6. Bölüm: Silüet

1784 Words
Leyla, ertesi sabah uyandığında, odasının kapısının önünde küçük bir yığın kitap buldu. Resim tarihi, modern sanat akımları, İtalyan Rönesansı üzerine ciltler... Hepsi lüks, resimli, pahalı baskılardı. Üzerlerinde ufak bir not vardı: "Kitaplıktan. Hülya." Leyla, notu eline aldı. Hülya'nın el yazısı değildi bu. Daha keskin, daha erkeksi çizgileri vardı. Arda. Bu kitapları gönderen oydu. Dün, ona karşı kurallarıyla, tehditleriyle sertleşen adam. Şimdi ise sessizce, kitaplarla bir zeytin dalı uzatıyor gibiydi. Kitapları alıp kitaplığına yerleştirdi. Sayfalarını çevirmeye başladı. Botticelli'nin "Venüs'ün Doğuşu"nun parlak reprodüksiyonu, onu İzmir'deki küçük atölyesine, tuvallerin ve tiner kokusunun arasına götürdü. Orada, kendisiydi. Burada ise... neydi? Kapısına hafif bir vuruş geldi. Hülya, kahvaltı tepsisini getirmişti. "Günaydın, kızım. Nasılsın?" "İyiyim, teşekkürler," diye mırıldandı Leyla, kitaplara işaret ederek. "Bunlar için teşekkür ederim." Hülya, kitaplara baktı, yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Anlamıştı. "Rica ederim. İstersen, biraz da tuval, boya getirebilirim. Sessizce çalışırsın." Leyla'nın kalbi hızlandı. Boya. Tuval. Bunlar, onun gerçek dünyasına açılan bir kapı olurdu. "Gerçekten mi? Kimseye belli etmeden..." Hülya başını salladı, gözlerinde bir parıltı vardı. "Ben hallederim. Sen sadece ne istediğini söyle." Bu küçük iyilik, Leyla'nın içinde bir şeyleri canlandırdı. Belki de bu duvarların içinde tamamen ölmemek mümkündü. Kendine bir köşe, sessiz bir direniş alanı yaratabilirdi. Aşağıda, salonda ise farklı bir hava vardı. Nermin Hanım ve İdil, sabahın erken saatlerinde gelen gazeteleri inceliyorlardı. Leyla'nın silüetinin yer aldığı fotoğraf, birkaç basılı gazetenin üçüncü sayfasındaydı. İnternet gazetelerindeki yorumlar ise genellikle sempatikti: 'trajedinin sessiz kurbanı', 'aşkı yarıda kalan genç kadın'. "Güzel gidiyor," dedi İdil, memnunca. "Sıradaki adım, bir hafta sonra küçük bir hayır işi görüntüsü. Belki bir çocuk hastanesine bağış. Leyla Hanım'ın adına, tabii. Ama yine ortalıkta boy göstermeden, fazla dikkat çekmeden." Nermin Hanım onayladı. Tam o sırada, Selin salona girdi. Üzerinde pahalı bir spor kıyafeti vardı, elinde bir smoothie bardağı. "Günaydın. Ne var ne yok?" İdil, durumu özetledi. Selin, gazetelere kayıtsızca göz attı. "İyi. Ufuk bugün arar, merak ediyordur." Sonra, Nermin Hanım'a döndü. "Anne, bugün kuaföre gidiyorum. Bir şey ister misin?" Nermin Hanım, "Hayır, canım," dedi. "Ama Leyla'ya birkaç parça bir şeyler alabilirsin. Çok az kıyafeti var." Selin'in dudaklarında ince, alaycı bir gülümseme belirdi. "Gerçekten gerekli mi? Zaten dışarı çıkmıyor. Ve fotoğraflarda hep siyah giyecek." "Yine de... evin içinde. Rahat etmeli." "Rahat etmek mi?" diye tekrarladı Selin, smoothie'sinden bir yudum alarak. "Bence o, bu lüksün içinde bile rahat edemez. Gözlerindeki o fakir kız ifadesini görüyorsunuz, değil mi?" Nermin Hanım, rahatsız olmuş gibi kaşlarını çattı. "Selin, lütfen. O şu an ailemizin bir misafiri. Zoraki bir görevin içinde..." "Tabii, tabii," diye geçiştirdi Selin. "Ben gidiyorum o zaman." Selin çıktıktan sonra, Nermin Hanım iç çekti. "Bazen Selin çok acımasız olabiliyor." İdil, profesyonel bir ifadeyle gülümsedi. "Aile dinamikleri. Önemli olan dışarıya yansıyan imaj." Arda, o sabah 'Elysium'a gitmek yerine, babasının çalışma odasına gitti. Cihan Bey, biraz daha iyi görünüyordu, ama yüzündeki keder derindi. "Baba, seninle konuşmam gereken şeyler var." Cihan Bey, ona baktı. "Emre ile ilgili mi?" "Evet." Arda, kapıyı kapattı. "Onun son zamanlarında büyük miktarlarda nakit çektiğini biliyor musun? Gizli fonlardan." Cihan Bey'in yüzü soldu. "Biliyordum. Bana, yatırım için ihtiyacı olduğunu söylemişti. Çok sorgulamadım. O... o son dönemde gergindi. Bana bile söylemek istemediği hatalar yapmış olabilir. Babalık, bazen oğullarının hatalarını görmezden gelmek, üzerine gitmemek anlamına gelebiliyor." "Bu bir hata değil, baba. Bir şeyler var. Ve onunla birlikte ölen o kadın... hamileydi. Emre'nin çocuğu mu?" Cihan Bey, gözlerini kapadı. "Bilmiyorum. Ama... ama eğer öyleyse, o çocuk... o çocuk mirasın bir parçası olurdu. Ve bu, bazıları için çok tehlikeli bir fikir olabilirdi." Arda'nın kanı dondu. "Bazıları derken?" "Arda," dedi Cihan Bey, gözlerini açarak. Sesinde bir aciliyet vardı. "Bu evde herkesi senin sevgili ailen olarak düşünmemelisin. Güvenebileceğin tek kişi, kendinsin. Ve belki... belki o kız. Leyla." "Leyla mı? Neden?" "Çünkü onun burada olmasının tek nedeni, dışarıdan gelen bir tehdit değil. Aynı zamanda içeriden gelen bir tehdidi de örtbas ediyor olabiliriz. Emre'nin ölümü, belki de sadece bir kaza veya şahsi bir skandal değildi. Belki de... bir güç oyununun parçasıydı. Leyla'nın bu 'nişanlı' hikayesi, o hamile kadın ve çocuğunun yerini alarak ailenin geleceğini koruyor. Anlıyor musun?" Arda anlıyordu. Mide bulandırıcı bir şekilde anlıyordu. Bu, onu sadece bir piyon değil, bir kalkan yapıyordu. "Bunu kim planladı?" diye sordu Arda, sesi gergin. "Plan... plan toplu bir karardı. Ama fikir... fikir Ufuk'tan geldi. Vedat'ın borçlarını öğrendiğinde, bu fırsatı değerlendirmek istedi." Ufuk. Tabii ki. Her zaman en hırslı, en fırsatçı olan oydu. "Peki ya annem? O ne düşünüyor?" "Annen... annen her şeyden önce ailenin itibarını düşünür. Ve şu an, itibarımız Emre'nin ölümünün temiz görünmesine bağlı. O yüzden bu planı destekliyor." Arda, odada volta atmaya başladı. "Bu çılgınlık. Eğer gerçek ortaya çıkarsa, hepimiz batarız. Ve Leyla... onun hayatı tamamen paramparça olur." "Bu yüzden," diye vurguladı Cihan Bey, "onu korumalısın. Sadece bir kalkan olarak değil, bir insan olarak. Çünkü eğer bu plan çökerse, ilk kurşunu yiyen o olacak." Arda, pencereden dışarı, bahçeye baktı. Leyla'nın dün fotoğrafının çekildiği yeri gördü. O, bu karmaşık, kirli oyunun tam göbeğindeydi ve muhtemelen bunun farkında bile değildi. Ya da... önemseyemeyecek kadar mecburdu. "Ne yapmamı öneriyorsun?" diye sordu Arda, babasına dönerek. "Önüne konulan oyunu oyna," dedi Cihan Bey. "Ama kuralları sen belirle. Leyla'yı kontrol et, evet. Ama onu aynı zamanda güçlendir. Ona, bu evde bir müttefik ver. Bu müttefik sen ol. Çünkü eğer bu duvarların dışında, ve hatta içinde düşmanlarımız varsa -ki var- o zaman tek gerçek müttefikin, kimsenin kontrol edemeyeceği o kız olacak." Bu bir stratejiydi. Soğuk, hesaplı bir strateji. Ama Arda'nın içinde, Leyla'ya karşı artan o garip ilgiyi de açıklıyordu. Onu korumak, kendi çıkarlarına da uygundu. "Anlıyorum," dedi Arda. "Bunu... Yapabilirim." O öğleden sonra, Arda beklenmedik bir şekilde yalıya geri döndü. Doğrudan mutfağa gitti. Mert, akşam yemeği hazırlıklarıyla meşguldü. "Şef," diye seslendi Arda. Mert döndü, biraz şaşırmıştı. "Buyrun, Arda Bey?" "Bu akşam yemek için özel bir menü hazırla. Hafif olsun. Ve... Leyla Hanım'a ayrı bir tepsi hazırla. Onun odasına çıkacak." Mert'in gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık, ardından hızlıca gizlenen bir tedirginlik belirdi. "Tabii, efendim. Ne tercih eder?" "Ne pişiriyorsan ondan. Ama sunumu güzel olsun." Arda, bir an Mert'e dikkatle baktı. "Bir de," diye ekledi. "Leyla Hanım'ın odasına, herhangi bir nedenle sen girmeyeceksin. Hülya hanım götürecek. Anlaşıldı mı?" Mert'in yutkunduğunu gördü. "Anlaşıldı, efendim." Arda, ondan ayrılıp yukarı çıktı. Leyla'nın odasının önünde durdu. Kapıyı tıklattı. İçeriden hafif bir "Girin," sesi geldi. Arda içeri girdi. Leyla, pencerenin yanındaki koltukta, kitaplardan birini okurken buldu. Onu görünce, kitabı kapattı, ayağa kalktı. Üzerinde, yine siyah, ama daha rahat görünen bir pantolon ve kazak vardı. "Rahatsız etmiyorum, umarım," dedi Arda. "Etmiyorsunuz." Sesinde artık o kadifemsi boşluk yoktu. Daha nötr, daha dikkatliydi. Arda, odada bir tur attı. Kitapların sehpada durduğunu gördü. Arda'nın kitaplara baktığını görünce "Sanat Tarihi ve Resimle ilgili kitaplar. Sizin kitaplığınızdan. 'Hülya' getirdi. Sorun olmaz ya?" Kitapları kapıya Arda'nın koyduğunu bildiği için Hülya ismini bastırarak söylemişti. Arda, yakalandığını anlayınca hafifçe gülümsedi. "Hülya, istediğin malzemelerin listesini bana iletti. Öğlen olmadan elinde olacak. Şahsen ilgileneceğim." Leyla'nın gözleri hafifçe büyüdü. Şaşkınlık ve minnet karışımı bir ifadeydi bu. "Neden?" diye sordu, doğrudan. Arda, ona baktı. "Çünkü bu odada çürümeni istemiyorum. Zihnini meşgul etmen, seni daha sakin, daha... uyumlu yapar." "Yani, bu oyunda daha iyi bir piyon olmam için." Arda, onun bu direktliğine karşı bir kez daha gülümsedi. Bu kez daha içten bir gülümsemeydi. En azından artık saklamıyordu. "Evet. Daha iyi bir piyon olman için." Leyla, bu dürüstlüğü duyunca rahatlamış gibi göründü. Yalanlardan daha kolaydı bu. "Anladım." "Bu akşam yemeğin odana gelecek. Ailemle yemek yemeyi sevmiyorsun sanırım." "Böylesi daha iyi." Arda, ona bir süre baktı. "Dün gece," diye başladı, nedenini bilmeden. "Kapının altından ışık sızıyordu. Uyumamış mıydın?" Leyla, ona baktı, gözlerinde bir şaşkınlık. "Siz... bana mı baktınız?" "Geç saatte döndüm. Koridordan geçerken gördüm." "Uyuyamadım," diye itiraf etti Leyla, sessizce. "Düşünüyordum." "Neyi düşünüyordun?" "Bütün bunların ne zaman biteceğini. Ve bittiğinde... geriye ne kalacağını." Arda, bu soruya cevap veremedi. Çünkü o da bilmiyordu. Bunun basit bir PR operasyonu olmadığını, karanlık bir miras savaşının parçası olduğunu söyleyemezdi ona. "Şimdilik," dedi, sesini yumuşatarak. "Sadece odanda, kitaplarınla ve yakında boya malzemelerinle kal. Dışarıdakileri düşünme. Ben... ben senin buradaki varlığını kolaylaştırmaya çalışacağım." Leyla'nın gözlerinde şaşkınlık ve biraz da şüphe vardı. "Neden? Dün... dün bana kurallarınızdan, cehenneme çevirmekten bahsediyordunuz." Arda, bunu itiraf etmek zorunda hissetti. "Çünkü senin kontrolden çıkman, senin çıldırman, benim de işimi zorlaştırır. Ama itiraf etmeliyim ki bu oyunda ben de bir piyonum. Ve yan yana iki piyon, özellikle de tahtanın merkezindeki iki piyon, her zaman bir piyondan güçlüdür." Bu mantıklıydı. Leyla başını salladı. "Peki. Anladım." Arda, odadan çıkmak üzere döndü. Tam kapıyı açarken, Leyla'nın arkasından gelen sesi duydu. "Arda Bey?" Bu, onun ismini ilk kez kullanışıydı. Arda döndü. "Evet?" "O fotoğraf... dünkü. Çıktı mı?" "Çıktı. Gazetelerde. İnternet gazetelerinde. Hatta sosyal medyada... Yüzün görünmüyor. Sadece silüetin." Leyla, bir an için nefesini tutmuş gibiydi. Sonra, "İyi," dedi. "Yüzümün görünmesini istemezdim." Arda, onun bu rahatlamasını gördü. Belki de o da, bu yalanın daha da derinleşmesini, kimliğinin tamamen başka biriymiş gibi pazarlanmasını istemiyordu. Kapıyı kapattı, koridorda yalnız kaldı. Kendi odasına gitmek yerine, aşağı indi. Selin, salonda tek başına, telefonunda bir şeyler izliyordu. "Arda," dedi, onu görünce. "Ne haber? Daha işe gitmedin mi?" "İşler vardı," diye kestirip attı. "Ufuk ne zaman dönüyor?" "Cumartesi. Neden? Bir sorun mu var?" "Hayır. Sadece... bazı şeyleri konuşmamız gerekiyor. Aile içinde." Selin'in gözleri daraldı. "Ne gibi şeyler?" "Emre'nin mirası. Babamın sağlığı. Gelecek." Arda, ona dikkatle baktı. "Senin de fikirlerin vardır herhalde." Selin, gülümsedi, ama gülümsemesi soğuktu. "Tabii ki var. Ufuk gelince konuşuruz o zaman." "Elbette." Arda, ondan ayrılıp babasının çalışma odasına doğru ilerledi. Selin'in bakışlarını sırtında hissediyordu. O, bir tehditti. O akşam, yemek odasında sadece Nermin Hanım, Selin ve Arda vardı. Yemek sessiz geçti. Leyla'dan bahsedilmedi. Sanki o, yalının hayaletiydi; herkes onun varlığını biliyordu, ama konuşulmuyordu. Yemekten sonra, Arda odasına çekilirken koridorda bir kez daha Leyla'nın odasının önünden geçti. Kapının altından yine ışık sızıyordu. Leyla'nın içeride, koltuğunun üzerinde otururken kitap okuduğunu hayal etti. Gülümsedi... Kafasını hafifçe iki yana sallayarak yoluna devam etti. Kendi odasında, telefonunu kontrol etti. Deniz'den bir mesaj vardı: "Bodrum'daki arkadaşım aradı. Ege Marina'nın kayıtlı olduğu avukatlık bürosu, Ufuk'un üniversiteden bir arkadaşına ait. İlginç, değil mi?" Arda'nın nefesi kesildi. Ufuk. Teknenin kaydı Ufuk'un bir bağlantısı üzerindeydi. Bu bir tesadüf olamazdı. İkinci mesaj: "İzmir'den de haber var. Vedat'ın borçları başarısız bir inşaat işi. Tolga'nın da yüksek miktarda kumar borcu var." Arda, telefonunu sımsıkı kavradı. Vedat'ın borçları, belki bir talihsizlik değil, bir tuzaktı. Ufuk, Vedat'ın bu zayıflığını nasıl bu kadar çabuk öğrenmiş ve kullanmıştı? Parçalar yavaş yavaş birleşiyordu. Ve resim, giderek daha korkunç bir hal alıyordu. Arda, yatağına uzandı, ama gözlerini kapatamadı. Zihninde, Leyla'nın o masum, sorgulayıcı bakışları vardı. O, bu karanlığın tam ortasına, hiçbir şeyden habersiz, bir kuzu gibi atılmıştı. Ve şimdi, Arda'nın önünde iki seçenek vardı: Oyunu, ailesinin kurallarına göre oynamaya devam etmek. Ya da kuralları tamamen değiştirmek. Ve bunu yapmak için, o sessiz, kitaplara gömülmüş, odasında uyuyamayan kadına güvenmek zorunda kalabilirdi. Bu düşünce, onu hem korkutuyor hem de garip bir şekilde heyecanlandırıyordu. Çünkü uzun zaman sonra, hayatında, kontrol etmeye çalıştığı değil, korumak istediği bir şey vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD