33. bölüm

2749 Words
Kışın, Meriç'le internetten beğendiğimiz elbiseyi giyerken görüntülü olarak Naz'oyu aradım. Telefonu makyaj aynama dayayıp açmasını bekledim. Koskoca aşiret ağasının hanımı, " Ha' " deyince müsait olamıyordu. O yüzden uzun uzun çaldıktan sonra kapanmasına yakın açtı. Karnında gelmek için şafak sayan: iri kıyımın da genini taşıdığı için, iç organlarına baskı yapan parazitin etkisiyle basamakları çıkarken nefes nefese kalmıştı. Aşiret ağasının, "Senin nefesini keseceğim." derken bunu kasdetmediğine emindim ama kendi giderken yerine bıraktığı fetüsde aynı şeyi yapıyordu. KOAH hastası gibi bir sesle, "Can'o bebeğim" diyerek telefonu açınca, gülümseyerek taklitini yaptım. Nefes nefeseymişim gibi, "Nasılsın Naz'om" deyince, yatağa gerileme şekilde oturmuş olmasının etkisiyle, geleceğin ağası baskıyı azaltmış ve canım arkadaşım rahat bir nefes almıştı. "Sen geç dalganı geç, sıra elbet bana da gelecek." dediğinde iri kıyımın ilk gen aktarımını Naz'oya yaptığını gördüm. Normalde olsa, "Hııııı tâbi tâbi" benzeri şeylerle karşılık verirdim ama şuan söylediğinde haklı çıktığı için sözlerime dikkat etmem gerekiyordu. "Can'oooo büyük gün gelmiş?" derken yüzündeki sinsi bakışa rimelimi sürerken karşılık verip, "Geç bile kaldım." dedim kendime bakıp Meriç'ten iğrenir gibi... "Ama elbise güzelmiş, sana da yakışmış!" dediğinde hiç hoşuma gitmediği için, "Neresi güzel Nazo yaa, şuna baksana sirk maymunu gibi duruyorum." dedim, model ve renginden tiksinerek... "Eee sen neden aradın bir şey yok değil mi?" "Yok yok merak etme, hemen evham yapma kaynanan gibi." "O benim kaynanam değil, benim kaynanam da ki asalet kimse de yokmuş bir kere." "Asalet masalet, iki aşireti bir birine düşüren şimdiki hanım ağa değil mi ona bak!" "İki can dostu birbirine düşüren dünya güzeli olsa ne yazar, hıh!" "O olmasaydı, seni yarım dünya yapan kahramanın da olmayacaktı hatırlatırım." "Ya Cansu beni sinir etmek için mi aradın?" "Tamam tamam kızma, seni özledim, sesini duymak için aradım." "Ona göre davran o zaman." "Tamam bee, kocan gibi bakma öyle." "Kocam olmasa şuan yarım dünya olacaktın hatırlatırım." "Nazo yine ne oldu, neden sinirin bu kadar bozuk?" "Sayende Cansu'cuğum, sayende." "Nedeenn?" "Neçirvan'ın üzerine çok gitmeye başladılar. Belli etmiyor ama böyle olmasam çoktan Amerika'ya dönmüştük." "Özür dilerim. Benim yüzümden..." "Başlama yine, Neçirvan'ın sözünü dinleseydim böyle olmazdı, bende de var, sana sırrımı vermeseydim nereden bilip öyle bir şey yapacaktın ki... Neyse yaa konuyu kapatalım, biraz da hamilelikten oluyo, buralar çok sıcak iyice sinirlerim alt üst oldu... O muşmula suratını da al git ve gönlünü ferahlat tamam mı? Ferahlat kii bizde önümüze bakalım artık. Aşiret eltisi mi oluyoruz yoksa kocalarımız bacanak mı oluyor anlayalım. a-ahahahahahhaahah." "Kuma olmadık yaa, ne olursak olalım razıyım vallaa. a-ahahahahahhaahah." Sonunda gönlünü alıp telefonu kapatınca, burnumun direği sızladı. Biz onunla Mardin'de maceradan maceraya koşarken onun aşık olduğu kişi, benimle evlenmeye razı olmuştu. Acaba Cenk'in benimle evlenmeyi istemesi mi onu daha çok yararlardı, Neçirvan'la olan durumum mu bilmiyordum ama emin olduğum şey, her türlü onu üzen kişinin ben olduğumdu... Bir de, acaba Cenk'i duymuş olabilir miydi? Duysa bana belli eder miydi onu da bilmiyordum... Ona bunu söyleyecek ortak arkadaşlarımız olmasaydı içim rahat ederdi ama, kardeşini tehlikeye attığım için Cenk'in ablası benimle mesafeliydi. "Söylemez" diye düşünsem de yine de emin olamıyordum... Saate baktım, büyük tutulmaya saatler kalmıştı. Yatağın üzerinden kutuyu poşete koyup çıktım. Meriç'e vermeyecekte olsam bayrak gibi sallamanın lüzumu yoktu... •~~~~~~•... Seher hanım, Cansu hazırlanırken Derya'yı yanına çağırdı. Derya yanık kokusunu almamak için burnunu sıkarak yanına geldi. "Efendim anne!" derken genzinden çıkan ses telesekreter sesine benziyordu. "Bana bak, bir şey soracağım ama aramızda kalacak, ablana belli etmek yok!" "Aaayyy en sevdiğim arkadan iş çevirmek." "Ciddi ol! sana önden bi iş atarım görürsün." dedi yanında duran terliği göstererek. "Sen ablanın bütün arkadaşlarını biliyor musun?" "Çok sık görüştüklerini evet! Ne oldu kii?" "Erkek arkadaşlarından kimleri biliyorsun peki?" "Ablamın Cenk abiden başka sık görüştüğü arkadaşı yok ki?" "Emin misin?" "Evet!" "Şu bir şey atıyorsunuz da beğeniyorlar falan var ya, aç bakayım kimler beğenmiş." "Anne sen tam olarak ne istediğini bana söylersen daha çok yardımcı olurum." "Ablan bi isim sayıkladı." "Haaa! O muuu?" "Hiiii'iii, sen biliyor musun? Kim o?" "Kim olduğunu bilmiyorum ama bende duydum. Sordum, inkâr etti." "Kör olmayasıca, babasına söyledi de bana söylemiyo görüyor musun? Baban bırak istediği yere gitsin dediydi, İstanbul'dan mı acaba?" Cansu'nun Derya'yı çağırması ile konuşmaları yarım kaldı... •~~~~~~• Nalân'larla buluşup, Furkan'ların harmana geldik. Furkan, daha iyi gibi artık neredeyse aksamadan yürüyordu. Evlerinin köşeyi döndüğünden beri gözlerini elbiseme dikmiş sinirli sinirli bakıyordu... Furkan tek gelince, "Hani diğerleri nerede?" der gibi baktım. "Ablamla Erkan'a bi bakar mısın neredeler?" dedi Derya'ya bakarak. Anlaşılan bir şey söylemek istiyordu. Derya gidince amacına nail olmak ister gibi, "Cansu, bu ne böyle? Habeş maymununa dönmüşsün, bütün hatların ortada... Benim oda boyanacaktı, Senin fıçıda kaldıysa sana zahmet boyayalım." deyip bütün sinir olduğu şeyleri söyleyince, ben bir yanlışı düzelttim. "Sirk maymunu!" "Neee?" "Sirk, sirk, sirk maymunu!" "Ha farkındasın yani, E niye giydin o zaman? Beni sinir etmek için mi?" Nalân araya girerek feminist kolları genel başkanıymış gibi, "Sanane Furkan, nasıl istiyorsa öyle giyebilir." deyince Furkan'ın sinirli