdeydi. Aşırı zayıftı, adeta bir esintiyle savrulabilirdi. Ama duruşunda bir kırılganlık değil, derin bir yorgunluk, bir teslimiyet vardı. Vedat'ın kızı olmalıydı. Adını bile hatırlamıyordu. "Ne işleri var burada?" diye sordu Arda, şaşkınlıkla. Nermin Hanım, mendiliyle gözlerini sildi, sesini toparlamaya çalıştı. "Arda... Bu Leyla Yılmaz. Vedat Bey'in kızı. Emre'nin... Emre'nin nişanlısı." Oda bir an için dönmeye başladı. Arda, annesine, sonra Ufuk'a, sonra tekrar o sıska, sessiz duran kadına baktı. "Ne?" diye tek kelime etti, inanamayarak. "Emre'nin nişanlısı? Neden daha önce duymadım?" "Gizli tutulmuştu," diye araya girdi Ufuk, sesi artık tamamen iş modundaydı. "Gençler, aile baskısından uzak, sakin bir nişanlanma istemişlerdi. Leyla Hanım mütevazı bir aileden, medyanın ilgisini çekmek istemediler." Arda bu saçmalığa inanmadı. Emre, statü düşkünüydü. Mütevazı bir kızla gizlice nişanlanmazdı. Bu bir yalandı. Apaçık, yüzlerine vurulan bir yalan. "Bu ne demek oluyor?" diye sordu Arda, soğukluğu artarak. Avukat Tahir Bey konuştu. "Demek oluyor ki, Arda Bey, basına vereceğimiz hikaye bu olacak. Emre Gökçe, nişanlısı Resim Restatörü Leyla Hanım'la Bodrum'da romantik bir tekne gezisi yaparken, talihsiz bir kazaya kurban gitmiştir. Acılı nişanlısı ve ailesi, bu büyük kayıp karşısında yastadır. Medyadan mahremiyetlerine saygı göstermeleri rica olunur." Arda bir an için söylenecek söz bulamadı. Yalnızca Leyla'ya baktı. Kadın tek kelime etmemişti. Yüzünde en ufak bir duygu ifadesi yoktu. Sadece derin, dipsiz bir boşluğa bakıyor gibiydi. Sanki bu sahnede bir figürandı, bedeni oradaydı ama ruhu çok uzaklardaydı. "Ve siz," diye döndü Arda Vedat'a, "buna nasıl razı oldunuz? Kızınızın adını böyle bir yalanın içine sürüklemek için ne aldınız?" Vedat terlemişti, gözlerini kaçırdı. "Biz... biz Emre Bey'i çok severdik. Leyla da... Bu, onun hatırasına saygısızlık olmaz. Ayrıca..." Cümlesini bitirmedi, ama bitirmesine gerek yoktu. Arda anlamıştı. Para. Bu, bir pazarlıktı. Öfke, Arda'nın göğsünde kaynıyordu. Ailesi, ağabeyinin ölümünü bile bir PR operasyonuna çeviriyor, masum bir kadını piyon olarak kullanıyordu. Ve en kötüsü, bu kadın buna ses çıkarmıyor gibiydi. "Peki ya sonrası?" diye sordu Arda, sesi tehlikeli bir alçak ton almıştı. "Cenazeden sonra herkes evine dönecek ve bu saçmalık bitecek, öyle mi?" Ufuk derin bir nefes aldı. "Hayır. Hikaye inandırıcı olmalı. Medya peşini bırakmaz. Bu yüzden... Leyla Hanım bir süreliğine ailemizin misafiri olarak kalacak. Acılı nişanlı imajını sürdürecek. Ve..." Bir an duraksadı. "Seninle, toplum önünde, destekleyici, koruyucu bir ilişki görüntüsü vereceksiniz. Onu teselli eden, ailenin yanında duran sorumlu küçük kardeş." Arda gülmeye başladı. Acı, inanmaz bir kahkahaydı bu. "Deli misiniz? Benim hayatımı, bu... bu tiyatroya nasıl ortak edersiniz?" Nermin Hanım ayağa kalktı, oğluna yaklaştı, ellerini tuttu. "Arda, lütfen. Babanın sağlığı, şirketin geleceği buna bağlı. Emre'nin adı lekelenecek. İnan bana, başka çaremiz yok. Sadece bir süre. Altı ay, belki bir yıl. Sonra her şey normale döner. Leyla, sorun çıkarmayacak. Sen hayatına aynen devam edeceksin." Arda, annesinin gözlerindeki çaresizliği gördü. Gerçek bir çaresizlik miydi, yoksa oyunun bir parçası mı, emin olamadı. Gözlerini Leyla'ya çevirdi. "Siz ne diyorsunuz? Buna gerçekten razı mısınız?" İlk defa Leyla başını hafifçe kaldırdı. Gözleri Arda'ya doğru kaydı. Büyük, koyu kahverengi gözleri vardı. İçinde ne öfke, ne korku, ne de ümit vardı. Sadece bitkinlik. Derin, ruhunu kemiren bir bitkinlik. "Bir şey fark eder mi?" diye sordu. Sesi şaşırtıcı derecede net ve sakin çıktı, kadifemsi bir tondaydı, ama tonunda hiçbir titreşim yoktu. Sanki bir makine konuşuyordu. Arda bu cevapla sarsıldı. Cevap vermedi. Döndü, avukata ve Ufuk'a baktı. "Bunu babam da onayladı mı?" "Onaylamak zorundaydı," dedi Ufuk. "Bu, holdingi kurtarabilecek tek plan." O an, Arda içine düştüğü tuzağın büyüklüğünü anladı. Reddederse, ailesine, babasının sağlığına ve belki de tüm mirasına ihanet etmiş olacaktı. Kabul ederse, kendi hayatı üzerindeki kontrolü tamamen kaybedecekti. "Peki," diye tısladı, dişlerini sıkarak. "Ama kurallarımı ben koyarım. O, bu evde kalacaksa, benim alanıma asla girmeyecek. Benim hayatıma, benim ilişkilerime karışılmayacak. Bu bir iş anlaşması. Duygusal bir dram değil. Tamam mı?" Ufuk memnuniyetle başını salladı. Vedat rahatlamış göründü. Leyla ise tekrar başını önüne eğdi, bir şey olmamış gibi. Nermin Hanım, Leyla'ya doğru bir adım attı. "Gel kızım, seni odana götüreyim. Yol yorgunusundur." Leyla, babasına baktı. Vedat ona hızlıca, "Git kızım, biz sonra konuşuruz," der gibi başını salladı. Leyla, Nermin Hanım'ın peşinden, hiç arkasına bakmadan, sessizce salondan çıktı. Ayak sesleri duyulmayacak kadar hafifti. Arda, onlar gittikten sonra viski şişesine uzandı, bir bardak doldurdu ve tek yudumda bitirdi. Yanmayan şömineye bakarak, "Kimdi o kadın, Ufuk? Gerçekten kimdi?" diye sordu. Ufuk'un yüzü kapandı. "Bilmiyoruz. Önemsiz biri. Şimdi önemli olan, elimizdeki hikaye." Arda inanmadı. Ağabeyinin ölümünün arkasında daha büyük bir şey vardı. Ve şimdi, bu bilinmeyen kadınla zoraki bir oyunun içine çekilmişti. O gece, yalıda kalmak istemedi. Odasına çıkıp bir bavul hazırladı. Eşyalarını toplarken, koridorda hafif bir ses duydu. Kapıyı araladı. Leyla, kendisine ayrılan odanın önünde, pencereden dışarı, karanlık bahçeye bakıyordu. Sırtı dönüktü. Omuzları incecikti. O kadar hareketsizdi ki, bir heykeli andırıyordu. Arda kapıyı sessizce kapattı. Ona bakmak bile içini rahatsız ediyordu. Bu kadın, hayatına girmiş bir yabancı, bir sorumluluk, bir yalandı. Ve ondan nefret etmeye başlamıştı bile. Defne, Arda'nın Nişantaşı'ndaki dairesinin kapısını kendi anahtarıyla açtı. İçerisi karanlıktı. "Arda?" diye seslendi. Cevap yoktu. Salona ilerledi. Biraz şarap koydu, koltuğa uzandı. Telefonundan haberleri kontrol etti. 'GÖKÇE HOLDİNG'İN VARİSİ EMRE GÖKÇE TEKNE KAZASINDA HAYATINI KAYBETTİ. NİŞANLISI LEYLA YILMAZ KURTULDU.' başlığı artık tüm sitelerdeydi. Detaylar belirsizdi. Aile basın bildirisi yayınlamış olmalıydı. Bir saat sonra, anahtar sesi duyuldu. Arda içeri girdi. Üzerindeki takım elbise buruşmuş, yüzünde derin bir yorgunluk vardı. Ama gözlerinde her zamanki o tehlikeli, huzursuz parıltı vardı. "Özür dilerim, aramadım," diye mırıldandı, ceketini fırlatarak. "Endişelendim," dedi Defne yanına giderek. "Haberleri gördüm. Çok korkunç. Ailen nasıl?" "Berbat," diye kestirip attı Arda, boynundaki kravatı çözmeye çalışarak. Elleri titriyordu fark edilir derecede. Defne, ona yaklaştı, ellerini tuttu. "Bırak, ben yaparım." Yavaşça kravatı çözdü, gömleğinin üst düğmelerini açtı. Arda ona bakıyordu, ama bakışları odaklanmamıştı, çok uzaktaydı. "Bir şeyler içer misin?" diye sordu Defne. Arda başını salladı. "Hayır. Sadece... sadece unutmak istiyorum." Bu, Defne'nin beklediği şeydi. Arda'nın acıyı, stresi unutma yöntemi buydu. Onu kendine çekti, dudaklarına yapıştı. Bu seferki öpüşme, ofistekinden farklıydı. Daha umutsuz, daha aç, daha çok teslimiyet arzuluyordu. Arda, sanki tüm günün gerilimini, öfkesini, çaresizliğini bu öpüşmeye boşaltıyormuş gibiydi. Elleri, Defne'nin ince ipek bluzunun düğmelerinde gezindi, onları tek tek, aceleyle açtı. Bluzu omuzlarından aşağı kaydırdı. Defne, onun bu vahşi ihtiyacını hissediyor, buna cevap veriyordu. Kendisi de gergindi; bu aile trajedisinden sonra onun dünyasındaki yerinin yükselebileceğini umuyordu. Arda onu koltuğa itti, üzerine eğildi. Ağzı, onun boynunda, göğsünde geziniyordu, ama sevgiyle değil, bir saldırı gibiydi. Defne, sutyeninin kopçalarını açmasına izin verdi. "Yavaş ol," diye fısıldadı nefes nefese, "zamanımız var." Ama Arda'nın dinleyecek hali yoktu. Onun külotunu çekip çıkardı, kendi pantolonunu açtı. Hazırlık yoktu. İhtiyaç vardı. Onu koltuğun kenarına çekti ve sertçe içine girdi. Defne'nin ağzından keskin bir nefes sesi çıktı. Arda hareket etmeye başladığında, ritim düzensiz ve acımasızdı. Gözleri kapalıydı. Zihninde, yalıdaki o sahne dönüp duruyordu: Ufuk'un planları, annesinin gözyaşları, babasının yokluğu... ve o sessiz, soluk, yabancı kadının yüzü. O kadifemsi, ölü ses: "Bir şey fark eder mi?" Darbelerini hızlandırdı. Defne inliyor, ona tutunuyordu, ama Arda onu neredeyse duymuyordu. Bu birleşme, arzu değil, bir kaçıştı. Gerçeklikten, sorumluluktan, o anlamsız yalandan kaçış. "Arda... Arda, dur," diye seslendi Defne acıyla. Ama Arda durmadı. Sanki bedenini, zihnindeki görüntüleri ezmek için kullanıyordu. Sonunda, boşaldığında, boğuk bir iniltiyle Defne'nin üzerine yığıldı. Nefes nefeseydi. Ter, ikisinin de tenine yapışmıştı. Kısa bir süre öyle kaldılar. Defne, onun saçlarını okşadı. "Geçecek," diye fısıldadı. "Her şey geçecek." Arda hiç cevap vermedi. Sadece kalktı, pantolonunu çekti. "Duş alacağım," dedi tek nefeste ve banyoya doğru yürüdü, arkasında şaşkın ve incinmiş bir Defne bırakarak. Duşun altında, sıcak su tenine vururken, gözlerini kapadı. Aklına tekrar Leyla geldi. O kadın şu an yalıda ne yapıyordu? Pencereden mi bakıyordu? Ağlıyor muydu? Yoksa o da, tıpkı kendisi gibi, bu absürt oyunun bir parçası olmanın şokunu mu yaşıyordu? Ellerini duvara dayadı. İçinde bir öfke, bir isyan kabarıyordu. Ama neye isyan edecekti? Ölen ağabeyine mi? Onu böyle bir planın içine sokan ailesine mi? Yoksa kaderin bu acımasız oyununa mı? Bildiği bir şey vardı: Kontrolü yeniden eline almalıydı. Bu oyunu oynamak zorunda kalacaksa, kuralları kendi koymalıydı. Ve o sessiz, soluk kadın, bu kuralların ilk maddesi olacaktı: Hayatına asla dokunamayacak, asla gerçek olmayacaktı. O gece, Defne uyurken, Arda oturma odasında tek başına oturdu, karanlıkta sigarasının kırmızı ucuyla birlikte yanıp sönen telefon ekranına baktı. Arama motoruna, çok nadir düşündüğü bir ismi yazdı: "Leyla Yılmaz... İzmir... Resim Restorasyonu..." Belki de bu kadın, göründüğü kadar basit değildi. Belki de, tıpkı kendisi gibi, bu tuzağa zorla çekilmiş bir kurban değil, farklı bir amacı olan bir oyuncuydu. Bunu öğrenmek zorundaydı. Çünkü Arda Gökçe'nin hayatına giren hiç kimse, onun izni ve kontrolü dışında kalamazdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD