4. Bölüm: İlk Hamle

1869 Words
Kitaplı odanın kapısının kapandığı o an, dış dünyanın tüm sesleri -aşağıdan gelen sesler, merdivenlerdeki ayak sesleri, hatta Boğaz'ın uzaktan gelen uğultusu- kesildi. Geriye sadece iki yabancının birbirine karşı duruşu ve arada asılı kalan gergin sessizlik kaldı. Arda, Leyla'nın yüzünde o gece ve sabah gördüğü o donuk ifadeyi kırmaya çalışan bir şeyler arıyordu. Ama Leyla, başı hafif öne eğik, gözleri Arda'nın gömleğinin ikinci düğmesine takılmış gibi, hareketsiz duruyordu. Nefes alışı o kadar hafifti ki, neredeyse fark edilmiyordu. "Öncelikle," diye başladı Arda, sesini kasıtlı olarak sert ve işlevsel tutarak. "Buradaki varlığın bir anlaşma ürünü. Bunu unutma. Sen bu evde sadece stratejik bir varlıksın." Leyla'nın hiçbir tepkisi olmadı. Sadece göz kapakları hafifçe kırpıştı. "İkincisi," diye devam etti Arda, yavaşça odada dolaşmaya başlayarak. "Bu evde senin için belirlenen sınırlar olacak. Benim özel alanlarıma -çalışma odam, yatak odam, spor odam- asla girmeyeceksin. Benim misafirlerimle, özellikle de kadın misafirlerimle, herhangi bir temasın olmayacak. Anlaşıldı mı?" Leyla'nın dudaklarında, acı ve alay karışımı zayıf bir kıvrım belirdi. Bir anlığına, o maskenin altında başka birinin olduğunu gösteren bir şeydi bu. "Siz de tıpkı benim gibi bir piyonsunuz. Bu odadan çıktığımızda, anneniz, ağabeyiniz, basın danışmanınız bize ne yapacağımızı söyleyecek. Sizin kurallarınızın değeri yok." Arda, bu sözlerin altındaki pasif direnişi hissetti. Öfkelendi. Bir adım öne atıldı. Ona o kadar yaklaştı ki, Leyla'nın hafifçe geri çekildiğini gördü. İçgüdüsel bir korku. İyi. En azından bir tepki vardı. "Benim kurallarımın değeri," diye tısladı, "senin bu evde nasıl bir hayat süreceğini belirler. Rahat bir esir mi olmak istersin, yoksa zehir gibi bir altı ay mı? Seçim senin." Leyla'nın gözlerindeki o derin boşluk, bir an için dalgalandı. Sanki içinde bir şeyler, uzun zamandır uyuyan bir şeyler, bu tehditle uyanmış gibiydi. Ama çok çabuk söndü. Başını tekrar öne eğdi. "Nasıl isterseniz. Kurallarınızı kabul ediyorum." Bu teslimiyet, Arda'yı daha da çıldırttı. Onunla savaşmak, ona bağırıp çağırmak, hatta onu korkutmak istiyordu. Ama elinde sadece bu cansız, tepkisiz varlık vardı. Bir gölgeyle savaşmak gibi. Kapıda bir tıklama sesi duyuldu. Ufuk'un sesi geldi: "Arda? Aşağı iniyor musun? İdil Hanım seni bekliyor." Aşağıda, planlar hızla ilerliyordu. İdil Hanım, bir saat içinde ilk basın bildirisinin yayınlanacağını söyledi. Akşamüstü, aile hekimlerinin Cihan Bey ve Nermin Hanım'ın 'şok ve üzüntü içinde olduğunu, mahremiyetlerine saygı gösterilmesini rica ettiklerini' açıklayacağını ekledi. "Yarın sabah," diye devam etti İdil, "Leyla Hanım'ın yalının bahçesinde bir fotoğrafı, uzaktan, kaliteli bir lensle çekilecek. Belki siyah bir şal ile. Arka planda yalı olacak. Başlık: 'Acılı Nişanlı, Yasını Yaşamak İçin Aile Yalısına Kapandı.'" Arda bunu onayladı. Leyla'nın yüzü görünmeyecekti. Sadece bir silüet, bir hikaye nesnesi. Toplantı biterken, Nermin Hanım Arda'nın yanına geldi. "Leyla'nın eşyaları geldi. Çok az şeyi var. Ona biraz kıyafet alalım mı?" "Gerek yok," diye cevap verdi Arda. "Dışarı çıkmayacak. İhtiyacı olan neyse, Hülya halleder." "Peki... Onunla konuştun. Nasıl?" "Konuşulacak bir şey yok." Ama içten içe, o kitaplı odadaki diyalog, zihninde dönüp duruyordu. 'Siz de tıpkı benim gibi bir piyonsunuz.' O öğleden sonra, Arda işlerini halletmek için 'Elysium'a geçmek üzere yalıdan ayrılırken, bahçede Leyla'yı gördü. Hülya'nın yanında, denize bakan bir bankta oturuyordu. Hâlâ üzerinde o siyah elbise vardı. Rüzgar, saçlarını hafifçe hareketlendiriyordu. Elinde, bir kağıt parçası ve bir kurşun kalem vardı. Hızlı, kesik çizgilerle bir şeyler karalıyor gibiydi. Belki de sadece oyalanmak için. Arda, bir an için durdu. Onun bu halini izledi. O kadar kopuk görünüyordu ki, etrafındaki lüks bahçe, görkemli yalı, onun için bir arka plandan farksızdı. Sanki kendi gerçekliğinin ince, şeffaf bir zarı içindeydi ve dışarıdaki hiçbir şey ona dokunamıyordu. Sonra, içinde bir öfke kabardı. Bu kadın, onun hayatına bu şekilde girmemeliydi. Arda, Onu merak edemezdi. Onunla ilgili düşünemezdi. Arabanın anahtarlarını sertçe çıkardı ve hızla uzaklaştı. 'Elysium'da, gündüz vakti sakin olan mekan, akşam için hazırlıklarla doluydu. Menü tastinglemesi için şefler ve birkaç güvenilir gurmeyle bir araya geldi. Yemekler, şaraplar, sunumlar... Her şey kusursuz olmalıydı. Kontrol ondaydı. Burası onun krallığıydı. Defne, ofisine geldiğinde, Arda hesap defterlerine bakıyordu. Defne kapıyı kapattı, arkasını yasladı. "Nasıl gidiyor?" diye sordu, sesinde bir gerginlik vardı. "Planlar ilerliyor," diye cevap verdi Arda, başını kaldırmadan. "O kızla ilgili haberler dolaşmaya başladı. 'Gizemli nişanlı' falan. Sosyal medyada trend olmuş." Arda iç geçirdi. "Beklenen bir şey." Defne, yavaşça masaya yaklaştı. "Ben... ben onu merak ediyorum. Nasıl biri? Neye benziyor?" Arda sonunda başını kaldırdı. Defne'nin gözlerinde, kıskançlıktan ziyade, derin bir endişe vardı. Kendi konumunun tehlikede olduğunu hissediyordu. "Önemsiz," dedi Arda, kesin bir tavırla. "Zayıf, sessiz, neredeyse yok." "Peki neden evinizde kalıyor? Nişanlısı ölmüş, kendi ailesine dönmesi gerekmez mi?" "Basın hikayesi bu," diye açıkladı Arda, sabrı tükenmeye başlayarak. "Acılı nişanlı, nişanlısının ailesiyle birlikte yas tutuyor. Daha insani görünüyor. Birkaç haftaya, ortalık sakinleşince İzmir'e döner." Defne, bu açıklamayı yeterli bulmamış gibiydi, ama daha fazla itiraz edemedi. Bunun yerine, masanın kenarına oturdu, bacağı Arda'nın bacağına sürtündü. "Bu akşam... beraber kalabilir miyiz? Senin için kötü bir gün oldu. Rahatlamana yardım edebilirim." Arda, onun dokunuşunu hissetti. Dün geceki gibi, fiziksel bir kaçış, zihnini susturmanın bir yolu olabilirdi. Ama şu an, buna bile ihtiyacı yokmuş gibi hissediyordu. İçi, tuhaf bir şekilde doluydu. Kitaplı odadaki o diyalog, Leyla'nın o boş gözleri, onu meşgul ediyordu. "Bugün olmaz," dedi. Defne'ye baktığında, kadının yüzündeki hayal kırıklığını gördü. "Çok işim var. Ayrıca... ailevi bir yas var. Görünüşte bile olsa, buna saygı göstermem gerekiyor." Bu mantıklıydı. Defne itiraz edemedi. Ama içgüdüleri ona, bunun sadece görünüşle ilgili olmadığını söylüyordu. Bir şeyler değişmişti. "Peki," dedi alçak bir sesle, ayağa kalktı. "Yarın görüşürüz o zaman." Defne gittikten sonra, Arda ofisinde tek başına kaldı. Boğaz'ın karşısındaki ışıklar yanmaya başlıyordu. Telefonunu eline aldı. Arama geçmişine baktı. Gece yarısı yaptığı aramalar duruyordu: 'Leyla Yılmaz... İzmir... Resim restorasyonu... Sergi...' Bilgisayarını açtı. İnternette, çok az bilgi bulabildi. Birkaç küçük serginin katılımcı listesinde adı geçiyordu. Bir restorasyon atölyesinde staj yapmıştı. Sosyal medya hesapları ya kapalıydı ya da çok az kullanılıyordu. Babası Vedat'ın borçlarıyla ilgili birkaç icra ilanı... Arda, bir süre ekrana baktı. Sonra, farklı bir arama yaptı. Emre'nin son aylarındaki hareketleri. Ve Bodrum'daki tekne. Teknenin kaydı kime aitti? Emre'ye mi, yoksa bir başkasına mı? Tam bu sırada, telefonu çaldı. Deniz'di. "Alo?" "Dostum," dedi Deniz'in sesi. Her zamanki neşeli tonu yoktu. "Haberleri gördüm. Çok üzüldüm. Cidden. Marina da ağladım resmen." "Teşekkürler," dedi Arda, yorgun. "Bir şeye ihtiyacın var mı? Antalya'dan fırlayıp gelebilirim." "Henüz değil. Ama... belki yakında. Sana ihtiyacım olabilir." Deniz sessiz kaldı. Arda'nın tonundaki ciddiyeti anlamıştı. "Bir sorun mu var?" "Sadece... hazırlıklı ol." Konuşmayı bitirdikten sonra, Arda ofisten çıktı, mekanın arka girişinden ayrıldı. Eve, Nişantaşı'ndaki dairesine gitmek niyetindeydi. Ama araba kendi kendine sanki, Bebek'e, yalıya doğru yöneldi. Kendini durduramadı. İçinde, o sessiz kadını tekrar görmek, onunla o bitmemiş konuşmayı tamamlamak için garip, mantıksız bir dürtü vardı. Yalıya vardığında, akşam olmuştu. İçeride sadece birkaç ışık yanıyordu. Hülya, onu kapıda karşıladı. "Arda Bey, yemek hazır. Aileniz yemek odasında." "Leyla Hanım nerede?" Hülya hafifçe duraksadı. "Odasında. Yemek yemek istemedi. Ben de bir tepsi götürdüm." Arda merdivenleri çıktı. Leyla'nın odasının kapısı kapalıydı. Tıklamadan, tokmağı çevirdi. Kilitli değildi. İçeri girdiğinde, Leyla'yı pencerenin yanındaki koltukta, bacaklarını karnına çekmiş, başını dizlerine dayamış halde buldu. Yanındaki sehpada, Hülya'nın getirdiği yemek tepsisinin üzeri hâlâ kapalı duruyordu. Işık yanmıyordu, sadece bahçeden gelen dış ışıklar odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Arda kapıyı kapattı. Ses, Leyla'yı ürpertmişti. Başını kaldırdı, gözleri karanlıkta parladı. "Neden yemiyorsun?" diye sordu Arda, sesi odanın sessizliğinde çok yüksek çıktı. "Acıkmadım." "Yemek zorundasın. Hasta olursan, bu daha büyük bir sorun olur." Leyla ona baktı. "Benim için mi endişeleniyorsunuz? Yoksa kendiniz için mi?" Arda içeri doğru ilerledi. "Bugünkü küçük performansından etkilendim. 'Piyon' lafını sevdin galiba." "Siz de 'stratejik varlık' lafını sevmiştiniz," diye karşılık verdi Leyla, hiç tereddüt etmeden. Sesi hâlâ cansızdı, ama artık bir robot gibi değildi. İçinde küçük, sivri bir şey vardı. Arda, sehpanın kenarına oturdu, onunla aynı hizada. "Bana bak," dedi. Leyla başını çevirdi, gözleri Arda'nınkilere kenetlendi. "Bu oyunda hayatta kalmak istiyorsan," diye konuştu Arda, her kelimeyi vurgulayarak, "kurallarıma uyacaksın. Ama sadece dışarıdan değil, içeriden de. Uyuyormuş gibi yapmayacaksın. U-ya-cak-sın! Bu içindeki... bu küçük isyanı, bu pasif direnişi tamamen söndüreceksin. Çünkü ben, gözlerinde bir şeylerin kıpırdadığını görürsem, senin için bu evi bir cehenneme çeviririm. Anlıyor musun?" Leyla'nın nefesi biraz hızlandı. Göğsü hafifçe inip kalktı. O boş ifade, yerini saf, ham bir korkuya bırakmıştı. Bu iyiye işaretti... "Anlıyorum," diye fısıldadı. "İkincisi," diye devam etti Arda, onun korkusunun tadını çıkararak. "Bir piyon olacaksan, sağlıklı bir piyon olacaksın. O yemeği yiyeceksin. Şimdi." Leyla, bir an için direnecek gibi oldu. Sonra, yavaşça kollarını bıraktı, bacaklarını indirdi. Tepsiyi önüne çekti, kapağını açtı. İçinde çorba, salata, biraz pilav vardı. Titreyen elleriyle kaşığı aldı. Arda, onun ilk kaşığı ağzına götürüşünü izledi. Mekanikti. Yutkunurken zorlandı. Ama itaat ediyordu. İçinde garip bir tatmin duygusu uyandı. İşte bu kontrolün verdiği keyifti... Ama aynı zamanda, onun bu zorla yemek yiyişini izlemek, içinde bir rahatsızlık da yarattı. Görmezden geldi. "Yarın," dedi Arda ayağa kalkarken, "senin için bir fotoğraf çekilecek. Bahçede. Yüzün görünmeyecek. Sadece durman gerekecek. Hazırlıklı ol." Leyla, kaşığı bıraktı. "Ne giyeceğim?" Arda, onun üzerindeki siyah elbiseye baktı. "Onu giyeceksin. Siyah, yas rengi. Mükemmel." Odanın kapısına yöneldi. Tam çıkarken, Leyla'nın arkasından gelen sesini duydu. O kadar alçaktı ki, neredeyse hayal gibiydi. "Emre'yi gerçekten tanımıyordum." Arda durdu, döndü. "Ne?" Leyla, ona bakmadı. Tabağındaki pilava bakıyordu. "Sadece birkaç kez gördüm. Hiç konuşmadık. Bu yalan... bu rol... en azından bu kadar büyük olmasaydı." Arda, bir süre ona baktı. Sonra, "Önemli değil," dedi. "Artık onu tanıyormuşsun gibi davranacaksın. Bu senin görevin." Kapıyı kapattı ve koridorda yalnız kaldı. Kalbi hızlı atıyordu. İçinde, az önce yaptığı şeyden dolayı bir iğrenme vardı. Ama onun üzerinde kontrol kurmanın verdiği güç duygusu, o iğrenmeyi bastırıyordu. Aşağı indi. Yemek odasında, Ufuk ve Selin yemeklerini yiyor, alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Annesi yoktu, muhtemelen babasının yanındaydı. Ufuk, Arda'ya baktı. "Neredeydin?" "İştahım yok," diye karşılık verdi Arda. "Ben de odama çıkacağım." Selin, ona keskin bir bakış attı. "Leyla'yla mı konuştun? Nasıl?" "İyi," diye kestirip attı Arda. "Kuralları öğrendi. Yarın fotoğraf için hazır olacak." Ufuk memnun göründü. "Güzel. İşler plana göre ilerliyor." Arda, onların yanından geçip merdivenlere yöneldi. Ama aklı hâlâ üst kattaydı. Leyla'nın o zorla yemek yiyişi... ve o son, itirafı 'Emre'yi gerçekten tanımıyordum.' Bu, zaten bildiği bir şeydi. Ama onun ağzından duymak... bu, onun da bu yalandan ne kadar rahatsız olduğunu gösteriyordu. Belki de o kadar da 'piyon' değildi. Belki de, tıpkı kendisi gibi, bu tuzağa düşmüş, içinde sessizce isyan eden biriydi. Bu düşünce, Arda'yı rahatsız etti. Onu bir düşman, bir sorun, bir nesne olarak görmek daha kolaydı. Ama onun da bir kurban olduğunu düşünmek... bu, işleri karmaşıklaştırıyordu. Odasına girdi, kapıyı kapattı. Sırtını kapıya dayadı. İçinde bir savaş vardı: Kontrolcü yanı, Leyla'yı ezmek, onu tamamen itaatkâr hale getirmek istiyordu. Ama babasının sözleri kulaklarında yankılanıyordu: 'O bu işin en masum tarafı. Belki de en savunmasız olanı.' Ve kendi içindeki, uzun zaman önce aldatılmış, aşağılanmış o genç adam... o adam, belki de bir başka kurbanı ezmenin doğru olmadığını fısıldıyordu. Arda, bu düşünceleri kafasından atmaya çalıştı. Zayıflık yoktu. Sadece strateji. Ve stratejisi, Leyla'nın kontrol altında, sakin ve sorunsuz olmasını gerektiriyordu. Ona acımak, bu stratejiye ihanet etmek olurdu. Yatağa uzandı, gözlerini tavana dikti. Yarın, fotoğraf çekimi olacaktı. Ve ondan sonra, bu yalan daha da resmiyet kazanacaktı. Kendini, bu yalanın bir parçası olmaya hazırlamalıydı. Ama hazır değildi. Çünkü bu yalanın içinde, sadece basını kandırmak yoktu. Daha karanlık, daha tehlikeli bir şeyler olduğunu hissediyordu. Ve Leyla, artık sadece bir piyon değil, bu karanlık oyunun tam ortasında, savunmasız bir kadındı. Onu korumak zorunda mıydı? Yoksa onu kullanıp, işi bitince bir kenara mı atmalıydı? Bu sorunun cevabını henüz bilmiyordu. Ama bir şeyi biliyordu: Bu gece, kitaplı odada başlayan o garip dans, henüz bitmemişti. Ve bir sonraki hamlesini çok dikkatli seçmeliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD