'Merak, bu dünyadaki ölümdür.' der yazar. Merak etmek ölüme adım adım gitmektir aslında. Onca şey varken dünyanın ötesini merak etmek, ölümü merak etmek, bizi ölüme getirecek geleceği merak etmek. Tüm bunlar yaşarken ölümü aramaktır.
Merak bu dünyanın ölümüdür.
Bir başka yazar ise şöyle söyler; 'Merak. Birine karşı ansızın merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek istersiniz. Bu yüzden aşka en uzak cümle senden nefret ediyorum değil artık bilmek istemiyorumdur.'
Peki onun içindeki merak neyin nesiydi?
Nefes alamıyordum. Ensemde olan nefes buna izin vermiyordu. "Sesin çıkmıyor küçük yılan. Asiligin nereye kayboldu." dedi ellerini iki tarafımdan mutfak fayansına yaslarken. Boynumda olan kafası hiç olmadığı kadar rahatsız ediciydi.
"Hımm demek sebzeli tost yapıyorsun. Bana da yap." deyip rahatsızlığıma son verip kenara çekildi.
Mutfak fayansına kalçasını yaslayıp kollarını bağlayıp bana bakmaya başladı. Bu kadar mıydı? Bir şey yapmayacak mıydı? Peki. Tost yapardım elbette. Tekrardan malzeme almak için dolaba yönlendiğim de bir anda elimden tuttu.
"Elini kesmişsin yılan." deyip parmağımı iki dudağının arasına almasıyla yanaklarım yanarken akan tüm kanım Emir'in iki dudağı arasında kalan parmağımda toplanmıştı. Küçük bir kesik olmalıydı. Çünkü hiçbir şey hissetmemiştim. Sanki her zaman bunu yapıyomış gibi davranıyordu. Dudaklarının arasından çıkardığı parmağımı suya tutmuştu. Yanında bir kukla gibi beni yönlendirmesine izin vermiştim. Masadan aldığı peçeteyle elimi sarmış "Tostumu yap hadi bekliyorum." demişti.
Gerçekten dengesiz herifin biriydi. Az önce ne yapıyordu şimdi ne. Onunla uğraşmak istemediğimden hiç umursamadan dediğini yapmaya koyuldum. O da mutfakta olan küçük masaya oturdu. Yaptığım tostları tabağa koyduktan sonra yanına da dolaptan turşu çıkardım. Ben de oturduktan sonra sessizce ikimizde tostumuzu yemeye başladık. Tostu bittikten sonra gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Ona aldırmadan geri kalan tostumu yemek istedim ama olmadı. Çünkü bir anda elimden çekip tostu kendi yemeye başladı.
" Ne yaptığını zannediyorsun!" desem bile aldırmadan yemeye devam etmişti.
Geldiğinden beri o kadar sessizdi ki . Bu beni ürkütüyordu. Elimden yediğim şey alınınca çok asi olsam bile sessizdim ben de onun kadar. Onunla burada kalmak yerine odama gitmek için kalkınca kolumdan tutup geri yerime otutturdu.
"Benim dediğim okula gideceksin. Arkadaşın adı da her neyse onu da hallederiz. Beraber gidersiniz." demesiyle ağzım açık kalmıştı. Neden bu konu hakkında ısrarcı davranıyordu. Neden işime burnunu sokuyordu ki?
"Şşt sessiz ol. Sadece dediğimi yap olur mu? Bu bir rica yemin ederim emir değil. Sadece seni korumaya çalışıyorum ve inan bir bildiğim var." deyip tostundan bir lokma daha aldı.
"Sabah ki yaptığını da sonra düşünürüz küçük yılan." dedikten sonra son lokmayı da ağzına alıp mutfağı terk etti. Masada öylece kalmıştım. Ağzımı açmama dahi izin vermemişti. İlk defa bağırmamış, kızmamış sessizce rica etmişti öyle mi? Çok saçmaydı çok. Emir KARHAN gün geçtikçe canımı sıkmaya devam ediyordu.
