Sabahın ilk ışıkları Boğaz'ın sularını okşarken Leyla, gözlerini açtı. Geceyi yine uykusuz geçirmiş, annesinin fotoğrafına bakarak sabahlamıştı. Hülya'nın anlattıkları, Arda'nın söz verdiği açıklamalar... Hepsi kafasında dönüp duruyordu. Yatağından kalktı, pencereye yürüdü. Dışarıda martılar çığlık atıyor, deniz dalgalı ve hırçındı. Tıpkı içindeki fırtına gibi.
Kapı çalındı. Bu kez Hülya değil, Nermin Hanım'dı gelen. Üzerinde koyu lacivert bir elbise vardı, saçları mükemmel taranmıştı. Leyla'ya soğuk ama ölçülü bir gülümsemeyle baktı.
"Günaydın Leyla. Nasılsın?"
Leyla, kapıyı biraz daha araladı. "Günaydın Nermin Hanım. İyiyim, teşekkür ederim."
Nermin Hanım, içeri girmek için izin istedi. Leyla çekilince odaya adım attı. Gözleri, odanın her köşesini taradı, sanki bir şey arıyordu. Sonra pencerenin önündeki koltuğa oturdu.
"Otur kızım, konuşalım biraz."
Leyla, karşısına oturdu. İçinde bir tedirginlik vardı. Nermin Hanım'ın bu ziyareti, iyi bir şeye işaret değildi.
Nermin Hanım, derin bir nefes aldı. "Bak Leyla, sen buraya geldiğinden beri aramızda pek bir samimiyet olmadı. Bunun farkındayım. Ama artık bazı şeyleri konuşmanın zamanı geldi."
Leyla, dikkatle dinliyordu.
"Senin burada bulunmanın bir amacı var. O amaç, Emre'nin itibarını korumak ve ailemizi medya skandalından kurtarmaktı. Ama son günlerde fark ediyorum ki oğlum Arda, sana karşı farklı duygular beslemeye başladı."
Leyla'nın kalbi hızlandı. "Ne demek istiyorsunuz?"
Nermin Hanım'ın gözleri kısıldı. "Onunla çok fazla vakit geçiriyorsun. Onu etkiliyorsun. Bu, benim hoşuma gitmiyor."
Leyla, ne diyeceğini bilemedi. "Ben... ben sadece onunla konuşuyorum. Başka bir şey yok."
"Henüz yok," dedi Nermin Hanım, sertçe. "Ama olabilir. Ve ben bunu istemiyorum. Arda'nın bir geleceği var, bir kariyeri var. Onun, kardeşinin nişanlısıyla bir ilişki yaşaması, medyada büyük bir skandal olur. Zaten Defne olayı yeterince kötüydü."
Leyla, bu sözler karşısında incinmişti. "Ben kimsenin hayatına zarar vermek istemiyorum. Sadece..."
"Sadece ne?" diye kesti Nermin Hanım. "Sadece bu evde bir misafirsin. Ve misafirlerin, ev sahiplerinin kurallarına uyması gerekir. Anlıyor musun beni?"
Leyla, başını eğdi. "Anlıyorum."
Nermin Hanım ayağa kalktı. "İyi. O zaman bir daha Arda'yla yalnız kalmayacaksın. Onun odasına gitmeyecek, onunla özel konuşmalar yapmayacaksın. Eğer bu kuralı çiğnersen, seni bu evden göndermek zorunda kalırım. Ve o zaman babanla yaptığımız anlaşma da geçersiz olur. Düşün."
Kapıya yöneldi, tam çıkarken arkasını döndü. "Bir de şunu unutma: Ben, oğlumu her şeyden çok severim. Ona zarar verecek herkesten onu korurum. Sen de dahil."
Kapı kapandı. Leyla, olduğu yere yığıldı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Nermin Hanım haklıydı belki de. O, bu evde bir yabancıydı. Arda'ya yaklaşmaya hakkı yoktu. Ama kalbi, ona ne diyecekti?
Arda, o sabah erken saatte holdinge gitmişti. Ufuk'la yaptığı konuşma, aklından çıkmıyordu. Annesinin ihaneti... Bunu nasıl kabullenecekti? Öğle saatlerinde yalıya döndüğünde, doğrudan Nermin Hanım'ın odasına gitti.
Kapıyı çalmadan açtı. Nermin Hanım, tuvalet masasının önünde oturuyor, makyaj yapıyordu. Oğlunu görünce şaşırdı.
"Arda? Ne oldu, bir şey mi var?"
Arda, kapıyı kapattı. "Konuşmamız lazım anne."
Nermin Hanım, fırçayı bıraktı. "Tabii oğlum, buyur otur."
Arda, oturmadı. Ayakta, annesine dik dik baktı. "Ufuk'la dün konuştum. Bana bazı şeyler anlattı. Senin de kara para işlerinin içinde olduğunu söyledi."
Nermin Hanım'ın yüzü bir an için dondu, sonra kendini toparladı. "Ufuk mu? Oğlum, Ufuk'un ne dediğine bakma sen. O işleri karıştırmış, şimdi de suçu başkalarına atmaya çalışıyor."
