O gece, Amara odasına çekildiğinde bile zihni hâlâ kâğıttaki sembolde takılı kalmıştı. Sanki o sembol ona bir şey anlatmaya çalışıyordu, ama ne olduğunu çözemiyordu.
Elini parşömene sürdüğünde içini bir ürperti kapladı. Göz kapakları ağırlaşırken, zihni ona oyun oynamaya başladı. Bir an için etrafındaki odanın şekli kayboldu. Soğuk bir taş zemine çömelmişti. Etrafında titrek mum ışıkları, duvarlarda antik yazılar…
Ve tam karşısında, belirsiz bir gölge duruyordu.
Ses gelmiyordu. Gölge kıpırdamıyordu. Ama Amara, onun varlığını hissedebiliyordu.
Tam geri çekilecekken, gölge birden ona doğru atıldı.
Amara çığlık atarak uyandı. Nefesi düzensizdi, alnından terler boşalıyordu. Gözleri korkuyla odasını taradı. Buradaydı. Teb şehrindeki odasındaydı. Ama kalp atışları hâlâ o gölgenin karanlığında sıkışıp kalmıştı.
Bunun bir rüya olmadığını biliyordu.
Kalkıp hızla dışarı çıktı. Ray’i bulmalıydı.
Sarayın arka bahçesine ulaştığında, Ray’in her zamanki buluşma yerlerinde olmadığını fark etti. Bu endişesini iki katına çıkardı.
Adımlarını hızlandırarak şehrin ara sokaklarına girdi. O, Ray’in bildiği yerlerden uzaklaşmazdı. Ama bu gece bir şeyler yanlıştı.
Sonunda, tapınağın arka tarafındaki dar geçitte tanıdık bir figür gördü.
Ray, taş duvara yaslanmış, başı öne eğilmişti.
“Ray?” diye fısıldadı Amara. Ancak arkadaşından yanıt alamadı.
Bir adım daha attığında, göğsüne keskin bir ağrı saplandı. İçindeki korku, büyüyen bir çığlık gibi yükseldi. Ray’in cüppesi kan içindeydi. Boğazında derin bir kesik vardı.
Amara’nın boğazından bir çığlık koptu.
Geriye doğru sendeleyerek duvara yaslandı. Nefesi düzensizdi. Gözlerini arkadaşının cansız bedeninden ayıramıyordu.
Bu gerçek olamazdı. Daha az önce onunla konuşmuştu. Birkaç saat önce onu canlı görmüştü.
Ray’in solgun yüzüne, hareketsiz ellerine bakarken, içini kemiren bir his onu ele geçirdi.
Bu bir cinayetti.
Ve biri, onun bir şeyler öğrenmesini istemiyordu.