Beni neyden kimden koruyacaktı ki. Hem Selin bu okul mevzusuna ne derdi ki. Hem ne fark ediyordu ki zaten okul okuldur. Yani umarım öyledir. Çünkü kazandığım üniversite donanımlıydı. Umarım gideceğim üniveriste de bu şekilde olurdu. Mutfağı böyle bırakmamak adına etrafı toplayıp odama çıkmaya başladım. Odamın kapısına geldiğimde girmek yerine bir anda Emir'in kapısına yöneldim. Bu okul konusuna bir açıklık getirmek zorundaydı.Tam elimi kulpa getirmiştim ki duyduğum konuşmayla durdum.
"Yarın bir toplantı yaparız. Malların teslimatı yarın yapılacak. Teslimatı siz ve mambalar grubu yapacak. Yarın sekizde Voyvoda da olsun herkes." dedikten sonra kapı sesiyle banyoya girdiğini anlamıştım.
Bu konuşma tam olarak neydi? Voyvoda neresiydi? Ne malı, ne grubuydu? Hem mamba...
Kafamın içinde dolaşan sorularla yakalanmadan odama geçtim. Tarihten bildiğim kadarıyla Voyvoda bir kraldı. Üstelik dehşet verici bir kraldı. Zalim olarak bilinen Voyvoda 'Kazıklı' olarak anılırdı. Düşman askerlere işkenceler eder onları kazıklara oturtturup onların kanlarını içtiği söylenirdi. Ama mambalar hakkında bir fikrim yoktu. Telefonumu elime alıp arama motoruna mambalar yazdım. Öğrendiğim bilgiye göre mambalar yılan ailesinin bir üyesiydi. Çok hızlı olan bu yılanların çok zehirli oldukları da yazıyordu. Ah! Nereye düşmüştüm ben? Üstelik yılan dövmesi, yılan yüzüğü ve bana sürekli yılan demesi bunların hepsi nasıl bir saçmalıktı böyle. Bütün bunlar birbiriyle bağlantılıydı. Ama neydi?
Yatakta bunları düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah uyandığımda saat biri çeyrek geçiyordu. Ne kadar çok uyumuştum. Dolabıma yerleştirdiğim kıyafetlerimi seçip üzerime geçirdim.

Emir gitmiş olamazdı değil mi? Hemen koşarak aşağı inmemle kanepede oturmuş televizyona bakan bir Emir Karhan'la karşılaşınca rahatlamıştım. Buradaydı. Gitmemişti.
Sesli bir giriş yaptığım için gözleri beni buldu. Biraz üzerimde duran gözleri geri televizyona dönerek izlemeye devam etti. Arkamdan gelen adım sesleriyle arkamı dönünce Nazoş'un geldiğini görmüştüm.
"Günaydın kızcem. Dün uyuyamadın sanırsam. Kahvaltıyı topladım ama sana bir şey hazırlayayım." deyip geri mutfağa yönelmesiyle bir anda kolumdan tuttum.
"Gerek yok Nazoş. Benim işlerim var onları hallettikten sonra kendimi bir şeyler hazırlarım." deyip yanaklarından öpüp odama çıktım.
Bugün ne yapıp edip Emir'le gitmem gerekiyordu. Kesinlikle beni götürmeyeceğini biliyordum. Ben de taksiye binip takip edecektim.
Saçlarımı at kuyruğu yapıp çantamı hazırladım. Kıyafetlerimi kirliliği atıp yatağımı topladım. Her daim dağınık bir kızdım. Emir hala olduğu yerde oturuyordu. Mutfakta olan Nazoş'un yanına gidip kendime peynirli omlet yapıp yemeye başladım. Nazoş ise karşımdaki masada patlıcan soyuyordu.
"Nazoş Emir ne okudu?" dedim sessiz bir şekilde sonuç olarak mutfakla orası arasında bir sınır yoktu. Nazoş'un neden sorduğumu merak eden şüphe dolu gözleri beni buldu. Ama yine de cevap verdi.
"İnşaat mühendisliğinden mezun oldu kızcem. Hayırdır niye merak ettin?"
"Hiç." dedim omuzlarımı yukarı kaldırırken "Öylesine. Ne iş yapıyor diye merak ettim sadece." deyip konuyu değiştirmek adına da başka soru sordum.
"Ben bugün akşam dışarı çıksam sorun olur mu?" dedim.
İnanmış olacak ki gülümseyip "Yok kızcem. Çok geç kalma ama olur mu? " dedikten sonra elindekileri de alıp lavaboya yöneldi.
Yemeğimi yedikten sonra dörde gelen saate bakıp odama çıktım. Emir odasına geçmişti. Bir iki saat odada takıldıktan sonra belki erken gider diyen iç sesime uyup siyah bel çantamı da takıp arka bahçeye arabanın yanına vardım. Kapılar açıktı. Taksi çağırmak hiç mantıklı değildi. Aklıma gelen fikirle gülümsedim. Emin miydim bilmiyorum. Yakalanırsam mahvolurdum. Ne zamandan beri ben bu kadar meraklı biri olmuştum ki diyen düşünürken iç sesim cevapladı. 'Hep Yağmur. Hep meraklıydın. Merakın yüzünden yetimhanede ne cezalar aldın unuttun galiba.' İç sesim yine her zaman olduğu gibi bugün de laf sokma konusunda iştahlıydı. Ama elbette mantıklı ve iştahlı tarafımı susturup yavaşça açtığım bagajın içine girdim. Kapıyı hafif açık bırakıp beklemeye koyuldum. Yarım saat sonra kapının açılmasıyla hemen kapıyı çektim. Beş dakika sonra hareket eden arabayla yeni bir yolculuğa başlamış olmuştum. İlerde ne kadar pişman olacağımı bilmeden çıktığım bu yolda araba ilerliyordu.
Yarım saat kırk beş dakika süren bir yolculuktan sonra araba durmuştu. Hemen inmemem lazımdı. Emir kapıları kilitlemeden kapıyı hafif açıp bekledim. Uzaklaştığını düşündüğümde yavaşça bagajdan çıkmıştım.
Arabayı bir evin kenarına çekip gitmişti. Ama nereye. Hava hafifçe karanlığa bürünmüştü. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Burası küçük bir mahalleye benziyordu. Etrafta da kimse gözükmüyordu. Issız ve sessiz...
Dümdüz ilerlerken ışıkların olduğu tek yer mahallenin ortasında olan eski büyük binaya baktım. Geri geri gitmek istesem bile gördüklerim adımlarımı ilerletmeye başlamıştı. Burasıydı.
Eski binanın kenarında bulunan kolonlarda büyük harflerle VOYVODA yazıyordu. Önden girmek tehlikeliydi. Bu yüzden evlerin etrafından dolanarak binanın arka tarafına dolaşmıştım. Tahmin ettiğim gibi burada kapalı bir kapı vardı.
Sessizce açtığım kapıdan adım atarak ilerlemeye başladım. Uzun bir koridor vardı. Koridorun naylonlarla bölünmüştü. At kuyruğu yaptığım saçları açarak yüzümü kapattım. Çünkü her bölmeden sesler geliyordu.
Kaçmam gerekirken ilerlemeden duramıyordum. Temiz değildi. Her yer leş gibiydi. Ortaya yakın bir yerde kolonlardan birinin önünde durdum. Bundan sonrası 4 metre kadar iki tarafı tamamen camlardan oluşan ortasında da koca bir deri koltuk takımı olan bir alandı. İki tarafında insanların içecek aldığı küçük barlar mevcuttu. İlerde birkaç sigara içen kişiye koltukta oturarak içki içen insanlar eşlik ediyordu. İlginç olan yanı Emir de gördüğüm dövmenin aynısı bu insanlarında baş parmağının eklem yerindeydi. Burası nasıl bir yerdi? Emir burada ne işi yapıyordu? Zaten onu daha görememiştim bile. Belki de üst kattaydı. Durduğum kolonun sol tarafında yukarı çıkan merdivenlere yöneldim. Neyse ki herkes başka işlerle meşgul olduğundan beni gören yoktu.
Yavaşça yukarı çıktıktan sonra sağıma ve soluma baktım. Aşağıdan farklı olarak geniş ve boş bir alan vardı. Solda bir kapı sağda da iki kapı vardı sadece. Emir bu odalardan birinde miydi acaba? Hem ben oraya giremezdim ki. Emir beni mahvederdi. Bu düşünceyle arkamı dönmemle birisine tökezledim. Gözlerimi sıkıca kapatıp alt dudağımı dişlemeye başladım. Mahvolmuştum. Şimdi ne yapacaktım.
Yavaşça gözlerimi açıp benden uzun boylu olan önümde duran kişiyi görebilmek adına kafamı kaldırdım. Görmek istediğim son kişi karşımdaydı. Kahverengi gözleri kısılmış kaşları çatılmış bir şekilde üstten bana bakıyordu.
"Poyraz." fısıltısı döküldü yavaşça dudaklarımdan.
"S*ktir senin ne işin var burada?" demesiyle yanından geçecekken kolumdan tuttu.
Çıplak kollarımda olan koca eller bedenimin hareketsiz kalmasını sağlamıştı. Yavaşça bana yaklaşıp boynunu büktü. Şüpheyle kıstığı gözleriyle bana baktı.
"Emir burada olduğunu biliyor mu?" dedi.
Yalan söylesem acaba inanır mıydı? Gitmem gerektiğini söyler giderdim. Emir'e bunu soracak hali yoktu ya. Ben daha ağzımı açıp bir şey diyemeden açılan bir kapıyla Emir Karhan'ın sesini duyup kafamı Poyraz'ın göğsüne gömmem bir oldu. Poyraz'da tıpkı benim gibi bir oyunculuk sergileyip saçlarıma küçük bir buse kondurup elini başıma getirip saçıma dokundu. Kalbim deli gibi hızlı atıyordu. Emir'e yakalanmak korkusu muydu bu yoksa Poyraz'a olan yakınlığım mı bilmiyordum.

"Poyraz." deyip biraz sustuktan sonra "Hatunla işin bittiyse yanıma gel." dedi.
Elini yavaşça belime koyan Poyraz'la gergin olan vücudum biraz daha gerilmişti. Beni ele vermezdi değil mi? Hem işin bitti mi hatunla derken Emir tahmin ettiğim şeyi mi ima ediyordu? Poyraz öyle birisi miydi?
"Birazdan gelirim abi. Hatunla biraz daha işim var." deyip beni biraz daha kendisine çekti.
Kalbim isyan bayraklarını çekmiş patlayacak gibi atarken bir an önce bu durumdan kurtulmak için dua ediyordum. Kapının kapanma sesiyle derin bir nefes almıştım. Ama kafamı gömdüğüm vücudun sıcaklığını hissetmemle aldığım nefes soluk borumda tıkanıp kalmıştı.
Ben şimdi ne yapacaktım peki? Tıpkı o geceki gibiydi her şey. Yine simsiyahtı. Yine ben olmamam gereken yerde o ise yine beni kurtaran roldeydi.
Kader bir kez daha birleştirmişti bizi bu hikayede. Bir kez daha hayatımı kurtarmaya yemin etmiş gibiydi. Belki de bunu yaptığı için pişman olacak belki de beni bela olarak görecekti. Belki de benim hikayemde yer almak onu çıkmaza getirecekti.
Ama bu sefer farklı olan bir şeyler de vardı. Hikayemde sanki olması gereken bir karakter gibiydi. Ya da belki de ben öyle hissediyordum.