Arda, annesinin bu rahat tavrı karşısında daha da öfkelendi. "Yalan söyleme anne! Belgeler var. Senin imzaların var. Nasıl yaparsın bunu? Yıllardır suç işliyorsunuz, benim haberim yok."
Nermin Hanım, ayağa kalktı. Yüzündeki soğuk ifade, yerini sert bir maskeye bıraktı. "Peki, öğrendin diyelim. Ne yapacaksın? Polise mi gideceksin? Kendi anneni mi ele vereceksin?"
Arda, bu soru karşısında duraksadı. "Ben... bilmiyorum."
Nermin Hanım, oğluna yaklaştı. "Bak Arda, bu işler senin anlayacağın gibi değil. Yıllar önce babanın başı sıkıştı, biz de yardım ettik. Sonra işler büyüdü, içinden çıkılmaz hale geldi. Ama şimdi her şey kontrol altında. Ufuk da gereken dersi aldı. Artık karıştırmayalım."
Arda, annesinin bu umursamaz tavrına inanamıyordu. "Kontrol altında mı? Emre öldü anne! Ve ölümü, bu işlerle ilgili. Bunu biliyor musun?"
Nermin Hanım'ın yüzü buruştu. "Emre... Emre'nin ölümü bir kazaydı."
"Kaza değildi!" diye bağırdı Arda. "Ufuk planladı. O kadın... hamile kadın... Onlar da ölmeliydi. Ama kadın kaçtı. Şimdi onu bulmamız lazım."
Nermin Hanım, oğlunun koluna girdi. "O kadını bulma Arda. Unut onu. Unut her şeyi. Sen holdinge bak, işlerine bak. Geçmiş geçmişte kalsın."
Arda, annesinin elini çekti. "Nasıl unutabilirim? Bir kadın ve bir çocuk var ortada. Belki de o çocuk, Emre'nin çocuğu. Onların hakkını yiyemeyiz."
Nermin Hanım'ın gözleri tehlikeli bir şekilde parladı. "O çocuk, bu ailenin başına bela olur. Sen onu bulursan, her şey ortaya çıkar. Holding biter, aile biter, her şey biter. Bunu istemezsin değil mi?"
Arda, annesine baktı. Onun gözlerinde, hiç tanımadığı bir yabancı görüyordu. Bu kadın, kendi oğlunun çocuğunu bile istemiyordu.
"Ben," dedi Arda, sesi titreyerek, "ben artık ne yapacağımı bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum: Bu yalanlarla yaşayamam."
Odadan çıktı, kapıyı çarptı. Koridorda yürürken gözleri dolmuştu. Annesi, onu hayatı boyunca korumuş, kollamıştı. Ama şimdi anlıyordu ki, o koruma değil, kontrol etmekmiş.
Merdivenlerden inerken, salonda Leyla'yı gördü. Elinde fırçalar ve küçük bir tuval vardı. Bahçeye çıkmak üzereydi. Arda, ona doğru yürüdü.
"Leyla."
Leyla durdu, arkasını döndü. Gözleri kıpkırmızıydı, ağlamıştı belli ki. Arda, onun bu halini görünce içi cız etti.
"Ne oldu? Sen ağlamışsın."
Leyla, başını iki yana salladı. "Bir şey yok. Siz annenizle konuştunuz sanırım, sesiniz duyuldu."
Arda, derin bir nefes aldı. "Evet, konuştuk. Uzun hikaye."
Leyla, bir an için Arda'nın gözlerine baktı. O gözlerde, yorgunluk, öfke ve çaresizlik vardı. Tıpkı kendi gözlerindeki gibi.
"Ben bahçede resim yapacaktım," dedi Leyla. "İsterseniz... isterseniz gelebilirsiniz. Konuşmak isterseniz."
Arda, bir an için annesinin uyarısını hatırladı. Leyla'yla yalnız kalmamalıydı. Ama şu an, ona her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı.
"Olur," dedi. "Geleyim."
Bahçedeki çardağa oturdular. Leyla, tuvalini yerleştirdi, boyalarını dizdi. Arda, onu izliyordu. Leyla'nın elleri, fırçayı tutarken ne kadar zarif ve kararlıydı. Boyaları karıştırırkenki konsantrasyonu, sanki dünyadaki tüm sorunları unutmuş gibiydi.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu Arda.
Leyla, fırçayı tuvalde gezdirdi. "Manzara. Boğaz'ı çizmek istiyorum. Buradan bakınca çok güzel görünüyor."
Arda, onun çizdiği şeye baktı. Henüz başlangıç aşamasındaydı ama renkler, ışık, gölge... Her şey mükemmeldi.
"Gerçekten yeteneklisin," dedi Arda, hayranlıkla.
Leyla, gülümsedi. Bu, Arda'nın onun yüzünde gördüğü ilk gerçek gülümsemeydi. "Teşekkür ederim. Ressam olamadım ama restoratör oldum. O da bir şey."
"Ressam olamadım derken? İstedikten sonra neden olmasın?"
Leyla, fırçayı durdurdu. "Hayat işte. Babam, abim... Onların derdiyle uğraşırken kendimi unuttum. Ama şimdi burada, bu yalıda, zamanım var. Belki de bu, hayatın bana verdiği bir fırsattır."
Arda, onu dinlerken kendi hayatını düşündü. Hep istediği şeyleri yapmış, hep kontrol etmişti. Ama şimdi anlıyordu ki, aslında hiçbir şey kontrolünde değildi.
"Ben de senin gibi hissetmeye başladım," dedi Arda, düşünceli bir şekilde. "Hayatım boyunca her şeyi kontrol ettiğimi sandım. Ama şimdi anlıyorum ki, ben de bir piyonmuşum. Tıpkı senin dediğin gibi."
Leyla, ona baktı. "Ne oldu? Annenle ne konuştunuz?"
Arda, bir an için anlatmak istedi. Ama sonra vazgeçti. Leyla'yı bu kirli işlere bulaştıramazdı.
"Sonra anlatırım," dedi. "Şimdi sen resmine devam et. Ben de seni izleyeyim."
Leyla, başını salladı ve resme döndü. Arda, onun her fırça darbesini, her renk seçimini, her gölge oyununu izledi. Bir süre sonra, Leyla'nın yüzündeki o donuk ifadenin yerini, hafif bir tebessümün aldığını fark etti. Resim yaparken, adeta özgürleşiyordu.
"İşte," dedi Leyla, bir saat sonra fırçayı bırakarak. "Bitti."
Arda, tuvale baktı. Boğaz, muhteşem bir gün batımıyla resmedilmişti. Renkler o kadar canlıydı ki, adeta tablodan fırlayacak gibiydi. Ama en dikkat çekici şey, tablonun bir köşesinde duran küçük bir silüetti. Bir kadın silüeti, denize bakıyordu.
"Bu kim?" diye sordu Arda.
Leyla, silüete baktı. "Annem. Onu hiç görmedim ama hep hayal ederim. İşte böyle bir yerde, denize bakarken..."
Arda'nın gözleri doldu. Leyla, annesini hiç görmemişti. Oysa kendisi, annesini her gün görüyordu ama şimdi anlıyordu ki, aslında o da annesini hiç tanımamıştı.
"Çok güzel olmuş," dedi Arda. "Gerçekten çok güzel."
Leyla, ona döndü. Gözleri parlıyordu. "Beğenmenize sevindim. İsterseniz size hediye edeyim."
Arda, şaşırdı. "Bana mı? Neden?"
Leyla, omuz silkti. "Neden olmasın? Siz bana kitaplar verdiniz, boyalar verdiniz. Ben de size bir şey vermek istedim."
Arda, tabloyu aldı, dikkatle inceledi. "Kabul ediyorum. Ama bir şartla."
"Ne?"
"Bunu odama asacağım. Ve her baktığımda, bugünü hatırlayacağım. Bu çardağı, bu konuşmayı, senin gülümsemeni..."
Leyla'nın yanakları kızardı. Başını öne eğdi. Arda, onun bu haline bakarken içinde bir şeylerin değiştiğini hissetti. Annesinin sözlerini, Ufuk'un tehditlerini, tüm dünyayı unutmuştu. Sadece o vardı. Leyla.
"Leyla," dedi Arda, sesi alçalarak.
Leyla, başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Arda, ona doğru eğildi. Leyla'nın nefesi hızlandı. Dudakları birbirine yaklaştı, yaklaştı...
Tam o sırada, çardağın dışından bir ses geldi.
"Arda Bey! Arda Bey!"
Hülya'ydı. Koşarak geliyordu. Arda ve Leyla, bir anda birbirlerinden ayrıldılar.
Hülya, çardağa girdiğinde ikisinin mahcup hallerini gördü ama bir şey söylemedi. Sadece Arda'ya döndü.
"Arda Bey, acil bir durum var. Deniz Bey aradı, hemen ofise gitmeniz gerekiyormuş. Çok önemliymiş."
Arda, ayağa kalktı. Leyla'ya baktı. "Gitmek zorundayım."
Leyla, başını salladı. "Tabii, gidin."
Arda, bir an için tereddüt etti. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama söyleyemedi. Sonra döndü ve hızla uzaklaştı.
Leyla, arkasından baktı. Kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyordu. O an, o yakınlaşma... Ne olacaktı acaba? Hülya, onun yanına oturdu.
"Kızım," dedi, alçak sesle. "Dikkatli ol. Bu yalıda her şeyin bir bedeli var. Ve aşkın bedeli, çok ağır olabilir."
Leyla, Hülya'ya baktı. "Biliyorum. Ama ne yapayım ki, kalbime söz geçiremiyorum."
Hülya, ona sarıldı. "Biliyorum kızım, biliyorum. Ama şimdi değil. Zamanı değil. Önce gerçekleri öğrenmelisin, sonra karar vermelisin."
Leyla, başını Hülya'nın omzuna yasladı. Gökyüzünde güneş batıyor, Boğaz'ın suları kızıla boyanıyordu. Tıpkı annesinin tablosundaki gibi. Ama bu kez, silüet annesi değil, kendisiydi. Ve karşısında, ufukta kaybolan Arda vardı.