"Abi, sen ne zaman gidiyorsun?" dedim.
Abim tır şoförüydü. Her gidişinde iki aydan önce dönmezdi, genellikle yurt dışına giderdi.
"İki gün sonra yola çıkacağım aslanım."
"Düğünden iki hafta önce gelmeye bak, yoksa yengen seni öbür tarafa yollar, benden söylemesi," dedim gülerek.
"Bir şey olmaz aslanım, korkma," dedi gülümseyerek.
Nerden bilebilirdim ki hayatımın en büyük korkusunun bu olacağını, hayatımı yerle bir edeceğini…
"Hadi anne, ben çıktım. Akşama görüşürüz."
Annemin ne cevap verdiğini beklemeden çıktım evden, yoksa ahiret soruları sormaya başlardı.
Biz üç kardeştik: abim Murat, ben ve bizim küçük hayta Yavuz vardı. Evimiz iki katlı, bahçeliydi. Eski Ordu evlerinin mimarisine sahipti. Etrafı genellikle ağaçlarla kaplıydı, biraz ilerisinde ise ırmak vardı.
Küçükken çok gidip girdiğimiz oldu o soğuk, buz gibi sularına. Ama her eve döndüğümüzde mutlaka anne terliği hazır beklerdi bizi. "Bir gün aklımı alacaksınız, o olacak en sonunda," derdi.
Abim evlendiğinde kendi evine geçecek. Evin biraz ilerisinde ise benim yaptırdığım küçük ama iki katlı bir evim var. Her şeyi hazır, bir tek sevdiceğim, göz bebeğim, orman gülüm yok. Onsuz girmek istemedim o eve. O ne zaman bana gelir, işte o zaman açarım kapılarını. İçine hiç eşya almadım; hepsini orman gülüme beraber seçelim, beğenelim istedim.
Bahçesini rengârenk güller ve çiçeklerle donattım. Çünkü orman gülüm gülleri, özellikle de kırmızı olanları, hatta kırmızı olan tüm çiçekleri çok severdi. Gülleri ve çiçekleri koparanlara çok kızar, "Onların da yaşamaya hakkı var," derdi. Onun neyi sevip sevmediğini hep bilirim ben. Ne yer, ne içer, neyi sever, neyi sevmez… Mesela tarçını ve kekiği hiç sevmez. Hatta bir yemek var ki, o yemeğin olduğu sofraya dahi oturmaz: tabii ki sütlü kabak. Ordu'nun yöresel yemeklerindendir.
Ben mi nerden biliyorum bu kadar şeyi? Hatta daha fazlasını da biliyorum. Çünkü ben onu on yıldır seviyorum, deliler gibi.
On Yıl Önce…
İlkbahar sabahıydı. Annemi imeceye çağırmışlardı. Onlar da bize fındık toplamak için geleceklermiş. Yani ilkbahardan sonbahara hazırlık yapıyorlardı. Ne gerek varsa artık. Annem giderken peşine beni de taktı.
"Hadi be oğlum, iki dakika beni götürüver gırgırla," dedi. Gırgır ya da lombardin bir nevi tarım aracıdır. Ne kadar itiraz etsem de annem kabul etmedi. En sonunda inadı beni yendi.
Gırgırdan indikten sonra biraz yürüdük. Evlerinin önüne giden yola gırgır gitmiyordu. Biraz ilerledikten sonra onu gördüm. Evin önündeki gülleri koklayıp seviyordu. Öyle güzel gülüyordu ki bir an donup kaldım.
Bu sırada annem durur mu? Durmaz tabii ki de. "Hadi oğlum, ne daldın gittin öyle. Eğer biraz daha öküzün trene baktığı gibi bakarsan, yiyeceksin şaplağı!"
"Ha, anne, bir şey mi dedin?"
"Hey gidi hey, biz kime ne konuşuyoruz ki?"
"Yine ne yaptım anne?"
"Yürü oğlum, yürü, yoksa elimden bir kaza çıkacak şimdi."
Ben hâlâ aval aval bakıyordum karşımdaki kıza. Ben diyeyim size peri kızı, siz deyin afeti devran, o kadar güzeldi. Aklımı başımdan almıştı.
"Kumru kızım, nasılsın?"
Demek adın Kumru ha…
Birden bize döndü. Gözlerindeki kahveler, benim alâ gözlerimle buluştu. Artık en sevdiğim renk kahverengiydi, söylemiş miydim? İşte o zaman yaktı kalbime ateşi, bir çift kahverengi göz ile.
"Ayy kusura bakmayın Yeşim Teyze, görmedim. Hoş geldiniz, buyurun içeri geçin."
Allah'ım, bir de konuşuyor! Nasıl da güzel konuşuyor, keşke hiç susmasa… Sesi, duyduğum en güzel müziklerden bile daha güzeldi.
"Annem nerede kızım?"
"Mutfakta ablamla yemeklere bakıyorlardı."
"Sen okuyor musun kızım?"
"Evet Yeşim Teyze, liseye yeni başladım."
"Okuyun kızım, okuyun, bizim gibi olmayın." İşte o an annemin sesinde bütün küçük kızların kırgınlıkları vardı.
"Okuyun da bizim gibi cahil olmayın."
"O nasıl laf öyle Yeşim Teyze! Ben o kadar makam mevki sahibi insan gördüm ki, hâlâ cahil olan o kadar insan gördüm… Okuma yazma dahi bilmeyip âlimlerden daha âlim olan… Bunun en güzel örneği Peygamber Efendimiz (s.a.v). O yüzden cahilliğin okumakla alakası yok, insanın içinden gelen bir şey."
Allah'ım, ne kadar da akıllı. Gel de aşık olma! Ben ne diyorum ya, öyle aşk falan…
"Olsun kızım, siz yine de okuyun. Kolunuzda bir tane altın bileziğiniz olsun. Benim üç tane oğlum var, hiç kızım olmadı. Eğer olsaydı oğullarımı okutmaz, onu okuturdum."
Gülümsedi. O kadar zarif, o kadar güzeldi ki…
Tam cevap verecekken annesi çıktı dışarı. "Ooo ahiretliğim, hoş geldiniz. Geçsenize içeri, durmayın kapıda."
"Hoş buldum ahiretliğim, geliyoruz."
"Oğlum, sen git istersen, bekleme. Akşam almaya gelirsin beni."
Oldu anne, başka isteğin? Ben gider miyim artık buradan? "Yok anne, akşam beraber gideriz, tek çalışma şimdi sen."
"Tabii tabii, bilmem mi ben seni? Anneni düşünürsün, eşek sıpası!"
"Efendim anne, bir şey mi dedin?"
"Yok oğlum, yok, yürü hadi."
Akşama kadar çalıştık, güneşin altında. Orman gülü kadar güzel bir kızı bir daha görmedim. Onu sırf bir kere daha görmek için, akşama kadar koca tarlayı tek başıma kazsam kıkım dahi çıkmazdı.
Akşam olunca gitmek için hazırlandık. Tam giderken sabah gördüğümüz orman güzeli kızın kokladığı gülleri gördüm. Gülün yanına gittim. O kadar güzel kokuyordu ki, koparmak istedim. Belki ondan küçük de olsa onu hatırlatacak bir hediye.
Tam elimi uzatıp koparacağım zaman bir ses geldi arkadan.
"Hey, sen ne yapıyorsun? Neden koparıyorsun o güzelim gülleri?"
Donup kaldım, o an. Ne diyeceğimi bilemedim.
"Şey, ben…"
Yine dilim tutuldu. Aklımda binlerce cevap var ama dilime vurup da tek kelime çıkmıyor ağzımdan.
"Sen ney?"
Lan konuşsana, dilini mi yuttun oğlum? Bu böyle olmayacak. En sonunda gözlerinin içine baktım.
"Kime diyorum, dilini mi yuttun?"
"O kadar güzeller ki, dayanamadım, bir tane almak istedim."
"Sırf sevgilinize bir gül vermek için neden hayatlarını çalıyorsunuz ki?"
"Toprağıyla saksıda verseniz olmuyor mu sanki? Bence en anlamlı hediye odur. Ömür boyu yaşar ve hatırlarım. İki gün sonra solup da çöp olmazlar."
"Onların da yaşamaya hakları var. Zaten yakında solar giderler, ömürleri ne kadar ki? Biraz daha gün ışığı alsa, biraz daha yağmurda ıslansa olmaz mı?" dedi.
Sanki dünyaları ayaklarımın altına serdi.
Olamaz mı be orman gülüm? Olur tabii.
İşte o zaman daha çok hayran kaldım ona. "Kusura bakma, hiç bu şekilde bakmamıştım."
"Sevgilim yok bu arada, sadece kendim için almak istemiştim."
Öyle bir gülümsedi ki o an, içimdeki ateşe bir odun daha attı.
"İyi akşamlar," dedi ve gitti.
Benim ise yüzümde salak bir gülümseme ile kaldım öylece.
O günden sonra her gün onu görmeye geldim. Çok da mesafe yoktu arada. Daha doğrusu bana göre yoktu. Yürüyerek yarım saatte varırdım sevdiğime. Aslında arabam da vardı ama ben ona giden her yolu sevdiğim için yürüyerek giderdim. Yaz kış, yağmur çamur demeden… Ona gitmeyi, diğer sevdam için bıraktım.
Küçüklükten beri en büyük hayalimdi asker olmak, vatanıma, milletime hayırlı bir evlat olmak. Kara ve harp okuluna gittiğimde göremedim orman gülümü. Tatilleri ve bayramları dört gözle beklerdim, onu bir kere daha görmek için.
Benim sevdam da o gün başladı, o gülün dibinde…