Mustafa
Panikle, "Ne oldu oğlum sana, kaza mı yaptın?" diye sordu annem.
"Yok anne, ne kazası? Ayağım takıldı, düştüm. Ufak bir sıyrık sadece."
"Gel, pansuman falan yapalım, mikrop kapmasın."
"Yok anne, sağlık ocağında baktırdım. Önemli bir şey yok dediler."
"Haaa, sağlık ocağına mı gittin sen?" dedi şaşırarak.
"Yolumun üstündeydi, baktırdım işte. Sen niye bu kadar şaşırdın ki?" Vallahi bu kadındaki gizem, Sherlock Holmes'ta bile yoktu.
"Eee, o işte Nazlı hemşire…"
Ben hâlâ hiçbir şey anlamamış gibi annemin yüzüne bakıyordum.
"Anne, Nazlı kim?"
"Hani sana geçen gün bahsettiğim Sevimlerin kızı Nazlı."
"Anne, ben de ciddi ciddi dinliyorum! Ne işim olur benim o kızla?"
"Fena mı oğlum? Okumuş, etmiş, hemşire olmuş. Çok da hanım hanımcık bir kız. Sen 'he' de, haftaya istemeye gidelim."
"İstemiyorum anne, istemiyorum. Benim gönlümde de, aklımda da orman gülüm var. Ondan başkası haramdır bana."
"Oğlum, olacak işe amin de. On yıldır seviyorsun da ne oldu? Daha kızın senden haberi bile yok. Kızı bir gölge gibi izlemekten başka ne yaptın ki?"
"Nerden biliyorsun hiçbir şey yapmadığımı?"
"Ne yaptın ki?" diye merakla sordu.
"Gelecekteki kocan olacağım, dedim. O da kafamı yardı!" Bu da bir şeydi sonuçta, öyle değil mi?
"Ne? O kız mı yardı kafanı?"
"Evet," dedim gülerek.
"Ooo abi, yarmışsın kafayı! Yengemin ellerine sağlık vallahi!" diye alay etti. Ben de diyordum ki nerede kaldı bu zevzek?
"Kes lan sesini, mal değneği!"
"Of abi ya, sana da bir şey demeye gelmiyor vallahi."
"Ben biraz uyuyacağım. Kimse gelmesin odaya, özellikle sen anne. Yemeğe kalkarım," deyip odama çıktım. Ilık bir duş alıp yatağa yattım ve hemen uykuya daldım.
Kalktığımda ortalık çoktan kararmıştı. Aklıma bugün olanlar geldi. Gözlerinin içine bakıp neler demiştim ona öyle; "Kocan olacağım," demiştim.
Ben salak salak düşünüp gülerken, en güzel anlarımın katili geldi.
"Abi, annem yemeğe gel dedi."
"Tamam, geliyorum. Sen git."
"Abi, bir de şey var..."
"Ne var oğlum? Taksit taksit söylemesene."
"Nazlı ablalar burada. Sana geçmiş olsuna gelmişler. Aşağıda oturuyorlar."
"Onlar ne alaka lan!" Kafayı yemezsem iyiydi vallahi.
"Ne bileyim abi, sen bugün sağlık ocağına gidince gelmişler işte."
"Tamam, geliyorum," deyip aşağı indi.
Elimi yüzümü yıkayıp ben de indim aşağı. "Hepiniz hoş geldiniz," deyip İbrahim amcayla tokalaştım ve oturdum.
"Geçmiş olsun oğlum, nasıl oldu? İki de dikiş attırmışsın."
"Abime yengem toslamış İbrahim amca," dedi bizim zevzek.
"Nasıl, anlamadım?" dedi İbrahim amca.
"Önemli bir şey değil amca. Telefona bakarak yürüyordum, ayağım taşa takıldı, düştüm. Kafam da taşa geldi, çizildi öyle."
Yanımda oturan annem de ağzının içinden homurdanarak, "Ayak üstü kırk yalan vallahi. Ben bu çocuğu böyle yetiştirmedim ama kafasına taş iyi gelmiş galiba, ne dediğini bilmiyor zaar," dedi.
Ah anne ah, daha neler olduğunu bilsen…
Kafamı kaldırıp o kızın yüzüne bile bakmadım, kimse yanlış anlamasın diye. Ama onun gözleri sürekli benim üzerimdeydi.
"Bu iş olmaz, ben bakmam kızım sana. Benim orman gülüm var…"
Çay faslı bittikten sonra, "Artık bize müsaade, her şey için teşekkür ederiz," dedi Nazlı'nın ailesi.
"Müsaade sizin İbrahim, yine buyurun gelin, bekleriz," dedi babam.
"Bu sefer sıra sizde İsmail. Toplanın gelin bir akşam, bekleriz," dediler ve gittiler.
Bir an hiç gitmeyecekler sandım vallahi. "Hadi ben de kaçar gençlik, görüşürüz," deyip odama gittim.
Her gece huzursuz geçen uykularım, bu gece çok sakin ve huzurluydu.
Sabah kahvaltıyı yaptıktan sonra annem, sırf orman gülüme gitmeyeyim diye bir sürü iş kitlemişti bana. Ama ben ne yaptım ne ettim, hepsini bir saatte bitirdim.
"Anne, ben gittim, görüşürüz," dedim. Daha doğrusu, başka iş kitlenmeden kaçtım.
Yine araba ile gidecektim bugün. Annem sağ olsun, onun sayesinde çok geç kaldım. Arabayı park edip, orman gözlüme doğru yola çıktım.
Biraz ilerledikten sonra bir de ne göreyim? Sevdiğim kızın yerinde ablası var. Neden gelmedi ki? Benim yüzümden mi gelmedi? O kadar mı çok kızmıştı bana?
Sanki yüreğime bir hançer saplandı. Hiç mi umut yok be avu çiçeğim?
Tüm umutlarım yerle yeksan olduktan sonra, tam gidecekken onu gördüm.
Sağına soluna telaşlı bir şekilde bakınıyordu. Acaba beni mi arıyordu?
Biraz bakınındıktan sonra derin bir "Ohh" çekti. Kesinlikle beni arıyordu. Demek geleceğimi düşündü.
Ablasının yanına gidip "Böööööhhhhh!" diye bağırdı. Ablası ne olduğunu anlamadan korkudan sıçradı vallahi. Sonra bir hışımla kovalamaya kalktı ama ne kovalama… Hemen hemen on beş dakikadır kovalıyordu. Orman gülüm dayanamadı, en sonunda özür dilese de ablası peşini bırakmadı. Ne inat varmış sende de baldız! Bırak artık sevdiğimi.
En sonunda dayanamadı, ormana doğru koşmaya başladı. Tam da bana doğru geliyordu.
Yanımdan geçerken kolundan tutup, ağaç ile kendi arama sıkıştırdım. Öyle güzeldi ki…
Tam çığlık atacakken elimle ağzını kapatıp işaret parmağımı ağzıma götürdüm ve "Şişşşşşşt!" dedim.
Kafamı eğip gözlerinin içine baktım. Öyle tatlı ve masum bakıyordu ki anlatamam. Biraz daha yaklaşıp baktım. Panikle debelenmeye başladı.
"Rahat dur orman gülüm," dedim.
Elimin içini ısırdı. Tam çekecektim ki yeniden çığlık atar diye, ağzını kapattım.
"Ne yapıyorsun kızım, insanın elinin içi ısırılır mı? O kadar ısırmak istersen dudaklarım var burada," dedim gülerek.
O çok güzel gözlerini, mümkünmüşçesine daha çok açtı. Şaşkın hâli bile çok güzeldi.
"Bak, elimi çekeceğim ama bağırmak yok, tamam mı?" dedim. Ne kadar uyar bilemeden çektim elimi.
"Sen nasıl bir manyaksın, hatta sapıksın? Ne hakla senin dudaklarını ısıracakmışım? Sen kimsin?"
"Gelecekteki kocan olarak, orman gülüm."
"Kim demiş onu? Hem senin ne işin var burada?"
"İlk önce kader dedi, sonra da ben diyorum işte."
"Dün de dediğim gibi, sadece dolaşmaya çıkmıştım. Sapık da değilim. İnsan kocasına sapık falan demez."
"Deli etme beni! Ne kocası? Seni tanımıyorum bile."
"Tanışalım güzelim."
"Yok, tanışmayalım. Çekil git şimdi önümden."
"Yok yok, tanışalım. Ben Mustafa Bozefe."
"Mustafa bozayı yani. Yakışır abime."
"Ne abisi kızım? Eğer bir daha 'abi' dersen, sonuçları çok fena olur ona göre."
"Ne yapabilirsin ki bozayı? Çekil git önümden."
"Dene de gör bakalım ne yapıyorum, ne yapamıyorum," dedim.
Ablasının sesi duyulmaya başladı.
"Kumruuuu, vallahi kızmayacağım! Çık artık, korkmaya başladım," dedi.
"Demek adın Kumru ha?" Sanki bilmiyordum da. Her harfi içime yuva yapmıştı.
"Sanane be! Neyse ne, ben gidiyorum, ablam görecek şimdi."
"Görsün baldızım, fena mı? Tanışmış oluruz. Hem seninle de dalga geçmez 'evde kaldın' diye."
"Sen nerden biliyorsun dalga geçtiğini?"
"Ben bilirim. Hatta seninle ilgili daha neler neler biliyorum, bir duysan aklın şaşar."
Gözleri öyle bir açıldı ki, o şaşkınlıkla kafasındaki yazma yere düştü. O eğilip alana kadar ben ondan önce davranıp aldım.
"Bu yazma artık benim," dedim.
"Aaaa, delinin zoruna bak! Hiç de bile benim o, senin nerden oluyormuş?"
Ablası çok yaklaşmaya başlamıştı.
Panikle, "Ver artık şu yazmayı, gideceğim," dedi.
"Veririm ama bir şartla."
"Neymiş Allah'ın cezası şartın, çabuk söyle!"
"Bir kere öpersem veririm."
Tam elini kaldırıp vuracaktı ki ben önce davranıp havada yakaladım.
"O bir kere olur güzelim," dedim, kafamı göstererek. "Dün senin yüzünden hastanelik oldum, senin yüzünden ateşler içinde kaldım."
"Taşı vurduğun yerden mikrop kapmışım," dedim biraz kendimi acındırarak. "Gece bir ateşler bir ateşler, sorma. Sabah doktor 'yat' dedi ama ben senin yanına gelmek için ölümü göze alıp da geldim güzelim."
"Abart abart! Ben de doktorum, farkındaysan. Hiçbir şey yok orada, bir de çok bir şey varmış gibi koca bandaj yapıştırmış oraya."
"İki dikiş attılar, az mı?"
"Kedi şeyini görmüş, yaram var sanmış."
"Neyse ne, yazmamı ver, gideceğim ben. Ablam beni arıyor."
"Dediğim gibi, öpersem veririm. Başka türlü alamazsın."
"Daha iki gün olmadı bile seni tanıyalı, ne öpücüğü? Bana bak, diğer kızlara benzemem, alırım ayağımın altına seni," dedi kızarak.
"Nereden biliyorsun ki sadece iki gündür seni tanıdığımı? Belki bir on yılımı çalmışsındır benden…"