Yılan, derisini değiştirebildiği için yenilenmenin, dirilişin, 'ölmeden ölmenin', ölümsüzlüğün veya yeniden dünyaya gelmenin temsilidir. Emir'de o yüzden yılanların efendisiydi. Ölmeden ölmenin ne demek olduğunu doruklarına kadar yaşamış, kaç kere deri değiştirip bu dünyaya yeniden gelmişti. Çünkü o Emir Karhan'dı. Öyle olması gerekiyordu.
Yılanın en çok özdeştirildiği nesne Ay'dır. Çünkü Ay' da 'doğar', 'solar' ve yeniden 'doğar' aynı yılanın deri değiştirdiği gibi. Birbirini takip eden birer serüven gibi. Emir KARHAN belki de Ay'ını bulsa tamamlanacaktı.
Ve Emir KARHAN Ay'ı olarak beni seçti.
Ben Emir Karhan'ın "Asi Yılan " diye seslendiği Ay'ıydım.
O, tıpkı kendi gibi benim de ilk 'doğmama' izin verecek sonra kendi elleri ile beni solduracaktı. Eğer ki şanslı isem yeniden doğmama bir gün müsade edecekti.
Sabah gözlerimi açtığımda yatakta tek başımaydım. Ne zaman gitmişti bilmiyordum. Uykum hassas olmasına rağmen uyanmama şaşırmıştım. Yatakta doğruldum. Acaba gitmiş miydi? Odasına bakmalı mıydım? Hayır Yağmur bu sefer kurtulamazsın. Kendimi gitmeme konusunda ikna ettikten sonra elimi yüzümü yıkayıp üstümü giyindikten hemen sonra aşağı inmeye karar verdim.
Nazoş'un sesini duymamla adımlarım yavaşladı. "Neredeydin oğlum. İşlerini hallettin mi?" demişti.
Ağzında bir şeyler varken konuştuğu belli olan Emir "Evet. Halloldu her şey. "
"Oğlum bıraksan, yapmasan bu işleri olmaz mı?" demesiyle yanlış bir şey yaptığımı düşünsem bile dinlemeye devam ettim.
"Nazoş daha öncede söyledim. Ben bu dünyaya doğdum. Ve bu dünyadan devam edeceğim. Hem sen de biliyorsun bazı şeyler mecburidir." dedi sert olmasa da kesin bir tavırla.
Tam Nazoş bir şey diyecekken "Sıkma canını. Biliyorsun ben her şeyin üstesinden gelirim.Halledeceğim Nazoş güven bana. Hem ben kimseye açıklama gereği bile duymam bak sana sürekli yapıyorum. Sen benim annem gibisin o yüzden ben seni üzmem."
Emir'in söyledikleri ile tuhaf bir duygu içine bürünmüştüm. Dimdik dursa bile sanki her an yıkılacak yaralı bir çocuk gibi oluyordu bazen. Orada dikilmiş bunları düşünürken Nazoş'un sesiyle yerimden sıçradım.
"Kızım gelsene ne dikiliyorsun orada. Geç sen kahvaltını yap. Ben dışarı çıkıyorum." demesiyle hızlı adımlarla merdivenleri indim.
"Günaydın Nazoş." deyip masaya yönelmemle Emir'in gözleri beni buldu. Bir şey duyup duymadığımı anlamak ister gibi kaşlarını çatmış bana şüpheyle bakıyordu.
Masaya oturup. "Günaydın." dememle bir şey demeden önündekiyle ilgilenmeye başladı. Dünkü hâlinden eser kalmadığı belliydi. İçki kokusu yerine parfümü ve kendi kokusu esir almıştı bedenini. Bu kadar parfüm sıkmak zorunda mıydı?
"Hukuk fakültesini kazanmışsın." demesiyle ona döndüm.
"Evet."
"Buraya yakın başka bir okul var kaydını oraya aldıralım." demesiyle kaşlarım çatılmıştı.
Ne alakaydı bu şimdi durduk yere? Ben okulumu görmüş gayet de beğenmiştim. Üstelik o okulda tek bile değildim en yakın arkadaşım ile birlikte gidecek, onunla orada hoş vakit geçirecektim. Hadi ama hayat bunu yapmama izin veriyor olmalıydı. En azından bu kadar hakkım vardı değil mi?
"Gerek yok." deyip bana bakan gözleriyle iletişimi kesip tabağıma yönlendirdim.
"Sana fikrini sorduğumu hatırlamıyorum. O okula gideceksin." dedi sertleşen sesiyle.
Bu sefer ben ona gözlerimi çevirdiğim de bu sefer o yapmıştı. Gözlerini benden kaçırmıştı. Evet tamam onun yanına gelmiştim. Bir iki kez de abi demiştim. Tamam da yine de bu ona benim hayatım hakkında böyle bir karar alma yetkisi vermiyordu. Ama yine de sakin olan bir sesle konuşmaya çalıştım.
"Ben o okulu kazandım. Ve o okulda arkadaşımla okumak istiyorum."
Gözlerinde çözemediğim bir öfkeyle dönüp üzerime doğru eğildi. "Arkadaşın öyle mi?" dedi sessiz olsa bile sert sesiyle.
Yutkunma gereği hissetmiştim. Gözleri ve sesi beni ürkütüyordu. Bir kaç kere şahit olsam bile bu durumda onun yanında bulunmak istemiyordum. Kaçıp kurtulmak istiyordum. Ama bir şey beni olduğum yere sabitliyordu. Sabitlemesi yetmez gibi bir de düşünmemi engelliyordu.
"Evet arkadaşım." diyebildim zar zor bakışlarımı bacaklarımda olan ellerime indirerek. Elini çenem de hissetmem ile gerildim. Başımı kaldırarak gözlerimi gözlerine sabitledi. Eli çenemdeyken " Onunla mı kalacaktın burada?" dedi daha da sertleşen sesiyle.
Onu bu kadar geren şey neydi? Hem bu kadar dibime girmek zorunda mıydı? Çenemi kurtarmak adına çeksem bile daha çok sıkması dışında bir şeye yaramamıştı.
"Canımı yakıyorsun."
O ise bunu hiç duymamış gibi biraz daha üzerime geldi. " Sana bir soru sordum küçük hanım." dedi.
İçimde dolaşmaya başlayan öfkeyle " Evet. Ne var bunda." dememle kıyamet başlangıcı başlamıştı. Bir anda hırsla sandalyesinde kalkan Emir KARHAN beni başka bir yüzüyle tanıştırmak üzereydi. Hırsla bir iki tur attıktan sonra kolumdan tutup kaldırdığı gibi kendine çekti. Kolumu ne kadar çok sıktığının farkında mıydı?
"Onunla kalacağım ne demek lan! Bir sürü derdimin içinde bir de seninle uğraşıyorum zaten. Bir de çıkmış bana onunla kalacağım diyorsun. Yemin ederim kimseye bırakmadan ben seni öldürürüm. " demişti tiksinircesine.
Yok artık ya. Yanlış anlamıştı. Arkadaşımı erkek falan mı sanmıştı? Ama beni tanımıyordu, çevremi bilmiyordu. Üstelik vereceğim kararlar bana aitti. Ona neydi ki? Kimdi o? Tanımadığım biriydi. Ben ona karışıyor muydum?
"Yanlış anladın. Öyle değil. Hem seni ne alakadar eder!"
"Neyi lan neyi yanlış anlayacağım. Kendi ağzınla demedin mi?"
"Evet ama bak öyle değil. Kalacağım kişi..." cümlemi tamamlamama izin vermeden beni sertçe fırlatmasıyla dudaklarım acı bir inilti döküldü. Belim masaya çarpınca acı tüm vücudumu ele geçirmişti. Daha bu acıyı atlatamadan kolumdan hırsla tuttu.
"Daha kalacağım kişi diyor lan. O daha senin yanına yaklaşamadan onun belasını s*kerim anladın mı?" deyip diğer eliyle de çenemi tutup kafamı kaldırdığında boşta kalan elimle hırsla göğsüne vurdum.
"Bırak Allah'ın cezası. Canımı acıtıyorsun. Selin oldu mu? Çocukluk arkadaşım. Selin." diye ağzımdan çıktığı kadar bağırırken hırsımdan gözlerimden yaşlar akıyordu.
Gözlerinden geçen küçük bir şaşkınlıkla uzaklaştı. Vücudumdan çekilen ellerle rahatladım. Ama acım dinmemişti. Hırsla ona yaklaşıp küçük ellerimle Emir'in göğsünü yumruklamaya başladım.
"Lanet olasıca. Dinlemek ne sen bilmiyor musun? Haa hemen saldırır mısın hayvan? " dememle iki kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekti.
"Selin öyle mi?" dedi şüpheyle.
Ben ne diyordum. O ne diyordu. Hala Selin mi diyordu o. Hırsla çırpınırken " Bırak beni bırak. Ben ne diyorum o ne diyor. Selin oldu mu? SELİN. " dedim.
Dediğimden memnun olmuş olacak ki sert yüz ifadesi gevşemeye başladı. Hareket etmemden rahatsız olacak ki kollarımdan sıkıca çekip ayağıyla da bacağıma baskı yaparak hareketsiz kalmamı sağladı.
"Kuyruğuna basılmış bir yılan gibi tıslamaya başladın bakıyorum da."
Ona bana demişti 'yılan' mı demişti. Hem o konuyu nasıl olurda böyle çabucak geciktirirdi. Bana hesap verecekti.
"Yılan sensin. Baksana ne kadar benimsediysen dövmesini bile yaptırmışsın. Bir daha da bana böyle davranmayı aklından bile geçirme şimdi bırak beni!"
Tıpkı vücudunda olduğu gibi sağ elinin baş parmağı ve işaret parmağının ortasında eklemlerine doğru orta büyüklükte bir yılan dövmesi vardı. Ve tanıştığımız günden beri eksik olmayan yüzüğü parmağındaydı.
Dudaklarında silik bir şekilde gülümseme oluştu. "Beğendiysen sana da yaptıralım küçük hanım. " dedi beni tutmaya devam ederken.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Ben ne diyordum o ne diyordu. "İstemez kalsın. Uzuvlarını üzerimden çek yeter bana."
"Çekmezsem ne yapacaksın." dedi yüzsüzce.
Sakin ol Yağmur. Sakin...
"Derdin ne senin ya. Önce dinlemeden bağırıp çağırıyorsun. Şimdi de o olay hiç olmamış gibi benimle konuşuyorsun. Çekmezsen öyle mi? Göstereyim." dememle avazım çıktığı gibi bağırmaya başladım.
"Aaaaa..." diyen bağırtımı Emir' in dudaklarıma kapanan koca elleri susturdu.
"S*ktin lan kulağımı." derken bir elini kulağına götürmüş diğeriyle de ağzımı kapatıyordu.
Bu sefer gülümseme sırası bendeydi. Elinin altında her ne kadar gülebiliyorsam. Sakin bir yüz ifadesiyle gözlerimden geçen muzurluklara baktı. Yavaş adımlarla üstüme gelince onun eşliğinde sırtım duvara gelene kadar devam ettik. Ellerini dudaklarımdan çekmemişti.
"Keyfin yerine geldi bakıyorum da." dedi sessizce.
Evet birazcık. Ama daha bitmemişti. Kafamı 'Evet' anlamadın da salladıktan sonra dişlerimi hırsla dudaklarımda olan ve yılan dövmesi olan yeri ısırdım. Bir an gözlerinden geçen şaşkınlıkla ellerimle onu ittiğim gibi yukarıya odama koşmaya başladım.
"Şimdi daha da keyiflendim." dedim hızlı adımlarla koşarken.
"Buraya gel küçük asi yılan. Elime geçince seni lime lime edeceğim." demişti. Ama yetişememişti. Kapıyı kilitlemiştim. Gelmişti. Adımlarını yere o kadar sert basarak gelmişti ki anlamamak imkansızdı.
"Hadi aç kapıyı küçük yılan. Sonra daha fena olur. " diyen sesinde en ufak bir öfke kırıntısı dahi yoktu. Bundan daha da güç alarak konuştum.
"Hayır. Hak ettin. Sen de cezanı çekeceksin." dedim gelen özgüven patlamasıyla.
Kapının öbür tarafından gelen gülme sesiyle şaşırmıştım. İlk defa bu sesi duyuyordum. Gerçekten gülüyordu.
"Öyle olsun bakalım küçük yılan. Ama eninde sonunda ininden çıkacaksın." dedi uzaklaşan adımlarıyla derin bir nefes alıp yatağa bıraktım kendimi. Evet şimdilik kurtulmuştum. Sonrasını sonra düşünürdük. Vakit geçerken kitap okumuş, müzik dinlemiş...
Akreple yelkovan birbirini kovalarken gece yarısı olmuştu. Nazoş bugün dışarı çıkıyorum dedikten sonra geri gelmemişti. Emir ise birkaç saat sonra dışarı çıkmış ve geri gelmemişti. Belki de geçen gittiği gibi bir telefon almış ve geri gelmeyecekti. Hem bu saate kadar gelmemişti. Bundan sonrada gelmezdi herhalde. Ama yine de temkinli ve yavaş adımlarla evi dolaşırken Emir'in odasına da uğramıştım. Ve evet odaya girmeyeyim diye kapıyı kilitlemişti. Sanki odasında hazine gizliyordu. Bütün odalar baktıktan sonra mutfağa geçip kendime tost yapmaya koyuldum. Malzemeleri çıkartıp yıkadıktan sonra tahtayı aldım ve domatesi doğramaya başladım.
Ensemde hissettiğim nefesle donup kalmıştım. Gelmişti.
"Bakıyorum da ininden çıkmışsın küçük yılan." denen sesle bıçak elime sinsice kesmişti.
Tıpkı onun benim yanıma sinsi bir yılan gibi yaklaşması gibi...