3. Bölüm: Kurallar Oyunu

1570 Words
Sabahın erken, gri ışıkları Bebek'teki yalının geniş pencerelerinden içeri sızarken, Leyla hâlâ aynı pozisyonda, kendisine ayrılan odanın penceresinin önünde, dışarıdaki dalgalı denize bakıyordu. Bir sandalyeye çömelmişti, bacakları göğsüne çekilmiş, kolları dizlerine dolanmıştı. Gece boyunca hareket etmemiş gibiydi. Üzerinde, dün akşam geldiğinde giydiği aynı kıyafetler vardı; bej kazağının kolları biraz fazla uzundu ve ellerini tamamen örtüyordu. Oda lükstü. İpek duvar kağıtları, antika mobilyalar, el dokuması bir halı. Ama ona bir otel odasından, hatta bir müze köşesinden daha yabancıydı. Babası Vedat, apar topar onu İstanbul'a getirirken, "Büyük bir fırsat, kızım. Hepimiz için bir kurtuluş," demişti. Abisi Tolga ise gözlerini kaçırarak, "Sadece biraz rol yapacaksın. Sonra hepimiz rahat edeceğiz," diye eklemişti. Kurtuluş. Rol. Hepsi bir yalanlar yumağıydı. Emre Gökçe'yi sadece birkaç kez görmüştü. Babasının iş bağlantısı nedeniyle birkaç aile yemeğinde. Çevresine nazik, ama biraz ukala, fakat kendisiyle ilgilenmeyen, karşısına gelse bile sanki görmeyen biriydi. Hiçbir zaman tek kelime etmemişlerdi birbirlerine. Şimdi onun 'acılı nişanlısı'ydı. Kapıda hafif bir tıklama sesi duydu. Kilit açıldı ve Nermin Hanım içeri girdi, arkasında bir kahve tepsisi taşıyan yaşlı, sakin görünümlü bir hizmetçi kadın vardı. Hülya. "Leyla, canım," dedi Nermin Hanım, sesi dün geceye göre daha toparlanmış, ama yapay bir şefkatle dolu. "Kahvaltı getirdik. Biraz ye, lütfen. Çok zayıfsın." Leyla başını çevirip onlara baktı. Nermin Hanım'ın gözleri kırmızıydı, ama makyajı mükemmeldi. Üzerinde siyah, zarif bir tunik vardı. Yas tutan bir anne imajını eksiksiz veriyordu. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı Leyla, sesi pürüzlü çıktı. "Aç değilim." "Yemelisin," diye ısrar etti Nermin, Hülya'nın tepsiyi küçük masaya bırakmasına izin vererek. "Gücüne ihtiyacın olacak. Bugün... bugün hazırlıklar başlayacak." Leyla gözlerini Nermin'e dikti. "Ne hazırlıkları?" Nermin Hanım, Hülya'ya "Bizi yalnız bırak," der gibi başını salladı. Kadın sessizce çıktı. "Basın danışmanımız geliyor. Sana... hikayeyi öğretecek. Emre'yle olan 'ilişkinizin' detaylarını. Nerede tanıştığınız, nasıl nişanlandığınız... İnanılır olmalı." Leyla içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Nermin Hanım hızla yanına geldi, sandalyenin yanında çömelerek onun ellerini -soğuk, cansız ellerini- avuçlarına aldı. "Dikkatli olmak zorundasın, Leyla. Bak, biliyorum bu zor. Bir anne olarak ben de hikaye uydurmak yerine yasımı yaşamak isterdim. Ama bazen... bazen aileler daha büyük resim için fedakarlık yapmak zorunda kalır. Senin fedakarlığın, hem senin ailenin hem de bizim ailemizin geleceğini kurtaracak. Anlaşmazlık yok, değil mi? Baban her şeyi anlattı." Babam her şeyi anlattı. Borçları. Tolga'nın kumar borçlarının tehdidi. Gökçe Holding'in avukatlarının, bu borçları silme ve hatta kendilerine 'düzenli bir gelir' bağlama karşılığında sunduğu teklifi. Leyla, babasının yalvaran sesini hatırladı: "Başka çaremiz yok, kızım. Eğer kabul etmezsek, hepimiz mahvoluruz." "Ne kadar sürecek?" diye sordu Leyla, sesi boş, içi boşalmış gibi. "Altı ay. Belki bir yıl. Cenaze, yas süreci, sonra... yavaş yavaş hayat normale döner. Seni İzmir'de güzel bir ev ve bir sanat atölyesiyle ödüllendireceğiz. Kimse sana bir daha dokunamaz, Leyla. Özgür olacaksın." Özgürlük. Bu kelime, Leyla'nın içinde sönük bir ışık gibi titredi. Kendi atölyesi. Kimsenin ona ne yapacağını söylemediği, kimsenin onu satmaya çalışmadığı bir hayat. Bu, şimdiye kadar sahip olduğu her şeyden daha değerliydi. Bunun için yalan söylemeyi, rol yapmayı göze alabilir miydi? Başını, neredeyse görünmeyen bir şekilde salladı. "Tamam." Nermin Hanım memnuniyetle gülümsedi, Leyla'nın yanağını okşadı. "Aferin, akıllı kızsın. Şimdi giyin, kahvaltını ye. Hülya sana yardım edecek. Benim aşağıda toplantım var." Nermin Hanım odadan çıktıktan sonra, Leyla ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu. Yavaşça banyoya yöneldi. Aynada gördüğü yüz, tanımadığı birine aitti. Solgun, çukur gözler, mor halkalar. Sanki içindeki her şey boşalmıştı. Ellerini lavaboya dayadı. Titriyordu. Derin bir nefes aldı. "Sadece altı ay," diye fısıldadı aynadaki kadına. "Sadece altı ay dayan." Aynı saatlerde, Nişantaşı'ndaki dairesinde Arda, bir dizi acil telefon görüşmesi yapıyordu. Yüzü asıktı. "Evet, basın bildirisini benim onayımdan geçmeden yayınlamayın. Evet, 'nişanlı' hikayesi. Detayları size sonra ileteceğim." Defne, mutfak tezgahında onu izliyordu, bir fincan kahveyle. Arda'nın telefondaki tonu, dün geceki çaresiz adamdan tamamen farklıydı. Kontrolü yeniden ele almıştı. Görüşmesi bitince, Defne yanına geldi. "Ne oluyor, Arda? 'Nişanlı' hikayesi nedir?" Arda ona baktı. Defne'ye her şeyi anlatmak zorunda değildi. Ama o, bu oyunun dışında kalamazdı. Medyanın içindeydi, dedikoduları duyacaktı. "Emre'nin gizli bir nişanlısı olduğu hikayesini anlattıracağız," diye açıkladı, sesi düz, ifadesiz. "İzmir'den. Aile, skandalı örtbas etmek için onu öne sürüyor. Ben de 'destekçi kardeş' rolüne bürüneceğim." Defne'nin gözleri büyüdü. "Bu... bu delilik! Sen buna nasıl izin verirsin?" "Vermek zorundayım," diye kesip attı Arda sertçe. "Babanın kalbi dayanmaz. Şirket hisseleri çöker. Bu bir strateji, Defne. Duygusal bir mesele değil." "Peki bu kız? Kim? Nereden çıktı?" "Önemli değil," diye cevap verdi Arda, telefonuna dönerek. "Sessiz, sorunsuz biri. Bir süre yalıda kalacak, sonra kaybolup gidecek." Ama içten içe, 'önemli değil' kısmından emin değildi. Gece yarısı yaptığı araştırma, ona çok az şey vermişti. Leyla, İzmir'de Güzel Sanatlar mezunuydu, serbest resim restoratörü olarak çalışıyor, sergilere katılıyordu. Sosyal medyası neredeyse yoktu. Silik, sıradan bir hayat. Babası Vedat'ın borç batağında olduğu doğruydu. Her şey, ailesinin onu bu pazarlığa sürüklemek için yeterli sebebi olduğunu gösteriyordu. Yine de, onun odada sergilediği o donuk, neredeyse hayattan kopuk tavır... Arda'ya doğru gelmemişti. Bu kadar kolay teslim olan biri, bu oyunda dayanabilir miydi? Telefonu çaldı. Ufuk'tu. "Basın danışmanı yalıda. Gelsene. Ayrıca, baban seni bekliyor." Arda iç çekti. "On dakikaya kadar oradayım." Defne'ye döndü. "Gitmem gerekiyor." "Ben de geleyim mi? Senin yanında olayım." "Hayır," diye cevap verdi Arda, hızlıca. Çok hızlı. Defne'nin yüzünde bir şok ifadesi belirdi. Arda, sesini yumuşatarak telafi etmeye çalıştı. "Şu an orası... karışık. Ailevi bir kaos. Seni oraya sürüklemek istemem. Defne bu cevaptaki mantığı anladı, ama içi rahat etmedi. "Peki. Ben 'Elysium'a geçeyim o zaman. Bugünkü menü tastinglemesi var." "Tamam," dedi Arda, onun yanağına kuru bir öpücük kondurarak. "Akşam ararım." Arda yalıya vardığında, atmosfer dünden farklıydı. Artık bir şok hali yoktu; organize bir faaliyet vardı. Salonda, Ufuk ve avukat Tahir Bey, iddialı giyimli, keskin bakışlı bir kadınla -basın danışmanı İdil- konuşuyorlardı. Masanın üzerinde notlar, tabletler vardı. "Arda, geldiğin iyi oldu," dedi Ufuk. "İdil Hanım, medya planını anlatıyor." Arda onlara katıldı, ama gözleri salonda Leyla'yı aradı. Yoktu. İdil Hanım anlatmaya başladı: "Öncelikle, tüm sosyal medya hesaplarınızı kontrol altına alacağız. Leyla Hanım'ın hesapları -eğer varsa- kapatılacak. Sizin hesaplarınızdan, bugün öğleden sonra, kardeşinizin kaybıyla ilgili kısa, hüzünlü ama iddiasız bir mesaj paylaşılacak. Yarın, aile adına resmi bir bildiri. Ardından, üç gün sonra, Leyla Hanım'ın ilk görüntüleri. Belki yalının bahçesinde, hüzünlü, ama toparlanmaya çalışan bir fotoğraf. Yanında siz ya da Nermin Hanım olabilirsiniz." "Fotoğraf yok," diye kesti Arda. Herkes ona baktı. "Ne?" dedi Ufuk. "Leyla'nın yüzü medyada görünmeyecek. Sadece uzaktan, silüet, belki arkası dönük. Net olmayacak." "Bu neden?" diye sordu İdil Hanım, şaşkın. "Çünkü bu, onun mahremiyetini korumanın bir yolu. Acılı bir nişanlının, medyanın gözü önünde parçalanmasını istemeyiz. Ayrıca... daha inandırıcı. Gizliliğe önem veren bir çift oldukları izlenimi verir." Ufuk, Arda'nın gözlerine baktı. Bu bir mahremiyet meselesi değildi. Arda, bu kızı tamamen kontrol altında tutmak, onun 'gerçek' bir varlık haline gelmesini, medyada bir yüz, bir kişilik kazanmasını engellemek istiyordu. Ufuk, bunu anladı ve içten içe onayladı. Ne kadar az görünürlerse, o kadar iyiydi. "Peki," dedi Ufuk. "İdil Hanım, buna göre planlayın." "Bir de," diye ekledi Arda, "Leyla nerede? Onunla konuşmamız lazım." "Üst katta, annenin yanında," dedi Ufuk. "Ama önce baban seni görmek istiyor. Çalışma odasında." Arda merdivenleri çıktı. Babasının çalışma odasının kapısı kapalıydı. Hafifçe tıkladı. İçeriden cılız bir "Gel," sesi geldi. Cihan Gökçe, masasının arkasındaki geniş koltuğa gömülmüştü. Her zaman güçlü, heybetli duran adam, şimdi küçülmüş, solmuş görünüyordu. Yüzü kül gibiydi, gözlerinin altı morarmıştı. Önünde, Emre'nin çocukluk fotoğrafları vardı. "Baba," dedi Arda, içeri girip kapıyı kapattı. Cihan Bey, ona baktı. Gözleri nemliydi. "Otur, Arda." Arda karşısındaki sandalyeye oturdu. İkisi de bir süre konuşmadı. "Planı biliyorsun," diye başladı Cihan Bey, sesi kırık. "Evet." "Reddetmeyi düşündün mü?" "Düşündüm." "Peki?" Arda, babasının yüzündeki acıyı gördü. Bu acı gerçekti. Emre'yi gerçekten sevmişti. "Yapacağım. Ama kendi şartlarımla." Cihan Bey başını salladı. "Nasıl istersen. Ben... ben artık bu savaşlar için çok yaşlıyım. Ve çok yorgun." Bir an durdu. "Emre... Emre'nin ölümü temiz değil, Arda. Teknede bulunanlar... senin bilmen gerekiyor." Arda öne doğru eğildi. "Gerçekten ne oldu, baba?" Cihan Bey'in gözleri doldu. "Uyuşturucu. Evet. Ama sadece o değil... O kadın... O hamile kadın..." Nefesi kesildi. "Emre bana, birkaç ay önce, büyük bir sorunla karşılaştığını söylemişti. Para sıkıntısı yoktu. Başka bir şey. Korkuyordu." "Neydi?" "Bana söylemedi. 'Seni de içine çekmek istemem' dedi. Ama... ama belki de bu yüzden öldü." Cihan Bey, Arda'ya baktı, gözlerinde bir uyarı vardı. "Bu oyunu oynarken, gözlerini açık tut. Sadece basını kandırmıyoruz. Belki de... başka bir şeyi, başka birilerini de örtbas ediyoruz." Arda'nın içi buz kesti. Babasının sözleri, içgüdülerini doğruluyordu. "Kim? Ufuk mu?" "Bilmiyorum," diye fısıldadı Cihan Bey, bitkin bir şekilde geriye yaslandı. "Artık hiçbir şeyden emin değilim. Sadece... dikkatli ol. Ve o kızı... Leyla'yı koru. O bu işin en masum tarafı. Belki de en savunmasız olanı." Arda ayağa kalktı. Babasının omzuna dokundu. "Merak etme. Her şeyi kontrol altına alacağım." Odanın kapısından çıkıp koridora adımını attığı anda, karşısında Leyla'yı gördü. Nermin Hanım'ın yanında, sessizce ayakta duruyor, ona bakıyordu. Üzerinde, annesinin sağladığı, biraz bol gelen siyah bir elbise vardı. Yüzü, dün gecekinden daha solgun, daha kapalı görünüyordu. Arda ona doğru ilerledi. Nermin Hanım, "Ah, Arda. Leyla'ya hikayenin detaylarını anlatmaya başladık," dedi. Arda, Leyla'nın gözlerine baktı. O büyük, koyu gözlerde hâlâ o boş ifade vardı, ama şimdi, daha dikkatli baktığında, derinlerde bir şeylerin kıpırdadığını fark etti. Korku değil. Daha çok... bir kararlılık. Tıpkı kendisinin dün gece karar verdiği gibi, bu oyunda hayatta kalma kararlılığı. "Ben anlatırım," dedi Arda, annesine. "Siz aşağı inip İdil Hanım'la görüşebilirsiniz." Nermin Hanım biraz tereddüt etti, ama sonra "Peki," diyerek merdivenlerden aşağı indi. Arda ve Leyla, koridorda yalnız kaldılar. Arda, çalışma odasının yanındaki küçük, kitaplı bir odaya işaret etti. "İçeri girelim." Leyla onu takip etti, hiç ses çıkarmadan. Arda kapıyı kapattı. Oda sessizdi. Dışarıdaki dünyadan tamamen izole edilmiş gibiydiler. Arda, ona döndü. "Konuşmamız gereken kurallar var."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD