Bir insanın sınırını kendine çizdiğin sınır belirler ...

4995 Words
Furkan'a o kadar sinirlenmişrim ki Meriç ve Engin kadar olmasa da arkasından intikam yemini ettim. Saate bakıp, "Geçen her dakikanın hesabını soracağım sana görürsün." diyerek hesap yaparken etrafta bi hareketliliğin olduğunu farkettim. Kalabalığın ortasında bir kişi yüzünden de anlaşılacağı üzere bir olay anlatıyor gibiydi. Saatten dakikaların hesabını bırakıp izlemeye başladım. Haber alıp geliyorum diyen Türkan'da kalabalığın içinde o kişiyi dinliyordu. Elini ağzına kapatıp gözlerini yuvasından taşırınca bir şey olduğunu hissettim... Ağlamayışı, Furkan ile alakalı olmadığını gösteriyordu, bu iyi bir haberdi ama bu kadar telaşlandıran olay neydi merak etmiştim... Türkân'ın hâlini teyit ettirmek için Nalan'a, "Nalan, baksana Türkân şekilden şekile girdi kız." deyip ilgisini o yöne doğru çektim. Nalan, benden de panik olarak, "Bir şey olmuş Cansu ben gidiyorum." deyip ayağa kalktı. "Durr bekle, bende merak ettim." diyerek peşinden gittim... Biz kalabalığa yaklaşırken, olayı yaşar gibi anlatan adam susup bize bakınca, etrafındakiler de dönüp bize bakmaya başlamıştı... Nalan'a aydınlanma gelmiş gibi sağa sola bakıp çığlık atmaya başlayınca, tanıdık kişiler koluna girip, "Kızım...Yapma böyle...Bir şey yok...İyiler çok şükür, cana geleceğine mala gelsin..." derken bir yandan da bana bakıyordu... Birden sağa sola bakındım, bizden kim yoktu, haberi kimden alabilirim derken Nalan bağırmasıyla bu sorumu da üstlenmişti. "Kim? Annemle Babam mı? Enes mi? kiiiimm, söyleyin..." Babam, annem, Derya onlar neredeydi... Hızlı hızlı nefes alıp verirken, gözlerimle onları aramaya başladım. Kim olduğunu tanımadığım biri koluma girip elime bir şişe su tutuşturup içirmeye çalıştı, başka biri eline su döküp yüzümü sıvazlıyordu... Bir arabaya kaç kişi binmişti de ikimiz de sakinleştirilmeye çalışıyorduk.Ben ailenin eksiklerini ararken Derin koşup boynuma sarıldı. "Ablaaaa." Nalan'a söylenen neden bana söylenmiyordu...Bizim de canımıza değil malımıza gelseydi... Mıcır yoldan gelen arabadan üçlü inmiş bize doğru yaklaşıyordu. Bir daha yüzünü görmek istemiyorum dediğim iki kişinin bile yüzünden haber almaya çalışıyordum... İçlerinde en sakin Meriç duruyordu ama o da benim yüzüme bakmıyordu. Engin'i gören Nalan, "Abiii!" diye çığlık atınca Engin kolundan tutup kaldırdı. "Nalan, bana bak bakayım. Yok bir şey... Geliyorlar yoldalar... Ne yapıyorsun böyle. Kalk, yıka elini yüzünü." Derin ve benim hâlimi gören Hakan etrafa bakındı, "Ne oluyor size yaa, kim söyledi hemen... Müjde mi verdiniz neee?.. Bilip bilmeden insanları bu hâle sokmaya utanmıyor musunuz?" Türkân, ağlamaya başlayınca Hakan bu sefer de ona kızdı. "Sana ne oluyor sanaaa, kardeşin orada kahraman ilan edilmiş, neredeyse omuzda taşınacak sen ağlıyor musun?" Ben etrafta ailemden üç kişi ararken meğer dört eksiğim varmışta haberim yokmuş... "Cansu, herkes iyi merak etme ama senin gelmen lazım." diyen Hakan'a "Ne söylüyorsun sen yaa" der gibi baktım... Engin, göğsüne bastırdığı Nalan'ın sırtını okşayıp sakinleştirirken, "Hakan, bekle biraz. Görsün içi rahatlasın öyle gidersiniz." dedi. Meriç, "Bi sorayım yaklaşmışlar mı? Olmazsa binip gideriz aynı yol zaten karşılaşınca dururuz görür." diyerek telefonunu çıkartıp birini aradıktan sonra kulağına tuttu... Olduğum yerde çivilenmiş gibiydim. Başımın içindeki kan akışı beynimi zonklatıyordu, düşüp bayılacak gibi olsamda merakla Meriç'e bakıyordum. "Alo, Enes." Nalan bu ismi duyunca bir daha çığlık atmıştı ama bu sefer ki rahatlama bağırması gibiydi. "Yok bir şey oğlum yaa ablan bağırdı, onlara biri abartarak anlatmış galiba, merakla sizi bekliyorlar. Neredesiniz?.." Keşke duyabilseydim, keşke hoparlöre alsaydı diye düşünüyordum gözümü Meriç'ten ayırmadan. "Sen iyisin değil mi? Her ihtimale karşı sen de bi gözükseydin?" Sende mi? Başka kimdi ki? "İyi tamam, biz çıkalım da Cansu bir an önce ifadesini versin, hangi yoldan geliyorsunuz, sizi bi görsün." Şimdiden içim rahatlamıştı ama ne ifadesi verecektim anlamamıştım. "Tamam... Tamam çıktık geliyoruz." Telefonu kapatıp Hakan'a bakarak, "Eski yayla yolundan geliyorlar hadi gidelim." deyince Hakan beni tutup götürmeye çalıştı. Derin beni bırakmayıp, "Bende geleceğim." diye ağlayınca Engin onunda kolunu tutup kendine çekerek, "Derin, abicim bırak ablan gitsin. Annenler geliyor zaten." dedi. Hakan'la birlikte arabaya yürürken, Meriç'in de geldiğini hissedip geriye dönünce Engin'in gelmediğini gördüm, "Sen geliyorsan söyle o da gelsin, siz yanımdayken size malzeme vermemek için kendimi bırakmıyorum." deyip Engin'i işaret ettim. Benim Meriç'e söylediğimi Hakan yumuşatarak Engin'e iletti, "Engin, sende gel." Engin çekinmiş olacak ki, Hakan ikinci defa, "Yürüsenee!" demişti. ... Arabaya bindiğimiz de başımı dışarıya çevirdim, Hakan da camı açarak nefes almamı sağladı. Kendimi büyük bir boşlukta hissediyordum. Kimi görürsem rahatlayacaktım kimin eksikliğini hissediyordum bilmiyordum. Mıcır yoldan asfalt yola indiğimizde karşıdan tanımadığım bi arabanın ön koltuğunda Enes'i görür görmez kapıyı açıp koşmak istedim. Hakan firene basıp kolumu tutarak, "Yaaavaaaşş!.." diye bağırdı. Derya koşup boynuma sarılırken, annem ve Enes arabadan inmiş Afife teyze ise kenara yaklaşarak, "Kızım bacaklarım tutmuyor, inemiyorum." demişti... "Ablaaa!.. Ölüyorduk, Furkan abiyle Enes kurtardı." Herkesi gözlerimle muayene ettikten sonra babamla Furkan'a bakındım. Kötü haberi ağlayarak yine Derya verdi... "Ablaa, babamın burnu kanadı, Furkan abi de hastaneye götürdü." Enes'e bakarak doğruluğunu teyit etmek istedim, çünkü babam basit bir burun kanamasına hastaneye gitmezdi... "Tansiyonuna baktıracak abla, önemli bir şey yok." İşte şimdi daha çok merak etmiştim çünkü babam tansiyonu varken merak etmeyelim diye önemsemiyorken böyle bir durumda asla onu düşünmezdi... Hakan, yanıma gelip, "Hadi gidelim." deyince, anneme tekrar sarılıp konuşmadan Enes'e arabayı işaret ederek binmesini söyledim... "Anne siz geçin... Bende gideyim." diyerek arabaya binince bende arkaya bakmadan binip aklımdan türlü türlü şeyler geçirmeye başladım... ... Olay yerine geldiğimde tükürüğüm boğazımda düğümlenmişti. Meriç ortadan başını öne getirip, "İyi kurtarmışlar." deyince Hakan sözüne ek yaptı. "Verilmiş sadakaları varmış, ne yalan söyleyeyim ben de bu derece olduğunu tahmin etmemiştim." Jandarma ve çekiciler gelmiş beni bekliyorlardı. "Cansu, geçmiş olsun.Kısa bir ifade alıp gideceğiz." "Sağol abi, şuan çok kötüyüm, sen sor ben söyliym olur mu?" "Yapma böyle Cansu, herkes iyi çok şükür. Babanın söylemesine göre arabanın firenler tutmuyormuş, şüphelendiğin bir şey yada biri var mı?" "Yok ama sebebini biliyorum. Daha doğrusu tahmin etmiştim ama bu kadar olacağını düşünemedim." "Ne oldu ki?" "Geçen gün durumu kötü olan bi dana vardı. Onu görmeye gittim... Kestirme olsun diye alt yolu kullandım." Enes: "Sinan abilerin yolundan mı? Orası iki yıldır bozuk. Heyelan olduğundan beri." "Evet, o yoldan ama ben bilmiyordum. Geriye de dönemedim. Bir kaç defa çukurlara sert girdim araba orada belli etmişti ama ben hız yapmadığım için firene bir şey olduğunu düşünmedim." •••• Cansu ifade verirken Hakan, Engin'le Meriç'e yaklaştı. H. "Siz de farkettiniz mi? Ne kadar donuk anlatıyor... Olayı duyan bile ne hâle geldi, şuna bak. Görende yıllar önce izlediği filmi anlatıyor zanneder." E. "Ağlamamak için kendini sıkıyor sanki?" M. "Bu kadarı da fazla ama... Bu derece tepkisiz kalınmaz." E. "Bizim yüzümüzden kalıyor demek ki Meriç." H. "Ne yani Cansu beş yıldır ağlamıyor mu?" E. "Son iki yılını birlikte geçirene sormak lazım." H. "Meriiçç?" M. "Görmedim evet." E. "İyi de iki yılda hiç mi bir şey olmadı?" M. "Bir şey oldu evet ama onda da ağladığını görmedim. Kafamıza silah dayadıklarında da böyleydi." E. "Ne silahı yaa, ne zaman?" M. "Boşver onu şimdi uzun hikaye, Engin laann, sen beni döv ben de seni. Bizim yüzümüzden böyleyse ben kendimi ölene kadar affetmem." H. "Affetmeyin zaten geri zekalılar. Şu hâle bak... Siz bir birinizi dövmeyin oğlum... sizin insafınız tutar, ben sizi döverim..." •••• "Sizinkiler bilmiyor muydu?" "Söylemedim... Babama söyleseydim masrafı kendi öderdi... O yüzden bilsinler istemedim, yarın sanayiye götürecektim... Anahtarla ruhsat bende, babamın da kendi arabası var. Neden benim arabayı almış bilmiyorum." "Anahtar bende diyorsun?" "Bende, isterseniz göstereyim." "Baban yedek anahtarı mı almış?" "Yedek anahtar benim odamdaydı, babam ben olmadan odama girip bir şey almaz. Derya yada annem almış olmalı." "Başka bir şey var mı peki?" "Hayır bu kadar, kimseden şüphelenmiyorum. Benim yüzümden oldu." "Tamam artık, üzme kendini... Cana geleceğine mala gelsin...Bir şey hatırlarsan gel ifadeni değiştirelim." "Değiştirecek bir şey yok. Olanı söyledim." Arabaların fotoğrafları çekilip çekiciler iş başına geçerken bütün erkekler birlikte arabaları ayırmaya başladı... Benim araba sağa doğru kalkmış, lastikleri Enes'in kapılarının hizasında kalmıştı... Furkan'ın benim arabaya asıldığı yere yürüyüp elimi gezdirmeye başladım. Niyetim kemerini alıp ona vermekti... Elime bulaşan sıvıyı farkedip elimi kaldırdığımda kan olduğunu farkettim... Nerelere bulaştığına baktıktan sonra kanlı elimi gizleyip Enes'i kenara çektim. "Bana söylemek istediğin bir şey var mı Enes, son defa soruyorum." "Yok abla, yemin ediyorum yok." Avucumu açıp, "Bu ne o zaman?" diye sorduğumda, "Yılmaz amcanındır." dedi. Sinirimden kanlı elimi suratına çarpmak istesemde vazgeçip onun olamayacağını söyledim. "Babamın kanı, nasıl oluyorda arka koltuğun kapısına kadar bulaşıyor da başka bir yere damlamıyor? Söyler misin?" "Nasıl yaa, ablaa... Furkan mı? Kan Furkan'ın mı yani?" Bakışından ve sesinden yalan söylemediğini anladım, "Arkadaşın artık sana eskisi gibi değil Enes, dikkatli ol. Bak sırrını söylememiş..." "Abla ben onun hesabını soracağım o ayrı da, neresi kanamış. Ne olmuş ben şuan onu düşünüyorum." "Hastaneye gidip bakalım..." "Olur." "Baksana, senden bir şey isticem... Kemeri al bana versene." "Tamam bende. Sen arabaya geç geliyorum." ... Arkamı dönüp arabaya yürürken üçlünün yüzlerinin beş karış olduğunu gördüm. Hakan ön kapıyı açıp, "Geç!" derken ben arkaya geçtim. "Oraya Enes oturacak." deyip arka koltuğa oturunca Hakan, Engin'lere baktı. "Biz otostop çekeriz merak etme." diyen Meriç'in gıcık sesini bir kere daha duymuştum... Arabaya bindiğimiz de Enes, "Hakan abi, Cansu ablayı hastaneye götürelim de Yılmaz amcayı görsün." diyerek arkadaşının sırrını abisinden gizlemişti... •~~~~~~• Doktor, Furkan'a bir ünite kan, ardından da serum taktırıp patlayan dikişinin yerine dikiş atarken, "Yılmaz bey, sizin köyün gençlerine ne oldu nazara mı geldiler." diye sordu. Yılmaz bey, "Bir bilsem ne olduğunu, enik eliyle yal yeme ya ağzına bulaşır ya gözüne demişler." diyerek Furkan'a baktı... Furkan, gözlerini kaçırıp yutkundu, "Ben bu adama neden sarıldım kii, gidip kızına sarılmak varken." diye düşünüp gülmemek için kendini sıkarken, doktor dikişi bitirip, eldiveni çıkarttı. "Furkan, bunu bildirmem gerekiyor?" Furkan, kıyafetini aşağıya indirirken, "Gerek yok doktor bey, yapan kişi tutuklandı zaten, ailemin öğrenmesinden başka bir işe yaramaz." deyince doktor, "Pekâlâ, öyleyse geçmiş olsun. Dikkat et, enfeksiyon kapmasın." diyerek odadan çıktı. Yılmaz bey Furkan'la baş başa kalınca, Furkan, "Bu serumda ne var acaba, uykum geldi." diyerek gözlerini yumdu. Yılmaz bey dizini sedyeye vurup Furkan'ı sarstıktan sonra gözlerini açması için sert sert öksürdü. Yaramaz çocuklar gibi gözlerini kaçıran Furkan'a soru ifadeli bakışlar ile, "Nerede vuruldun, kim, neden vurdu söyle yoksa babanı ararım." diyerek tehdit edince Furkan, "Kimseye söyleme Yılmaz amca, ben bi arkadaşıma gittim dedim yaa, o arkadaşımın düşmanları varmış, korkutmak amaçlı arabaya ateş ederlerken kör kurşun geldi beni sıyırdı. Önemli bir şey yok zaten gördün. Boşu boşuna kimseyi meraklandırmayalım şimdi, Herkes senin burnun kanadı bilsin." deyince Yılmaz bey, "Sen o heskesle, kimseye dua et. Yoksa ilçeyi ayağa kaldırırdım." deyip sandalyeye oturdu... Furkan, Yılmaz beyin yanında Cansu'ya mesaj yazamıyor, haber veremediği için de canı sıkılıyordu... Serum bitmeden Furkan, Enes'ten gelen mesajla yerinden doğruldu. Yarası acımış ve eliyle bastırmıştı. Yılmaz bey yerinden kalkıp engel olmaya çalışsa da Furkan serumu çıkartıp, "Yılmaz amca, geliyorlar..." dedi "Kim geliyor oğlum?" "Cansu yani Enes, abimler. Anlamış..." "Tamam tamam anladım, yandık desene, ikimizi de çiğ çiğ yiyecek." "Seni bilmem ama ben gerçekten yandım. Ben şurada oturayım da sen yat." "Beni bu yatakta serumla değil kefenle de görse yemez... O ne anasının gözüdür sen bi bilseenn!" "Uyardığın için teşekkür ederim Yılmaz amca amaa." "Geç mi kaldım?" "Biraz daha burada durursak bayaa bi geç kalacağız." Yılmaz bey, Furkan'ın koluna girip odadan çıkmasına yardım ederken koridorda Cansu ve Enes'in onlara doğru yürüdüğünü gördü... •~~~• Hastanenin bahçesine girer girmez kapıyı açıp içeri girmek için yürüdüm, Hakan'ın arkamızdan, "Arabayı park edip geliyorum." demesini yarım yamalak duymuştum... Triyajı, hasta kabul yerini geçtikten sonra müşahade alanına giderken babamı Furkan'ın koluna girmiş yürürken gördüm... Kısa bir duraksamanın arkadasından yere bakarak yürümeye başladım... Kafamı tekrar kaldırdığımda bu sefer Furkan babamın koluna girmiş götürüyormuş gibi yapıyordu... Babamın yüzüne bakamazken Furkan'ın bembeyaz olmuş yüzü dikkatimi çekti. Beni gördüğü için beti benzi atmış olamazdı. Sarı alanın önünde karşı karşıya gelip durduk. Babamın beyaz gömleğinde ki kana bakıp ağlamamak için kendimi sıkıyordum. "Aaa Furkan siz gitmediniz mi?" diyen cırt bir ses, sarı odadan kulaklarımı tırmalıyordu. Kim olduğunu bilip ne söylediğini anlamaya çalışarak baktım... Sanki adı Furkan'mış ve kendisine bakılarak sorulmuş gibi Enes cevap vermişti. "Gittikte, bi durum oluştu o yüzden tekrar gelmek zorunda kaldık." Karşımda kaza atlatmış babama mı sarılsam, bir şey olduğundan şüphelendiğim adamın yaralı olduğundan emin olduğuma mı yansam, bu kızın Furkan takıntısına mı sinir olsam bilemezken, tam bir duygu karmaşası yaşıyordum... Bunun da sinirini Enes'ten çıkarttım... "Sen Furkan mısın?" Enes ve Furkan sesini çıkartmazken babam, parmaklarıyla alt dudağını katlayıp yanındaki kan veren adam tablosuna "Ooo!" der gibi bakıyordu... Arkadan, "Geçmiş olsun Yılmaz amca." diyen Hakan benden daha hayırlı bir evlat olarak babamın elini öpmüş Furkan'a da sarılmıştı... Orada olma sebebini öğrenmeme yardımcı olduğu için bilahare teşekkür edeceğim Hakan Serap'a, "Serap, hayırdır?" deyince, "Kardeşim havale geçirdi Furkan'lar bizi hastaneye getirdi sağolsun..." Baş parmağım ve orta parmağımı: burnumun dışından yukarıya sürükleyip, kaşlarımın etrafindan tekrar burnumda birleştirerek sekiz çizer gibi masaj yaptım... Parmaklarım kaşlarımın üzerindeyken, Furkan'ın koluyla gizlemeye çalıştığı tişörtün üzerindeki kan izine bakmayı da ihmal etmedim. Tişört siyah olduğu için, kırmızı renk belli olmamış ama ıslakmış gibi bir görüntü oluşmuştu... Babam, çakma oğlunun koluna girip, "Oğlum ayakta kalmayalım benim biraz başım dönüyor, kantine oturalım." diyerek Furkan'ı benim gazabımdan uzaklaştırmak istemişti. Furkan'la babam önde Serap Hakan arkada yürürken Enes'le ben en sona kalmış bekliyorduk. "Laaann, biri babam, biriiii... Arkamdan iş çeviriyorlar görüyor musun?" "Vallaa abla, peeess!.. Adamları nasıl korkuttuysan elleri ayakları birbirine dolandı gördün mü?" "Gördüm gördüm, senin kafanı kırıcam, sen haber verdin değil mi?" Enes, itiraz etmeyip koşar adım yürüyünce kafasına vurmak için peşinden koştum ama o Furkan'a yetişip koluna girerek, "Nasıl kurtardık ama?" diyerek arkadaşını taşıma bahanesine ulaştı... Kantinde babam sağıma, Serap sandalye alıp soluma, Serap'ın soluna da Furkan oturmuştu... Bu kız şimdiden bizim aramıza girip Furkan'la beni karşı karşıya getirmişti... Göz ucuyla babamın gömleğindeki kana bakıyordum. Furkan da farkındaymış gibi göz ucuyla bana bakıyordu. O gece bizi sadece hayâllere mecbur bırakan kimin bıçak yada kurşun yarasıydı bilmiyordum ama Furkan'ın gömleği çıkartmama sebebinin o yara olduğuna emindim. Babam bir yere odaklanmış gibi,"Serap, annen mi burada?" deyince Serap "evet" diyerek babamın baktığı yere baktı. "Benzetmişte olabilirim ama birine bakınıyor gibiydi." deyince Serap, "Bana bakıyordur ben gideyim. Geçmiş olsun.' diyerek yanımızdan gitti. Babamın, "sen merak etme kızım ben senin yanındayım" demesine gerek yoktu, bunu iliklerime kadar göstermişti... Ben bunu ondan bir şey saklamayarak elde etmiştim. Halamın, "Kızım baban çok anlayışlı biridir, bütün ailem karşı çıksa da abim sayesinde eniştenle kavuştuk, bununda en önemli sebebi ona yalan söylememem oldu. Sende babana güven ve ondan bir şey saklama emi?.." tavsiyesine uyduğum için hiç bir zaman pişman olmamıştım. Canım babam, beni sadece Serap belasından kurtarmadığı gibi Hakan'ın da desteğini ister gibi ayağa kalkıp, "Şuradan Mehmet abinin dükkana bi baksak mı, üzerime bir şey alayım." dedi. "Kızım, sizde bizi dışarıda bekleyin, burada telefon çekmez belki." diyerek bir kere daha Serap belası bize musallat olmasın diye düşünmüştü. Onlar kantinden çıkar çıkmaz Furkan'a ilk hesabı yakın arkadaşı sormuştu. "Geberteceğim seni, pislik... Oyun bozan senii." Hem söyleniyor hemde Furkan'ın kalkmasına yardım ediyordu. Furkan, dışarıya kadar, pantolonu düşmesin diye tutmuş, kapıda Enes'e, "Kemerimi alsaydın lan!" demişti. "Yürü hadi yürüüü, seni o kemerle boğacağım." diyerek kolundan önümde yürümesi için itekledim. Hastanenin tenha yerine gelince Enes, "Al abla biraz da sen hesap sor" der gibi Furkan'ın kolundan çıkmıştı. Furkan'ın yanında yerimi alırken, bir kaç adım yürüyüp durduk. Önüne dikilip başımı göğsüne dayayarak ağlamaya başladım. Bir saattir bütün içime attığımı dışa vurmuştum. "Çok korktum..." İki kelimelik bir cümle bir çok şeyi anlatabilir miydi? Benimki anlatmıştı... Göz yaşlarımın duracağı yoktu ama zaman ilerliyordu. Babamlar gelmeden sakinleşmeye başlamam gerekiyordu... Çantamdan kemeri çıkartıp, görebildiğim ve böyledir herhalde diye düşündüğüm kadarıyla britlerinden takmaya başladım. Kemerin tokasıyla kayışı birbirine geçirirken, Furkan, "Ben açman için dua ederken sen tersini yapıyorsun be yum'lu Cansum." deyince kemerini sıkarak Furkan'ı kendime doğru sarstım... "Suuusss, seninle işim bitmedi.Sorcam bunun hesabını." "Bulursan sorarsın?" "O ne demek beyefendi?" "Salı günü gidiyorum." "Nereye?" "Ankara'ya, evi ayarlamaya." "Hani bir ay kala gidecektin." "Öyleydi ama dedim ki bir an önce tutarsak okul açılana kadar kalabilirim." "Sen gitmiyorsun Furkan benden kaçıyorsun." "Senden neden kaçayım. Hem bu şekilde Meriç'le Engin'i daha iyi takip edebilicem, bir süre bir şey yapamazlar artık." "Neye bir şey yapamazlar, ne yaptılar ki?" "Meriç senin arabanla oynuyordu, Engin'de izliyordu." "Arabayı ben bozdum Furkan, ikisi de böyle bir şey yapacak kişi değiller. Onları kafana takma." "Haklısın, benim takacak daha önemli şeyim var." "O ney? Söyle bakayım gerçekten dediğin kadar var mı?" "İnşaallah olmaz ama zamanı gelince anlayacaksın, şimdi sorma lütfen." "Yarın sabah çarşıya gelebilir misin?" "Sen iste ben akşamdan kalırım hiç gitmem." "Abartma, eve git güzelce bi dinlen." "Seninle bir yere gidecektik ama?" "Ben çok kötüyüm, yine midem tuttu. Kustum kusucam..." "Evi tutup gelince gideriz o zaman." "Olabilir." Enes'in öksürmesiyle babamların geldiğini anlamıştık. Furkan, benim yarım bıraktığım kemeri düzeltip Enes'e doğru yürümeye başladı. Arada bir, "Iıııııhh" demese sanki bir şeyi yok gibiydi. Bu yıl ki yayla şenliğimiz hiç başlamadan bitmişti. Arka koltuğa oturup hareket edince, bilerek ortaya oturan Furkan, gizlice elimi tuttu. Sıcacık elleri, temmuz ayında olmamıza rağmen buz gibiydi. Diğer elimi üzerine kapatıp ısıtmaya çalıştım... •~~~~~~• Ertesi sabah buluşma yerine Hakan'ın arabayı alarak gelmişti. Çarşıda çorbacının önünde durmasını rica ettikten sonra, "Daha iyi misin?" dedim. "Ben hiç kötü olmadım ki, sadece biraz kollarım ağrıyor." deyip göz kırpınca, arabanın şekli gözümün önüne geldi. "Sen gördün mü? Benim arabanın sol lastikler Enes'in sağ kapılarına kadar kalkmıştı." "Görmek ne kelime, bizzat yaşadım. Araba takla atmasın diye babanla bastırdık." "Sizde ki de deli cesareti haa, Allah korusun, ya viraja kadar kurtaramasaydınız?" "Hem yetim, hem öksüz, hem dul kalırdın." "Suuss bee delii." "Evet, geldik. Ne yapıyoruz." "Sen bekle ben geliyorum." deyip arabadan indim. Çorbacıdan iki kase çorba alarak, doğum yaptırdığım köyün oradaki ağaçlık alana gidip oturduk... "Al sana çorba aldım içte bir an önce iyileş." Furkan, çorbaya bakıp, "Kelle paça, banaaa, seeenn." diyerek şaşırmıştı. "Ye hadi, daha fazla soğutma." deyip kendi çorbamı açtım. "Sen ne içiyorsun bakayım?" "Mercimeeekk." "Sen de kelle paça alsaydın." "O kadar da değil. Başla hadi başla, çok konuşma." Furkan, üç gündür yemek yemiyormuş gibi yiyip bir yandan da konuşunca hoşuma gitmişti. "Yaaa, geri zekalı, o kadar iştahlı yedin ki canım çekti." dediğimde kaşığına aldığı çorbadan bana da içirdi. "O kadar da kötü değil yaa?" "Değil mi?" derken bir kaşık daha ağzımdaki yerini almıştı. Üçüncü kaşıkta, "Yeter, abartma. Gerisini de sen ye." dedim... Kendi çorbamdan bir iki kaşık aldıktan sonra ağzını kapatıp yanıma koydum ve "Hadi gel seninle bir şey yapalım." dedim. Ağzına aldığı etleri çiğnerken, ağzını çok açmadan, "Nee?" deyince elimin üzerinde bulunan bir kaç izi göstererek. "Seninle neremizde ne iz var onu gösterip, nasıl oldu anlatıcaz." dedim. Yüzünde,"hain planını anladım" der gibi bir ifadeyle gülümseyerek, "Hııııığmm, başla bakalım." dedi. "Bak, bu elimin üzerini bi kedi tırmaladı, kendisi kısırlaştırıcağımı hissetmişti diye düşünüyorum. Bunu da hiç unutmuyorum cins bir kediydi, genel bir muayeneydi, o kadar ponçik o kadar tatlı dedik ama içinden canavar çıktı sanki, panter gibi atladı üstüme. Bu işaret parmağımı soğan doğrarken kestim, iki hafta yaram kapanmadı. Şimdi iziyle birlikte hissizlik var, iğne batırsam bile acımıyor... Eveett sıra sende." Son kaşığını alıp hızlı hızlı çiğnerken elinin sırtını ağzına kapatıp, parmağı ile de göstererek, "Bir dakika!" deyince sessiz kalıp bekliyorum der gibi baktım. Ağzındakini yutup, kaşığı ile kasesini yanına koyduktan sonra elini ıslak mendille silerek söze başladı. "Bak şimdi, şurada bi iz var, gördün mü?" derken saçlarının altında kalan yeri gösterdi. "Hiii, ne oldu oraya?" "Okulda arkadaş kovalarken demir kapıya çarptım. Altı dikiş attılar." "Ne zaman oldu bu?" "Senin İstanbul'a gittiğin sene oldu." "Bana baaakk, sen bu izi kapatmak için mi saçlarını uzattın yoksa?" "Aa-ahahahahahhaahah, bu iyiydi ama beş yıl faça atmış gibi gezdim... İzi kapatmak için uzatsaydım o zamandan uzatırdım." "Haaahhh, işte beş yıl uzatmayıp neden bu sene uzattın?" "Bunu mu konuşacağız yara izlerimi mi?" "Tamam tamam, izlere gel." "Bu kaşımın altıda, bir gün arabada uzun çıta taşıyorduk, ben arkada uyumuşum, babam frene bi bastı öndeki çıta benim buraya geldi." "Ooohaaa!.. Gözüne çok yakın amaa?" "Aynen, verilmiş sadakam varmış... Bunu biliyorsun, kolum kırılmıştı, ameliyat olmuştum." "Evet, gıcık... Hatırlıyorum... Aklım çıkmıştı, ağaçtan düşmüştün." "Benim alçı çıkana kadar evinize gitmemiştin, derslerime yardım ettin, bana sağ elle yazmayı öğrettin." "Hatırlıyorum." "İyi bariii, hafızan yerine gelmeye başlamış. Benden uzaklaşma sebebini de hatırlıyor musun?" "Oralara girmesek, sonra anlatırım." "Öyle olsun. Hatırladığın bi izim daha var." "Hangisi." "Göstereyim mi?" "Göster tabiii kii!" "İyiii, sen istedin." diye başlayıp, "Kendin kaşındın." diyerek fermuarını açınca, elimle durdurup, "Heeeyyy! Ne yapıyorsun?" diye çığlık attım. "Ne bağırıyosun yaa, sen göster dedin..." "Oranı mı dedim?" "İz izdir değil mi? Sen bütün izleri dedin, mızıkçılık yapma şimdi." "Furkan, beni sinir etme... Çek şu elini." "Tamam, çekeceğim ama önce sen çek. Çok bastırdın kangren olacak yoksa." Elimi çektikten sonra, asıl öğrenmek istediğim yere gelmiştim... "Eee?" "Ne eee?" "Senin başka yaran yok mu? Dün kanayan." Furkan, vücudunun üstünü bana yaklaştırarak, "Cansuyuumm, sen bana izlerimizi göstereceğiz demedin mi?.. Orası henüz geçmediği için iz yok... İyileşip izi kalınca gösteririm." dedikten sonra merakımı heyecana döndürmek için öpmeye başladı. Kendimi çekmeden, "Teşekkür ederim." dediğimde, belimi sıkıp aylar öncesinden hayâlde kızdığım şeyi bana kendi fısıldadı... "Öpüşürken konuşulmaz aptal, sana ders mi vereyim? Susta tadını çıkartayım..." ••••• Sinan, karısıyla çarşıya giderken çalılıkların arasında Furkan ve Cansu'yu görüp, "Şuradaki Cansu değil mi?" diye sorunca karısı bakıp, "Aaa eveeett!" dedi. "Yanındaki kim? Baya samimiler." "Furkan, Hakan'ın kardeşi." "Hakan..." "Sizin üst sınıfta ki çocuk bizim köyden." "Türkân'ın abisi mi?" "EVEEETTT CANIIIIIIIIIMMM TÜRKÂN'IN ABİSİİİİİ!.." "Ne kızıyoooonnn yaaa, Meriç bir zamanlar Türkan'dan hoşlanıyordu o yüzden hatırlıyorum." "Haaa!.. Tamaaaammm... Ayağını denk al, gözünü oymayayım." "Şevval hanım kusura bakma ama benim bu gözler senden başkasına aşkla bakmadı, bu yürek bir günden bir güne başkası için atmadı. Ben cuma günleri sadaka verirken bile senin adına verdim hep." "Geri zekalısın, karşıma çıkıp söyledin de yooohh mu dedik." "Sende beni kabul edecek kalp, bende ise söyleyecek yürek yoktu. Bir defa cesaretimi toplayıp karşına çıkacak oldum onda da manzaranın önüne geçtiğim için beni terslemiştin." "Özür dilerim. Havai çağlar işte..." "Uçtuysa problem yok." "O kadar uçtu ki, buharı gelip yağacak diye korkuyorum." "Ben öyle biri miyim sence?" "Olma diye elimden geleni yapıyorum." "Kendini zorlama, kul kaderini yaşar." "Ohaaa!" "Neee?" "Öpüşüyorlar." "Belliydi zaten, baya samimilerdi." "Ama beeenn şooookk... Aaaaa..." "Yaklaşınca bakma sakın utanmasınlar." "Tamam tamam bakmam ama ne zaman bu kadar ilerledi ki acaba?" "Kim bilir." ••••• Bize yaklaşan araba sesiyle ayrılıp yola baktığımız da Sinan abinin arabayı gördüm. "Aaaayyy, eyyyvaaaahhh!" "Ne oldu, onlar kim ki?" "Sinan abiyle karısı." "Sinan kimdi?" "Engin'le Meriç'in sınıf arkadaşı ve Engin'e aşık olan kız." "Sana kötülük yapan kız, eteğine basıp seni basamaklardan düşüren." "Evet o. Ama pişman olmuş, özür diledi." "Affettin mi?" "Affettim tâbi ki Furkan, kin kin kin nereye kadar." "İnşaallah başkalarına karşı da bu kadar yumuşak huylu olmazsın?" "Ne demek istiyorsun?" "Ne bileyim, başkalarını da bi özürle hemen affetmezsin inşaallah diyorum." "Bence bu konuşma burada bitti Furkan... Kalk sen evine ben işimin başına, yarın yola çıkıyorsun kötü ayrılmayalım." "Evet ayrılmayalım... Bende onun için endişe ediyorum." "Ayrılmak istemiyorsan ona göre davran, tamam..." deyip ayağa kalktım. Alelacele çorba kaselerini poşete koyup arabaya doğru yürüdüm. Yaralı olduğu için bana yetişememişti ama arabanın yanına gelince kapıyı kilitleyip binmeme engel olduktan sonra gönlümü almaya çalıştı. "Kırdım seni, özür dilerim... Korkuyorum..." "Kork, korkma demiyorum, sen bana yedi yıl dedin değil mi? Ben bu yedi yılı hakkıyla yerine getireyim de sonrasına bakacağım artık." "O ne demek Cansu... Sonra? Sonra ne olacak peki?" "Furkan, uzatma ve bin lütfen... Yerinde olsam bir daha da ne yapıp yapmayacağıma karışmazdım, aksi takdirde zıt düşeriz haberin olsun." "Öyle olsun Cansu hanım, bende düşünüp şaşırmıştım, bu kadar kolay nasıl oldu diye?" "Furkan, hiç bir şey olduğu yok, ben ablana bir söz verdim ve tutmaya çalışıyorum." "Ne sözü, ona ne söz verdin, beni oyalama sözü mü? Ben sizin gözünüzde hâlâ çocuk olabilirim ama değilim tamam mı? Neyin ne olduğunu anlayabiliyorum." "Öyle mi?.. Gördük." "Evet, Cansu hanım gördük... Kör'en gözümü açtın teşekkür ederim." "Furkaaaaannn!.." "Bin Cansu ve sus lütfen." İkimizde kliniğe kadar konuşmadan yolculuk yaptık. Ertesi gün ne olacağından habersiz arkama bile bakmadan arabadan inip kliniğe girdim... Yer yer pişmanlık duysamda haklı olduğumu düşünüyordum, ben Şevval gibi Furkan'ın gözünde hislerimi söylemekten korkmak istemiyordum... Bir zamanlar buradan gitmeye sebep olan kişilere kendimce cezalarını vermiş ve nihayete erdirmiştim, gerisi kimseyi ilgilendirmezdi, bu benim ve o kişileri ilgilendirirdi... Sebepsiz yere kıskançlık krizi çekecek yaşı çoktan geçmiştim... Bir yola çıkmak istiyorsa öncelikle bu müdahalelere bir son vermeliydi... Her şeyin tadı, kararındayken güzeldi fazlası veya azı zevkli olmazdı... Gün boyu hep bunu düşünmüş ve Furkan'la ciddi ciddi konuşmaya karar vermiştim. Akşam olup kliniği kapattıktan sonra babamla eve doğru yola koyulduk... Yüzümden şıp diye anlaşılacağı için babamdan bunu da gizlememiştim... "Babaa, annemi aşırı kıskanıp onun hayatına müdahale ettiğin oldu mu?" "Oooowwww, derin mevzular... Şimdi, öncelikle, annen bana nerede durmam gerektiğini nerede durarak gösterdiği için böyle bir durumla karşılaşmadık." "Mesela annem nerede durduda, sen de orada durdun?" "Mesela, benden hoşlandığını düşündüğü kıza yaptığım iyiliğe karşılık bana kızmadığı için bende, benden önce evlenmek istediğini düşündüğüm kişiye yaptığı bazı şeylere göz yumdum... Yanlış anlama!.. çaydır, ikramdır falan, bayramlarda yada gördüğünde selam sabah. O kadar." "Annem senden başka biriyle mi evlenmek istiyordu." "Kadın aklı işte, o kadar şey söyledim buna mı takıldın, inanamıyorum... Büyü artık kızım." "Sence ben hâlâ çocuk muyum?" "Bak bi kamera olsaydı, bunu söylerken çekip sana gösterseydim evet çocukmuşum derdin." "Babaa!.. Galiba ben çocukça bir şey yaptım." "Telafisi var mı?" "Bilmiyorum kii." "Nerede duracağını bilirsen, karşındakini oraya kadar getirirsin unutma bunu, karşısındakinin nerede duracağını senin çizeceğin sınırlar belirler." "Oooofff babaaa... Dün sınırı aştım değil mi?" "Benim yanımda hemde..." "Karşılığı kötü oldu deseeemmm?.." "Üzgünüm ama hâk etmişsindir derim." "Gidip güzel bir uyku çekem de yarın telafi edecek cümleler de sıkıntı çekmeyem." "Bir iki cümle ile telafi edebiliyorsan o kadar takma kafana." "Annem kinci miydi?" "Hııımm, bu da ince konular... Annen kinciymiş." "Nasıl yaa, haberin yok mu?" "Onun ki gizli kin, yirmi altı yıl sonra söylediği bir kin." "İnanamıyorum, bende tez canlılık var baba, ben kimsenin nazını da kinini de o kadar çekemem vallaa, kimse kusura bakmasın." "O zaman bu iş başlamadan biter, sen vereceğinle, oda alacağıyla kalır." "Sen o zaman da yanımda olursun değil mi?" "Bu hayat senin hayatın kızım, ben küçüktüm, babam ne kadar karşı çıksa da büyük halamı amcamlar zorla nişanlısından ayırdı... Halamı yayla evinde bayılana kadar dövüp yüzüğünü almışlar... Çocuğun annesi bohçayı alırken, dilerim Rabb'imden gözünüz kapımdan ayrılmasın demiş... Şimdiki eniştem de, ondan ayırdıkları sebeplerin iki katı vardı ama elimizden bir şey gelmiyor görüyorsun. Halam, çocukları için her türlü eziyete katlanırken, bir yandan da 'geri döneyim de ne yapayım, yüzüme bakacak yüzleri mi var' diyordu. Bizde öyle olmasınlar diye Emine ile Fadime halanı istediğiyle evlendirdik. Çok şükür bir gün şikayet ettiklerini duymadım...Şimdi sıra üçünüzde, sizin hayatınız, sizin kararınız...ama sizden özellikle bir şey istiyorum.İyice tanımadan, karar vermeden evlenmek yok.İsterseniz bir sene iki sene nişanlı kalın ama tanımadan evlenmek yok, anlaştık mı?" "Teşekkür ederim canım babam...İyi ki benim babamsın...Sen varken benim sırtım yere gelmez..." "Duanı eksik etme kızım, bir evlilik hayırlı olacaksa şeytan içten, insanlar dıştan vesvese verir... Kör şeytan, her akşam diğer şeytanları toplar kim neye sebep olmuş sorarmış... Biri dermiş ben falan kişinin namazına engel oldum, biri dermiş yalan söylettim, biri dermiş hırsızlık yaptırdım, biri dermiş kul hakkı yedirttim, gıybet ettirdim vesaire...Biri de dermiş ki ben karı kocanın arasını bozdum...Baş şeytan tahtından kalkarmış, o şeytanın alnından öpüp, sen bugün hepsinden daha iyi bir şey yapmışsın gel tahtıma otur. Hak ettin dermiş...Şimdi kızım şeytan huzurlu mutlu yuvaları istemez ve bunu çoğu zaman iki ayaklı şeytanları kullanarak yapar. Şeytanı sevindirecek şeyler yapmayın emi?" "Tamam babacığım. Teşekkür ederim." Babamla konuşmak içimi rahatlatmış bir şekilde eve gelmiştik, akşam yemeğini büyük bir keyifle yedikten sonra duş alıp yatağıma uzandım ve ertesi günü Furkan'la konuşup orta yolu bulmanın konuşmasını düşünmeye başladım... Ertesi sabah, kuytunun kumunu eleyip, su ve mama kabını yıkadıktan sonra taze mama ve su koyup muayene ettim. Kuytu artık annesini emmediği için annesini kısırlaştırıp sokağa öyle bıraktım. Arada bir gelip ona ayrılan yerden mamasını yiyip tekrar dışarı gidiyordu ama kuytu artık bizim evin maskotu olmuştu... Kedilerin yalamasına dayanamayan annem bile, "Kızım kızım" diye seviyordu. Annem resmen kuytuyu bizden daha çok sevmişti... Allah'tan iyi bir çocukluk geçirmiştim de bunu kıskanmıyordum... Maa aile kahvaltımızı yapıp çantamı almak için yukarı çıktım... Arabamın olmadığını bahane edip beni bırakması için Furkan'a ricada bulunacaktım. Kapıya çıktığımda Engin'in büyük ihtimalle muayeneye gittiği için hazırlık yaptığını gördüm... "Ne oldu, defoluyorsundur inşaallah." diyerek yanına gittim. "Gideceğim Cansu merak etme." "İyi bari, senden bir şey istesem?" "Neymiş?" "Ben Meriç'le takılırken-" "Yani, ondan intikam almak için kendine aşık ederken diyecektin herhalde?" "Her neyse işte ondan... Bir arkadaşım vardı Meriç'ten hoşlanmıştı, neresinden hoşlandıysa maymun iştahlımmm. Ona bir söz verdim... Benden sonra sen ne yaparsan yap diye." "Bu da ikinci planın mı yoksa?" a-ahahahhhaahah... Aynen... Sabah sabah sen beni güldürdün, inşallah sen gülmezsin... Neyse... Şaka bir yana, Meriç'ten nefret ediyorum ama mutsuz olmasını da istemiyorum." "Bana karşı bir şey hissetmiyorsun ve mutsuz olmamı istiyorsun değil mi?" "Sana karşı dürüst olacağım, bu da geçmiş günlerin hatrına, Evet senin mutlu olmanı istemiyorum... Ama ailenin de senin yüzünden acı çekmesini istemiyorum... O yüzden Allah'a dua ediyorum, Rabb'im Ali amca ve Afife teyzeyi mutsuz edecek kişilerden ve olaylardan çocuklarını muhafaza eylesin diye." "Her sevmeyenim senin gibi olsun bee, razıyım... Bir şey sorabilir miyim?" "Cevap verir miyim bilmiyorum." "Sen en son ne zaman bağıra bağıra ağladın?" "Hııığğmmm, Pazar günü ki durumumu soruyorsun galiba?.. Beş yıldır yanımda biri varken bağırarak ağlamadım, hatta bu yüzden gümbürtüye de gidiyordum ama orasını anlatmicam... En son kapalı bir kapı arkasından bağırarak ağladım ve bir erkeğe arkadaşım için yalvardım ama o da boşaymış..." "O kadar mı?" "Evet o kadar." "Bir şey ifade etmeyecek biliyorum ama özür dilerim." "Bitti mi?" "Bittiii." "Arkadaşımla görüştürecek misin?" "Sen iste evlendirip çocuk bile yaptırırım." "O kadarı da onlara kalsın. Sen sadece karşılaştır, bir iki defa yalnız kalsınlar yeter." "Meriç arkadaşını tanımıyor mu?" "Evet tanıyor. O yüzden işin zor olmayacak." "İyi bari!" "Neyse, benim acelem var, Görüşürüz." "Nereye, arabanda yok." "Türkan'lara gidiyorum, çarşıya giderlerse beni de alsınlar diye." "Aaa, acele et o zaman. Onlar da bugün Furkan'ı gönderiyor. Yetişirsen gidersin " "Neee, Furkan gidiyor mu?" "Evet... Çıkmak üzerelerdir hızlı gidersen yetişirsin." Beş yıldır ağlamadım demiştim ama şuan neredeyse hıçkırıklara boğulmak üzereydim... Bana acele et demişti ama ben neredeyse uçuyordum. Nefes nefese Furkan'ların harmana geldiğimde Hakan'ın araba harmandaydı, "Ooohhh yetiştim." diye sevinerek, biraz sakinleşip kapıya doğru yürüdüm... Kapıya geldiğimde, yine nefes egzersizi yaparak kapıya vurup içeri girdim.Neriman teyze masada oturmuş ağlıyordu.Yavaş adımlarla yaklaşıp, meraklı gözlerle bakınca Türkân gülümseyerek, "Beş yıldır her gitmemiz de böyle yapıyor. Bizi okuyup okuduğumuza pişman ediyorlar." "Ne zaman gidiyor?" "Furkan mı? Gittiler..." "Ama araba kapıda?" "Abimin Meriç'le işi varmış. Üçü birlikte gitti. Hatta şuan çatalı geçmek üzelerdir." "Pekiii, bende minibüse yetişeyim. Görüşürüz." diyerek çıktım. Çatalın aksine, yolu kuş bakışı gören yere doğru koştum... Arabayı gördüğümde dizlerimin bağı çözülmüş olduğum yere oturmuştum... Furkan yine gitmişti ve ben yine nereye gidiyor ne zaman gelecek bilmiyordum... Geçen sefer ki beş yılım Engin'in iyiliğini düşündüğüm için olmuşken bu sefer ki ayrılığım Meriç'in iyiliğini istediğim için olmuştu ve bu ayrılık ne kadar sürecek bilmiyordum...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD