Yeni hayatımın ilk adımını atmış. Bu hayatın bana getireceği bütün yolları yürümeye hazırdım. Bazen kestirme, bazen uzun ve bazen de en kısa yolu seçerek varmak istediğimiz noktaya varmıyor muyduk zaten?
Her yolda farklı tecrübeler, farklı deneyimler kazanarak enin de sonunda yolun sonuna geliyorduk. Ben yeni hayatıma Emir Karhan'ı dahil ederek ilk adımımı atmıştım.
Önemli olan da ilk adımı atmak değil miydi?
Lao Tsu'nun dediği gibi;
"Bin kilometrelik bir yolculuk ilk adımla başlar."
İyi okumalar❤️
İki gece üç gün. O gün telefon geldikten sonra hemen çıkmıştı. O günden beri eve gelmiyordu. Başına bir şey mi geldi acaba diye düşünsem de Nazoş bazen daha uzun süre uğramadığını işleri olduğunu söylemişti. Ne işi yapıyordu da eve bu kadar çok uğramıyordu bilmiyordum. Onun eve neden gelmediğini merak etme durumunu neden gün saydığımı bile bilmiyordum. O evde yokken daha huzurluydum oysa niye onu düşünüp duruyordum. Neden beni kardeşi gibi görmeyen abimi merak ediyordum?
Yavaş adımlarla aşağı inerken Nazoş'un kahvaltı masasını çoktan kurduğunu görmüştüm. Üç gündür onunla beraberdir. Ona yardımcı oluyor bazen de oturup sohbet ediyorduk.
Çok tatlı bir kadındı. Hiç evlenmemişti. Birini çok sevmiş olmasına rağmen adam askerde şehit düşünce başka hiç kimseyi de düşünmemiş, başka kimseyle yuva kurmak istememiş. Ne kadar çok sevdiği hala daha onu anlatırken gözlerinden okunuyordu. Ama artık o gözlerde bir miktar hüzün de vardı. Karadenizliymiş. Bunu zaten ilk gördüğünde bana verdiği tepkiden anlamıştım. Emir'in anne tarafı da aslen oralıymış. Annesinin genç kızlık çağlarından itibaren Emir'in ailesi için çalışıyormuş. Emir'in dedesi Cengiz Karhan'ın çok sert birisi olduğunu da öğrenmiştim. Emir çocukluğundan beri onun yanında kaldığından böyle daha güvenli büyüdüğünden bahsetmişti. Laf arasında öğrendiğime göre de Emir' in annesi yüksek doz uyuşturucudan ölmüştü. Annesinin böyle şeylerle ne işi vardı ki? Ama daha fazlasını öğrenememiştim. Konuşkan birisi olsa bile neyi anlatıp anlatmayacağını çok iyi bilen birisiydi gerçekten.
"Günaydın Nazoş." dememle elindeki çaydanlığı masaya koyup gülümseyerek " Günaydın güzel kızcem." dedi.
Masaya oturduktan sonra Nazoş artık alışmış olmalı ki benim önüme elmalı meyve suyu koymuştu. Evet çok severdim. Ama çay da içerdim. Hepsi benim için uygundu. Zaten her şeye ayak uydurmuyor muydum? Elmalı meyve suyu içmesem de olurdu.
Her zaman ki gibi sıradan bir sohbet eşliğinde kahvaltımızı ederken dalgındım. Aklıma yetimhanede olduğum bir yıl gelmişti. Bir yıl olsa bile orada olanlar benim bütün ömrüme yeterdi. Hele o müdüre hanım...
Orada hep katı kurallar vardı. Çaya belli şeker atabilirdin. Oradan kalan bir alışkanlık hiç şeker atmazdım. Yemeyi sevdin ya sevmedin kimsenin umurunda olmazdı ki. Kimse orada kimseyi düşünmezdi. Fazladan da hiçbir şey yiyemezdin.
Nazoş'un sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. "Daldın gittin yine kizcem." diyen kadına gülümseyerek baktım.
"Hiç." diyen sesimle üstelememişti ve bugün ki kahvaltımız da böyle bitmişti. Kahvaltıdan sonra etrafı toplamış elimde telefonumla oynarken Nazoş'un sesiyle ona döndüm.
"Hadi hazırlan da çıkalım." demesiyle boş ifadeyle ona baktım.
Anlamış olacak ki devam etti. " Burada hukuk kazandığını söylememiş miydin? Gidelim okulunu gör yolları öğren." demesi yüzümde oluşan kocaman gülümsemeyle ona koşup sarıldım. Beni o kadar mutlu etmişti ki. Geldiğimden beri beni düşünen tek kişiydi. Kırmızı yanaklarına birer öpücük kondurup koşarak odama çıktım.
Selin ile buraya gelmeden bir hafta önce elektronik kayıt yaptırmıştık. İkimizde ilk sene olmayınca bu dönem hem çalışıp para kazanmış hem de sınava hazırlanmıştık. Ve beraber hayallerinize kavuşmuştuk.
Babam gibi avukat olacaktım. Onun gibi adaleti sağlayıp her zaman doğrunun yanında olacaktım. Küçükken aslında babam bana sorduğunda mimar olacağımı söylerdim. Ama sanırsam bu ailemi kaybetmeden önceydi. İnsanın hayattan beklentisinin devamlı değişmesi gibi benim de değişmişti.
Üç hafta sonra 28 Eylül'de okullar açılacaktı. Ve Selinle kavuşacaktık. Çok zaman olmasa da ilk defa bu kadar uzak kaldığımız için onu çok özlemiştim.
Altıma giydiğim siyah dar pantolonun üstüne mavi renkli crop top t-shirt giyip beyaz spor ayakkabım ve siyah bir çanta alıp saçlarıma yukardan güzel bir topuz yapıp hemen aşağı inmiştim.

Evet fazla rahatına düşkün olduğum doğrudur. Makyajla da aram pek yoktu aslında. Selin bu konuda hep benim başımın etini yese de onu bu konuda ciddiye alamıyordum. Çünkü bana kalırsa çok süslüydü. O hazırlanırken ben yorulsam bile o halinden memnundu.
Kapıda beni bekleyen Nazoş'un koluna girip onunla ilerlemeye başladım. Ancak akşama dönebildiğimiz eve girerken aslında yorulduğumun yeni yeni farkına varıyordum. İki kere otobüse binmem gerekiyordu.
Okul olmasa bile kafeler doluydu. Üniversite kendine ait bir şehir yaratmış gibiydi. Her taraf yemyeşil ve kafelerle doluydu. Her binanın kendine ait bir tarzı vardı. Hukuk fakültesiyse koca bir konağı andırır bir biçimde eski döneme aitti. Ortasında bulunan adalet terazisi hemen kendini belli ediyordu.
Yapmayı çok sevmesem bile bol bol resim çekilip Selin'e atmış bir an önce gelmesi için ön ayak olmuştum. Üniversiteyi dolaştıktan sonra orada olan kafelerden birinde oturup yemek yiyip ancak eve gelebilmiştik. Nazoş yorgun olup odasına gittikten sonra ben de geceliklerimi giyip TV karşısındaki koltuğa uzanarak bakmaya başladım.
Gecenin bir yarısı kapı tarafından gelen gürültüyle uyanmıştım. Televizyon karşısında film izlerken uyuyakalmış olmalıydım ama bu saatte bu gürültü de neydi? Hırsız diyen düşüncelerle ne yapacağımı bilemez bir halde etrafa bakarken yavaş adımlarla içeri giren Emir'le derin bir nefes almıştım.
Üstünde siyah bir t-shirt ve siyah pantolon vardı. Saçları dağılmıştı. Beni fark etmesiyle gözlerini bana çevirdi. Karanlık olsa bile televizyonun ışığının yansımasıyla gözlerinin altının morardığı belliydi. Uyumamış ve yorgundu.
Yüzünde varla yok arası oluşan gülümsemeyle "Oo küçük hanım da buradaymış. Daha uyamamış." deyip kendisini tekli koltuklardan birine bırakıp gözlerini kapattı.
Eniştemden alışkın olduğum içki kokusu odayı işgal ederken çok fazla içtiğini anlamıştım. Buram buram içki kokuyordu. Ve aynı zamanda fazlasıyla dağılmış gözüküyordu. Sanki bir kavgadan çıkmış gibiydi.
"İyi misin?" dedim bir anda.
Dediğim komik bir soruymuş gibi dudaklarında olan gülümseme biraz daha genişledi. Yandan bir bakış atıp "Hiç olmadığım kadar." dese bile öyle bir tonda söylemişti ki. Canını yakan bir şey olduğunu anlamıştım.

Tekrardan gözlerini kapatıp tekli koltuğa koca bedenini daha ne kadar yayılabilirse yaydı. Burada uyursa sabaha kadar beli tutulurdu. Ayağa kalkıp yavaşça kolundan tuttum.
"Hadi kalk odana gidelim . Burada uyumamalısın."
Gözleri kolunu tuttuğum elim ve vücudum arasında mekik dokumuştu. O an bu şortlu geceliği giydiğim ana lanetler etmiştim. Sebebini bilmesem bile bakışları inanılmaz derecede farklıydı.
Hırsla kolunu çekip "Gerek yok. Ben kendim giderim." deyip kalkmıştı.
Ben de her ne olur olmaz diye her ihtimale karşı peşinden merdivenleri tırmanıyordum. Bir an ayağı boşluğa gelip dengesini kaybettiğinde hemen kolundan yakalamıştım onu. Ama o zaten merdiven koluna tutunarak dengesini sağlamıştı. Gözleri gözlerime bir saniye teğet geçtikten sonra kolunu ellerimden çekerek devam etmişti.
Sessiz bir şekilde peşindeydim sadece. Onu üzen günlendir eve uğratmayan sebep neydi? Ben miydim acaba? Her gün bana biraz daha nefretle bakıyordu. Biraz daha kin doluydu. Bu düşünmek için de haklı sebeplerim vardı.
Benim odamın kapısına yönelmesiyle "Senin odan karşıda. " desem bile hiç aldırış yapmadan odaya girdi.
"Yanlış odadasın. Odana gidelim mi?" dememle kendini yatağa attı kolunun birini kafasının altına koyup bana döndü.
"Bugün burada uyumak istiyorum. Bir sakıncası mı var ?" demesiyle vereceğim tepkiyi ölçmek için dikkatlice yüzüme bakmaya başladı.
Ne demem gerekiyordu. İstediği yerde kalabilirdi onun eviydi burası. Ama şu an burada ben kalıyordum. Ne diyeceğimi bilemez bir halde alt dudağımı dişlemeye başlamamla gözleri oraya kaydı. Bunu fark etmemle dudağımı hemen serbest bıraktım. Yorgundu uyuması lazımdı.
"Yok bir sakıncası yok. Uyuyabilirsin. Üstünü örtelim." deyip yatağın kenarında bulunan ince battaniyeyi alıp onu üzerine örttüm.
Gözleri hiçbir şeyi kaçırmak istemez gibi bana bakarken anlamadığım bir şekilde elim ayağım birbirine dolaştı. İşim bitince hemen arkamı dönüp çıkacakken bileğimden tuttu.
"Nereye?"
"Sen burada uyumak istediğini söylemedin mi? Ben de aşağıya iniyorum işte." dememle kaşları çatıldı. Ne olmuştu ki şimdi. Burada uyumak istemiyor muydu?
"Geç diğer tarafa orada yat." demesiyle bu sefer benim kaşlarım çatıldı.
"Gerek yok. Ben aş..." dememe kalmadan bileğimden çekilmemle bir anda kendimi yatakta buldum.
Emir çok yakınımdaydı. Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki "Uyu." deyip gözlerini kapattı.
Yüzüne baktığımda uyurken ne kadar da farklı olduğunu düşünmüştüm. Hafif ışık olan odada kirpikleri yüzüne gölge oluşturmuş kaşları da hafif çatılmıştı. Kim bilir neye sinirlenmişti. Elmacık kemikleri çok keskin ve belliydi. Dudakları...
"Biliyorum çok yakışıklıyım." demesiyle utançtan geberecektim. O onu izlediğimi nereden anlamıştı.
"Be-ben." ama konuşamamıştım.
Battıkça batıyordum. Ben sadece. Evet Yağmur sen sadece. Kendime bile bir cevabım yoktu.
"Hadi ama uyu artık." dedi tatlı bir homurtuyla iyice yatağa yayılırken.
Daha fazla rezil olmamak adına gözlerimi kapattım. Yanımda yatan nefesini hissettiğim adamın yılan suretine bürünmüş şeytan olduğunu bilmeden kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Yazarın Ağzından;
Emir evin önünde kalbi gibi simsiyah gökyüzüne bakıyordu. Yıldızların bile gücü yetmiyordu kapkara olan gökyüzünü aydınlatmaya. Onun kalbindeki karanlığa kimin gücü yetebilirdi ki? Başı çok ağrıyordu ama önemli olan orası değildi. Solundaki kapkara olan o yürek. O öyle ağrıyordu ki bu ağrı ile nasıl başa çıkacağını bile bilmiyordu.
Evinin önündeki bekleyişi de zaten yüreğindeki ağrıya sebep olan ve şu an onun evinde mışıl mışıl uyuyan kızdı. Ah o kız! Ne diye gelmişti, ne diye girmişti bu çocuğun hayatına tekrar? Hiçbir şeyden haberi bile olmayan bu kızla nasıl başa çıkacaktı? Her şey yokuş aşağı yuvarlanıyordu ve Emir altında kalıyordu. Nasıl kurtulacağını bile bilmiyordu. Ama bugün berbat bir gündü onun için. Annesinin ölüm yıldönümüydü. Dün gece onun mezarının başında sabahlamış ve bütün günde orada durmuştu. Annesinin ölümünü asla hatırlamak istemiyordu. O lanet günü hatırlamak yerine kafasına sıkmayı yeğlerdi. Ama öyle olmuyordu işte. Küçücük bir çocukken kafasına nasıl sıkabilirdi ki?
O günün bir öncesini hatırladı Emir. Annesinin ölmeden önceki o günü ilk defa gülümseyebildiği bir gündü. İlk defa annesinin varlığını hissettiği bir gündü. Anne kavramının içi o gün çok doluydu, o gün Emir sevilmişti. Saçını ilk defa annesi okşamış, alnından ilk defa öpmüştü. İlk defa kadın o gün anne olduğunu hatırlamış ve bir kere bile yüzüne bakmadığı oğlunun yüzüne bakmayı başarmış ve ona sarılabilmişti. İlk defa oğlunu sevmediği için pişman olmuş onu terk eden o adamın tüm hırsını oğlundan çıkardığı için kendinden nefret etmişti. Ama o güçsüz bir kadındı. Onu bırakıp başka bir kadınla kaçan adamı hala sevecek kadar güçsüz bir kadındı. Tüm bunların suçunu oğluna yükleyecek kadar korkak bir kadındı.
Ama Emir tüm bunları kabul ettiği halde bile seviyordu o kadını. Saçını okşamasa, ona sarılmasa, yüzüne bakmasa hatta sesini bir kez bile duymayıp düştüğünde kaldırmasa bile annesini seviyordu. Annesiydi işte o. Dokuz ay karnında taşımış, dişini sıkmış o sancılara dayanmış ve berbat bir yaşam bile olsa onun nefes almasını sağlamıştı işte. Ona can olmuş, hayat vermişti o kadın. Nasıl sevmezdi ki? Haksızlık olurdu..
Kendine yapılan tüm haksızlıkları görmeden seven küçük bir kalpti Emir'deki. Hapishane gibi evde buz gibi duvarlarda hayat bulmaya çalışan bir çocuktu o. Her ne kadar o günleri unutmaya çalışsa bile her gün hem vücudunda hem de ruhundaki yaralarda hala duruyordu işte. Yediği ilk tokadı, karanlıkta korka korka savaş verdiği o odayı, annesinin duymadığı ama evi inleten çığlıkları, işittiği ağır cümleleri, yediği dayağı, kanlı yerleri, annesinin bağrışlarını, dedesinin kinini hiçbir şeyi unutamazdı o küçük çocuk.
Eğer unutursa ceza alırdı.
Ama hayır!
Emir yaşadıklarını unuttuğu için ceza alsa bile bunu artık umursamazdı.
Çünkü ceza almaktan daha önemli bir eylem ile karşı karşıyaydı.
Emir onun içinde büyümesine izin verdikleri kini unutursa ölürdü, öldürülürdü.