bakışı sapıklaşma olarak dönmeye başladı. Sanki ben söylemişim gibi, bana döndü. Ellerini cebine koyup, göğüs ve kalçalarıma bakarak, "Pekii, öyle diyorsanız öyle olsun. yürü Cansu, hadi güzelim önden önden." dedi Nuri Alço'nun avına gülmesi gibi sırıtarak... Elbisenin darlığından dolayı mabadımı izleyip, sabahına banyo yaptırtmak istemiyordum. Bende Enes'e, "Git Türkân'a söylesene şal yelek ne varsa onu da getirsin." dedim Enes gidince, Furkan üzülme numarası yaparak, "Aşk olsun, yumsuz Cansu'm, ne güzel bi keyfimiz vardı, oldu mu şimdi?" deyince bir adım yaklaşıp, gözlerine sinirle baktım. "Sus Furkan." dediğimde Nalan'da nihayet mevzuyu anlamış gibi, alnına vurarak sert sert bakmıştı... Furkan, elbiseyi işaret ederek, "Madem beğenmedin, öyleyse neden giyindin?" dedi bu saçma hareketimi merak ederek. "Öyle olması gerekiyordu!" derken kulağımın arkasını kaşıdım ama bu yine lafı geçiştirme kaşınmasıydı. Furkan kulağıma eğilip, "Nasılsa bitliyim anlamaz diye uğraşma, gözlerinden de ne olduğunu anlayabiliyorum." derken çok bilmişce bakıyordu. Assolistlerin de gelmesiyle yola koyulmuştuk. Derya gelirken bir arkadaşını daha almış önden konuşarak gidiyordu. Enes Erkan'la ben Nalân'larla yürürken Furkan geride kalmıştı. Beynim bana bakıldığının sinyalini çok geç olmadan vermişti. Durup arkaya bakmamla Furkan'la göz göze geldik. Yine o keşke her şey yok olsa sadece ikimiz kalsak dedirten bakışıyla, "Ne oldu neden durdunuz" deyince, "Senin belli belirsiz baktığın yerlerimden dolayı" demek yerine, "Hangi şarkıları söyleyelim, onu kararlaştıralım" dedim "Canın ne istiyorsa söyle beni uğraştırma." dedi. Kızları öne katarak Furkan'ın yanında yürümeye başladım. Zaman kötüydü, kendimi kollamalıydım. Hem, yanımda yürürken kontak kurabileceği bir çift gözüm vardı. Tamamen serbest değildi. Kaan'ların harmana yaklaştığımız da Meryem telefonda konuşuyor, Melek'te sandalyeleri düzeltiyordu. Bizi görünce son sandalyeyle arasında bir bağ olmuş gibi kala kalmıştı. Bu, Yeşilçam nostaljisine sebep ben olmayacağıma göre, yanımdaki: uzun, yakışıklı, seksi bakışlı, gülüşüyle, yürüyüşüyle, konuşmasıyla birlikte kokusu da güzel olan, yedi güzel özellikli adam olmalıydı... "Biraz daha bakarsan gözünü oyarım" demek yerine ilk mini çukura bodoslama inerek ayağım takılma numarası yapmıştım. Vücudumla orantılı şekilde, "Aaayyyhhh!" diye bağırınca herkes bana baktı. Furkan, hemen elimle belimden tutarak, düşmeme engel olduğunu zannetti. Bu çocuk benim gibi bi şeytanda ne bulmuştu anlamıyordum, ama hoşuma gitmiyor diyemezdim... Ayağının altına sekiz santimlik çivi ona değil de bana batmış gibi yürüyordum, Furkan'cığım da bana destek oluyordu. Furkan bana bakıp "dikkat et! dikkat et!" derken ben daha çok ona sokulup elini sıkıyordum. "Melek'in" karşıtı "şeytan" olmasa daha rahat olurdum ama beni buna o mecbur bırakmıştı. Bir gün bu numaramı Furkan'a mı anlatsam günahımdan kurtulurdum, yoksa Melek'e mi? Masaya yaklaşırken Meriç elinde üst üste geçmiş sandalyelerle harmana giriş yapıyordu. Sandalye yığınını bir kenara bırakıp, bana bakarak yürümeye başladı. Furkan, bu bakış ve gülüşten rahatsız olmuş gibi birden elimi bırakıp geriye doğru gitti. "Çok güzel olmuşsun?" Kulağımı tırmalayan bu boğuk ses, bozuk egzoz sesinden daha kötüydü. Yol yorgunluğu ve hava değişimine maruz kalmasıyla değişen bu sese tahammül edemez olmuştum. "Teşekkür ederim, sen beğendin." dedim iğrenç zevkini gözüne sokmak ister gibi. "Elbise güzel duruyordu ama senin güzelliğinin yanında soluk kalmış." "Palyaço kıyafeti gibi olmuş" dememişti de soluk kalmış demişti. Her neyse, bu iltifatına da mecburen hoşlanmış numarası yaparak, "Teşekkür ederim." demiştim yalancı bir gülümsemeyle. "Elindeki bana mı?" dediğinde sahibini memnun edeceğini düşündüğüm poşeti hatırlamıştım. "Haa, o muu? Evet senin ama şimdi vermicem." "Bende sana birşey vericem ama şimdi değil." "Tamam olur ama önce ben vermek istiyorum tamam mı?" dedim planımda sondan bir önceki zinciri atarak. Eminim evleneceği kıza çok sempatik gelecek bir şekilde gülerek, "Tamam olur." deyince, kendime ayrılmasını umduğum bir yer vardır ümidiyle geriye döndüğümde, hayatımın şokunu yaşadığımı düşündüm. Furkan'ın bir tarafında Enes diğer tarafında Melek oturuyordu. Yatakta basmakla şuanki hissettiğimin tek farkı Furkan'ı geberteceğim bir silahın olmamasıydı. O an her şeyi unutup: elimdeki kutuyla şapşal suratına vurup, atkıyı yakmak istesem de sakin kalmaya çalışarak yavaş adımlarla Türkân'ın yanına doğru yürüdüm. Geçerken de Nalan'ın kulağına imalı bir şekilde teşekkür etmeyi de ihmal etmedim. "Geçmiş olsun Cansu, iyi misin?" Abisinden farksız, çatal sesiyle Melek'in sözüne cevap verdim. "Önemli bir şey yok, burktum sadece." derken ayağım buruk kalbim kırıktı... Sebebi de şuan bana nispet yapar gibi düşmanımın yanına oturan Furkan'dı. "Sana nispetin kralını göstercem sen bekle" diye içimden geçirerek bana ayrılmış sandalyeye oturdum ve Nalan'a mesaj yazdım. "Aşkolsun, tamam yanıma oturtamadın, bari oraya oturtmasaydın olmaz mıydı." "Şşşşşş!.. Az sabret." Bu bir planın aşaması da olsa hoşuma gitmemişti. Ve bir an önce ne yapacaksa yapmak zorundaydı. Furkan'a bu yaptığını ödetmezsem bana da Cansu demesinler diye düşünürken yanımdaki sandalye çekildi ve Hakan oturdu. Meriç'le ilgili bir densizlik yapsa da Furkan'ın suratı mos mor olsa diye düşünürken o kulağıma eğilip sanki bilmediğim bir şeyi söylemişti. "Cansu, bugün bir adam gelip seni sordu." Panikle dönüp, "Sen ne dedin pekii!" diye sordum nefes nefese. Şirwan'ın adamları olduğunu düşünüp panik olunca Hakan'da farketmişti. "Ne oluyor Cansu? Kimdi o?" "Ne bileyim kim, sormadın mı kimsin diye?" "Eşkıya tipli adamla işin olmayacağı için bir şey söylemedim. Ama başkasına sorarsa söyleyebilir biliyorsun, hatta sormuşta olabilir." Bende aynı şeyi düşündüğüm için suratımı tahmin edebiliyordum. Yutkundum... Naz'o bana Amerika'ya gitti demişti... Nereden çıkmıştı şimdi bu meçhul adam, acaba Naz'o yanlış biliyor olabilir miydi. Hemen Naz'oyu aramalıydım, masadan kalkıp harmanın girişe doğru yürüdüm. Hakan da peşimden gelip, kolumdan tuttu. Yüzüm, sesim ve hareketlerim onu da panikletmiş olmalıydı. "Cansu, söyle bana ne oldu? Bir şey varsa yardımcı olabilirim." Ne yapacağımı bilemez bir şekilde gözlerim dolarak baktım. "Sen git kardeşin gelsin" diye düşünüp, "Önemli bir şey yok ben hallederim, teşekkür ederim." dediğimde "Bir şey varsa söyle Cansu, adam hiç tekin birine benzemiyordu!" derken Meriç duymuştu. İkimize hazırladığı kolları havada kalarak, "Ne oluyo Hakan?" dedi kollarını indirip panikle. "Bugün adamın biri Cansu'yu sordu." deyince Meriç bana dönerek, "Cenk mi?" diye sordu. "Cenk kim?" diyen Hakan'a didiklemesin diye "Hayır o değil!" dedim ortaya. M: "Kim o zaman?" "Bilmiyorum, biz de onu konuşuyorduk." Hakan, "Adam tekin birine benzemiyor." derken sırrımı çocukluk arkadaşına vermişti. Bilmesini en istemediğim kişiye hemde. "Abartma Hakan yaa." derken hiç gerçekçi değildim, çünkü en son o kişilerden biri tarafından karga tulumba bayıltılarak arabaya konmuştum. M: Bana bak, şu arkadaşının kocası mı yoksa? Bi ara takıntılıydı yine mi peşine düştü yoksa?" Meriç'te diğer sırrımı en yakın arkadaşına duyurmuştu. Ama Hakan'ın bilmesinde problem yoktu. "O olayın üzerinden çok sular aktı, o değil." derken keşke o olsaydı dedim, hiç olmazsa arkadaşımı benden kaçırırdı, ama bu adamlar beni kaçırmak için gelmişlerdi. Arkamda kocaman bir dert varken, bir de bu meçhul eşkiya tipli adam eklenmişti. Furkan'ı tehlikeye atamazdım, ona bir şey yapabilirdi. Melek'le oturmasını bahane ederek kendimden uzaklaştırmaya karar verdim. O an yüreğime bir öküz oturdu. Daha kavuşmadan ayrılık acısı çekmiştim. "Herşey senin için, sağlığın, mutluluğun için!" klişesini şuan ben yapıyordum. Yutkundum, Gözümden akamayan yaşlarda tükürüğümle aşağıya inince neredeyse boğulacak gibi hissettim. Meğer tükürüğünde boğulmak böyle oluyormuş, kim bilir daha neleri yaşayarak tecrübe edecektim. Asıl düşündüğüm şuan ne yapacağımdı... Plana sadık kalıp, hem Meriç'ten uzaklaşmam hemde Furkan'a belli etmemem lazımdı. "Naz'oyu sabah ararım" diye düşünerek, "Ya tamam hadi, tadımızı kaçırmayalım." deyip Meriç'in elini tutarak masaya götürdüm. Benim de şarkı söyleyecek halim kalmadığı için direk planın son vuruşunu yapmaya geçtim... Masanın ucuna gelip, boğaz temizleyen bi öksürükle birlikte Türkân'a poşeti uzatması için işaret verdim. "Teşekkür ederim canım, zahmet oldu." ile başlayıp konuşmaya devam ettim. "Öncelikle herkese merhaba. Hepiniz söylemiş olabilirsiniz ama ben yine de tekrar ederek Meriç'e yuvana hoş geldin demek istiyorum... Öncelikle sizlerle kısa bir şey paylaşmak istiyorum, bir çoğunuzun orada olduğu bir ân olan iki yıl öncesine gitmek istiyorum... O zamanlar çok zor günler geçiriyordum, bir arkadaşımı berdel saçmalığı yüzünden istemediği biriyle evlendirmislerdi ve onun hoşlandığı çocukta diğer arkadaşımın ikiz kardeşiydi... O zamanlar hem arkadaşıma hem o kişiye üzülmekten kendimi kaybetmiştim. Fırsat buldukça Bursa'ya gidip onunla vakit geçiriyorduk... Hatırlayanlarınız olacaktır, çocuğun adı Cenk. Bir gün yine Bursa'da buluşacakken bi cafede Meriç'i gördüm. Bir arkadaşıyla oturuyordu. Önce sevgilisi olabileceğini düşünüp kendimi göstermek istemedim ama sonra kıza bakınca Meriç'in istediği kriterlere sahip olmadığını farkettim. Size şöyle tarif edeyim, kısa, tombalak ve çirkindi... Yani benim lisede ki halim gibi..." Son cümleme gelene kadar tebessümle izleyen Meriç'in yüzü birden asıldı. İçinden sayısız şeyler geçtiğine emindim, çünkü onu bir yıldan fazladır tanıyordum... "Sonra dedim ki, Meriç böyle bir kıza aşık olmaz, ben onların çapraz masada oturduğum için beni görmemişti. Bende selfie çekerek ona gönderdim. O gün yaşadıklarımı hiç unutamadım ama tarih neydi Meriç sen hatırlıyor musun?" deyip Meriç'e baktığımda ortaya atacağım bombayı bekler gibi bir hâli vardı. Başını sağa sola sallayarak "hayır" demeyi tercih etmişti. "Oh be!" dedim istediğim de tam olarak buydu. "Aaa dur, hemen bakalım bende kayıtlıydı" diyerek profilime girdim, birlikte "GEREK'SİZ" yazan profile girip yıldızlı mesajlara baktık. Tarihi de gördükten sonra, konuşmaya devam ettim. "Bak Meriç neredeyse bir buçuk yıl olmuş. Bana çok yardımcı oldun, o zor günleri sayende geride bıraktım. Bu yaptığını ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Senin de bu günü unutmayacağına eminim." dediğimde ki suratı da bu sözümü doğrular nitelikteydi. "Şimdi burada herkesin içinde sana çok teşekkür ediyorum ve bu hediyemi bana yaptığın ağabeyiliğin karşılığı olarak kabul etmeni rica ediyorum." Yutkundu... Meriç yutkunurken onu ilk defa böyle görüyordum, vücut ısısını kontrol edip gösteren bir alet olsaydı, başından alevler fışkırırdı kesin. Bundan bu kadar emin olmam, biraz da kulaklarının kızarmasındandı. Elimle birlikte telefonu tutup, "Bu neee?" dedi bende kayıtlı adını göstererek. O ân ki yüz ifadesi için beş yılımı vermiştim ve her göz yaşıma değmişti. "ııııı, şey!" "Ney?" "Bunu daha sonra konuşsak olur mu?" derken atkıyı paketten çıkarttım ve "Hediyeni tak bakalım beğenecek misin?" dedim. Atkıyı elimden alıp masaya savururken herkes şok olmuş gibi bakıyordu. Normalde hoşuna giden şımarık sesimle, "Nee beğenmedin mi yoksa?" deyince bir süre sinirli sinirli bakıp sonrada hiç bir şey söylemeden yanımdan geçip gitti. O an beş yıl öncesine gitmiştim, ben onun gibi gidememiş, elimde sıkı sıkıya tuttuğum atletle ağzımı kapatıp ağlamıştım... Sıra Engin'deydi... Meryem ve Melek peşinden gitmek için ayağa kalkınca Hakan onlara "Siz oturun ben giderim." diyerek arkasından gitti. Masadaki meraklı gözlere bende merakla bakarak, "Ben yanlış bir şey mi yaptım yaa, Ne oldu anlayanınız var mı?" dediğimde Meryem'in nefrete yakın bakışını farkettim. Artık abisine istediği kişiyi ayarlayabilirdi, neden hâlâ nefret ediyordu ki. Bazen bu hem cinslerime de şaşırıyordum. Meriç'in savurduğu atkıya doğru yürüdüm ve alıp Enes'in boynuna taktım. "Meriç abi beğenmedi sana vereyim!" dediğimde Enes şoku atlatamamışken üzerine bir şok daha gelmişti. "Dur bakayım, ama Enes! Ablacım bu sana çok uzun oldu yaa, seneye de giyersin gibi... Dur bir de Furkan'a deneyelim." deyip Enes'ten alıp Furkan'a taktım. "Haaahh! sana tam oldu." dediğimde Furkan da Meriç gibi atkıyı alıp tekrar Enes'e savurdu. "Neyse Enes sen kullan, demek ki Furkan'da beğenmemiş diyerek sandalyeme doğru yürüdüm... •~~~~~~•...Cansu sandalyeye doğru yürürken Furkan sinirden patlamak üzere olan Volkan gibiydi. Nalan'ın, "Furkan, sen geçen Cansu'nun laptopu tamir etmişsin, rica etsem şunada bi bakabilir misin?.." derken bir yandan da Türkân'ın ayağına tekme atmıştı. Türkân: Furkan cevap vermeden sandalyeden kalkıp, "Sen gel burada bak ablacım ben Enes'e bir şey soracaktım!" diyerek yürümeye başladı. Furkan'da yerinden zorla kaldırılıyormuş gibi "of"layarak yerini Türkân'a bıraktı... •~~~~~~•... Furkan yüzüme bakmadan yanıma oturdu, Nalan'ın telefona bakmaya başladı. Nalan telefonda ki yazıyı gösterirken, "Bunu bir tek sen yapabilirsin ablacım." dedi *(Furkan, lütfen burada otur)* Furkan, telefonu eline alıp yazıyı okuduktan sonra, "Bi deneyeceğim ama yapabileceğimi sanmıyorum." dedi bana taş atar gibi... "Tam zamanında" diyerek masanın altından videoyu Furkan'a gönderdim. Telefonu su sesiyle çalınca bana baktı, "Bana ne bakıyorsun, ben mi tamir edeyim, kız sana verdi işte yap." derken Furkan telefonunu çıkartıp videonun indirilmesini bekledi. "Abla bunun işi uzun, Yarın yapalım olur mu?" diyerek telefonu tekrar geriye verdi. Bende Nalan'a Kürtçe "Senden korkulur" deyince Nalân tepki gösterip, "Ne diyon kız anlamadım." dedi. "Övdüm övdüm merak etme." "Sen git o nazlı mıydı neydi onu öv, ben istemiyorum." deyişinden bir kıskançlık hissetmiştim. "Nazlı değil Naz'o' canım aslında ciwannaz!" Furkan, bana hâlâ tavırlı da olsa yüzüme bakmadan konuşuyordu. "Sen ona Nazo mu diyorsun?" "Evet!" "Yoksa oda sana Cano mu diyor?" "Evet Cano' diyor sonunda ayın harfiyle, bende ona ayın harfiyle Nazo' diyorum." "İyiymiş, bende sana yumsuz Can'o' diyeyim o zaman." "Uyumsuz, deme bence." dediğim de üstelemedi ve videoyu izlemeye başladı... Bende: elimi omuzundan sarkıtıp, başımla birlikte kolumu da omuzuna dayayarak birlikte izlemeye başladım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD