39. bölüm

1812 Words
"Engiiin!.." Uzun boyu kısa saçıyla karşımda dikilen Engin, sesimden adını duyunca, beş yıl önce olduğu gibi gözleriyle güldükten sonra Rasim amcaya doğru yürüdü. Beş yıldır nefret ettiğim kişiyi karşımda görünce heyecanlanmıştım. Heyecandan yerinden fırlamak üzere olan kalbime ayar çekerek kendine gelmesi konusunda baskı yaptım. Bu adam kalp ritmimin değişmesini hak etmiyordu. Şaşkınlığımı yanımdan geçip masaya giderken omuzuma çarpan Furkan bozmuştu. "Pardon!" Bu "pardon", "yanlışlıkla çarptım kusura bakma" pardonu değildi. Benim kalbime verdiğim ayarı Furkan'da bana veriyordu. Yıllardır biriktirdiğim kinimi bu pardonla daha çok hatırlamıştım. Ortamda konuşulanları da bu "pardon"la duymaya başladım. Hakan: "Nasıl, sürprizimi beğendiniz mi?" Türkân: "Hoş geldin Engin abi, biz seni üç hafta sonra gelecek biliyorduk." Engin: "Sizi çok özledim erken gelmek istedim." ...Öyle oluyor muydu yaa? Ben köyümü özledim deyince, "Aaa!.. Öyle mi, Tamam o zaman terhisini alıp gidebilirsin" mi diyorlardı. Eğer öyleyse askerlik o kadar da zor bir şey değildi. Hakan'ın sürprizi masada üç kişiyi sevindirmemiş gibi duruyordu ama sadece ben belli ediyordum. Furkan ve Meriç'in yüzünde inandırıcı olmayan bir tebessüm vardı. Meriç'in sebebini biliyordum ama Furkan neden böyleydi ki? "Ooo Furkan! Terlik istirahati almışsın geçmiş olsun." "Sağol Engin abi, ufak bir kazaydı geldi geçti. Sana da geçmiş olsun hoş geldin." "Sağol kardeşim darısı başınıza, sizlerde sağ salim gidip dönersiniz inşaallah." Herkesi birden coşturan duaya ben içimden haykırarak, "Amin" demiştim. Nalan'ın sürekli "çok zor" dediği teskere saymayı bende yapacaktım ve geçtiğimiz bir haftadan anladığım kadarıyla zorun da zoru olacaktı. "Nasılsın Cansu?" Sesinin titremesine bi anlam veremediğim Engin'e göz teması kurmadan sanki askerden gelen benmişim gibi cevap verdim. "İyiyim!" Ortamda ses olmayışından, bu kelimemin rakımı yüksek olduğu için cıbıl kalmış dağ gibi olduğunu fark edip devam etmek zorunda kaldım. "Sen?" "Seni gördüm daha iyi oldum." "Canına mı susadın be adam, yirmisinde gencecik koca adayımı katil mi edeceksin" diye düşünüp, "Geçmiş olsun, hoş geldin." dedim. "Sağol, geçti çok şükür." Gözünü yüzüme dikip ayırmayan Engin'i Neriman teyzenin, "Gel oğlum otur." demesi kurtarmıştı. Hakan'ın kaybettiği sempatiyi annesine vermiştim. Bende, yarım yamalak yıkadığım saçlarımı, geriden bağladığım türbanımın altından kaşıyarak masaya doğru yürüdüm. Furkan'ın geniş oturduğu yere yaklaşınca kendini düzeltmesi "yanıma otur" demek olduğu için hiç itiraz etmeden oturdum. Zerre kadar olmayan moralimi, Furkan'ın masanın altından gösterdiği telefonda yazan bir cümle düzeltmişti. "Yine çok güzel olmuşsun, çok yakışmış." Annesinin türbanını bende görmesi hoşuna gitmişti. Bu evden bu türbanla çıkıp tekrar bu türbanla girmeye karar vermiştim. Şimdiden çeyizime koyacağım bir hırkam ve bir türbanım olmuştu. Furkan'ın okul ve askerlik bitene kadar bu evden daha neler alacaktım kim bilir. Rasim amca Engin'e bakıp Neriman teyze ile konuştu. "Sen diyordun ya: Ali, oğlu gelmeden yayla şenliğini nasıl erken yaptı diye, bak biliyormuşta yapmış." Engin: "Evet Rasim amca ama babam da bugün geleceğimi bilmiyor ona da sürpriz olacak." Furkan, kendine uzatılan çay bardağını alıp önüme koyunca utanmıştım. İşaret parmağımı dudaklarıma yapıştırıp gülmemek için kendimi sıktığım o anda Meriç'le göz göze geldim. Yüzünde anlam veremediğim bir sırıtma vardı. Onun sırıtması beni somurtmuştu. Onun yüzünden keyifsiz bir kahvaltı yaparak masadan kalktım. İzin isteyerek oradan ayrıldım. En kestirme yoldan eve gidip biraz uyuduktan sonra tekrar banyo yapmak istiyordum... Karşıda elinde bavulla savaşan kızı görünce bu fikrimi erteleyip ona yardım etmek istedim. "Merhaba, yardım edeyim?" "Ayyy çok iyi olur, teşekkür ederim. Normalde o kadar zor değil ama bu merdivenlerden yuvarlamadan indirmek zor. Bu dağın başına köy yapmakta kimin fikriyse helal olsun yani. Hiç gelecek nesili düşünmemişler, karım kızım torunum zorlanır dememişler." Yorgunluktan atalarına çatan bu kıza tebessüm ederek karşılık verdim. İçine insan sığacak kadar büyük bir bavulu bende tek taşısam böyle olurdum herhalde... Birlikte taşıdığımız bavulu Saliha teyzenin oraya getirince durup eve baktım. Neredeyse dört hafta önce eski virane gibi duran ev yenilenmiş ve kullanıma hazır hâle getirilmişti. Furkan'ın ayağı iyileşmeden evin tadilatı bitmişti. Bana teşekkür eden gözlerle bakan kıza döndüm. 170 cm boylarında ince belli olan bu kız, sarıya boyanmış ve beline ahenkle dökülen saçlarını düzelterek, ince narin sesiyle, "Teşekkür ederim abla" deyince ilk defa kendimi bu kadar özgüvensiz hissetmiştim. Melek belkiydi ama bu kıza karşı hiç bir şansım olamazdı, taze çiçek gibi kızın karşısında ben solmaya yakın kart bir gül gibi duruyordum. "Sağol abla" deyişi de bunu destekler nitelikteydi. Yutkundum... Tükürüğüm boğazıma takıla takıla mideme inmişti, yorulduğumu düşünmüş olacak ki, kapıda duran sebilden su getirdi. Titremeye yakın bir hâlde suya uzandım, suyun soğukluğunu bardağın dışından hissedebiliyordum. Furkan'ın üzerine bir bardak su vermişti sanki, "mekânın sahibi geldi, sen gidebilirsin"i mavi gözlerinden de anlayabiliyordum. Enes'in "keşke bana olsaydı" demesi, bir erkeğin her istediğinin bu kızda mevcut olduğu için olabilirdi. Sudan iki yudum içtikten sonra tebessümle birlikte teşekkür ederek yola devam ettim. Neredeyse ağlayacaktım. Bu hissettiğim kıskançlık değildi, insan sahip olduğunu kıskanırdı oysa ben sahip olduğumu kaybetmiş gibi hissediyordum. Ağlamamak için kendimi sıkarken telefonumun çaldığını duydum. Elimi çantama götürürken bir elin beni kendine çektiğini hissettim. Ben, Furkan'ın olmasını hayal ederken, kader karşıma Meriç'i çıkartmıştı. "Ne var Meriç?" "Ne demek ne var Cansu, sen varsın ben varım, söylediğimi yaparsan önümüzde mutlu geçireceğimiz günlerimiz var, daha ne olsun." "Öncelikle bir yanlışı düzelteyim, sen ve ben aynı cümlede varsak orada mutluluk olamaz. ikincisi ne saçmalıyorsun, ne söyleyeceksin de ben dinleyecek mişim?" "Sana bir şey söylemiştim, bunu kullanacağım diye... Şimdi, annelere gidip Afife teyzelere red cevabı vermesini söyleyip, o yüzüğü de parmağına takacaksın. Yoksa Furkan ile olan saçmalığınızı herkes duyar." Meriç'in bir solukta söylediği sözler benim soluğumu kesmişti. Hangi birine takılacağımı şaşırmıştım. Annemler Afife teyzeye ne için red cevabı verecekti, Furkan ile olan neyimiz tehdit edecek kadar kendisine saçma gelmiştide benimle olmak için bunu kullanabilecek kadar düşmüştü. "Ne saçmalıyorsun?" diyerek bütün merak ettiklerimin özetini sormuştum ama o yüzüme sırıtarak bakıp sadece birinin cevabını vermişti. "Senden vazgeçmem demiştim Cansu, senin için her şeyi yaparım." O dakikaya kadar tuttuğum yaşlar ben izin vermeden akmaya başlamıştı. Furkan'la bu kadar imkansızlaşacaktık madem neden kader bir birimize aitmişiz gibi davranmıştı. Benden bunu beklememiş olacak ki Meriç'in eli ayağı titremişti. Sesi boğuk egzoz sesinden masal anlatan dedelere dönmüştü. "Cansuu, ağlama lütfen..." Meriç'in ağlayanlara karşı zaafı olduğunu biliyordum ama ben bunu kullanmak için ağlamıyordum ve oda bunun farkındaydı. "Neden yaa neden?.. Neden en ihtiyacım olduğunda abilerimi elimden aldınız?.." dedim, beş yılın birikimini haykırarak. "Cansu, yapma ne olur ağlama, böyle de söyleme. Şuan beni istememenden daha fazla abi görmen yaralar beni, bu saatten sonra seninle her şey olurum ama abin olamam seni çok seviyorum." "Ama ben senden nefret ediyorum." "Et Cansu et! Nefrette bir duygudur, ben razıyım." "Ben değilim ama, bitmedi Meriç bitmiyor, böyle yapmaya devam edersen de daha kötü olacak." "Olmayacak al yanak, söz veriyorum olmayacak, alıp gideceğim seni, istediğin yere. Bursa'da olduğu gibi aklına hiç bir şey getirmeyeceğim, nefretini de o günü de unutturacağım sana, yemin ederim. Yeter ki kabul et." "Meriç!" "Meriç kurban olsun sana söylee, emreett!.." Ne söylersem Meriç ikna olmuyordu. Bende daha fazla uzatmayarak ellerimi yüzüme kapatıp ağlamaya devam ettim. Meriç'te neredeyse ağlamak üzereydi. Dirseğimin biraz üstünden tutup kendine çekti. O da susmuş sakinleşmemi bekliyordu... Alnımı dayadığım göğüs boşluğuna haykırdım, "Neden beenn, köyde bi şişman ben mi vardım, Meryem de kiloluydu hâlâ öyle ona da mı öyle söylüyordunuz?" "Özür dilerim Cansu, özür dilerim." "Özürler geçmişi geri getirmiyor ama, benim abimi geri getirmiyor, sırdaşlarımı geri getirmiyor, koruma kalkanlarımı, sırtımı dayadığım dağlarımı geri vermiyor." "O zamanları geri getirmek için söylemiyorum kii, ben bundan sonra koruma kalkanın olmak için, tekrar sırtını dayayacağın dağ olmak için söylüyorum. Özür dilerim... Ver elini bana sırdaşın olayım, yen gururunu abi gibi yarin olayım, unut o günü unutmayacağın günler yaşatayım." Meriç konuşurken telefonum arka arkaya çalıyordu. Bu kadar ısrarcı olan kişiyi merak ederek çantama uzanmak isteyince Meriç engel olup, "Boşver o yavru posta güvercinini, ben senin kartalın olayım." Meriç, arayan kişinin Furkan olduğunu ve kendisinin peşimden geldiğini haber vereceğini biliyor gibiydi. Kendimi geri çekip elimin tersiyle yaşlarımı silerken, biraz yukarıdan gelen ayakkabı tıkırtısına döndüm. Meriç'te oraya bakarak, "Serap geldim, bırak artık belin ağrıyacak!" demişti. Serap!.. Beni serseme çeviren kızın adı Serap'tı ve ben işte şimdi onu kıskanmıştım. Yıllar önce Engin ile bana yardımcı olan Meriç'in şimdi ona abilik yapmasını kıskanmıştım... Elimin tersiyle böğrüne vurarak oradan ayrıldım. Aralarında dokuz on yaşta olsa inşaallah Meriç bu kıza aşık olur diye dualar ediyordum... Hızlı adımlarla eve gelip kapıyı açtığımda babam ve annemi kahvaltıda kızları da kuytuyla oynarken buldum. Kızımın babası bi Serâba kapılıp gidecek miydi acaba... "Kızım bırakın şu hayvanı da gelin hadi." Annemin kardeşlerime ikazını bende üstüme alarak masaya doğru yürüdüm. Sandalyeyi çekip oturunca ikisininde meraklı gözlerine hedef oldum... "Cansuu, ne oldu bu ne hâl?.." "İyiyim baba bir şey yok. Biraz önce Saliha teyzenin torununa yardım ettim de yoruldum." Babam benim sözüme şaşırıp, "Aaa!.. Taşınıyorlar demek." dedikten sonra anneme dönerek, "Hanım kuman gelmiş!" dedi başıyla kapıyı işaret ederek. Biraz önce neşeli bir şekilde kızlarına bakan annemin yüzü asılmıştı. Kollarını bağlayıp geriye yaslandı. "Benim için hava hoş... Vallaa kendi bilir... Geçen sene ki gibi yaparsa mesafemi koyarım kimse kusura bakmasın, o densize uyup kızımı üzdüler bir daha izin vermem." Annemin söylediğine bir anlam veremeyen sadece bendim ve merak etmiştim. "Ne oluyor yaa, ne densizliği kim kimi üzdü?" "Boşver kızım hiç o konulara girme sen." diyen babamı duymamış gibi, sorumu Derin cevaplamıştı. "Abla!.. Onlar yüzünden Neriman teyze ile annem kavga etti. O sarı çiyan Derya ablamın Furkan abiye aşık olduğunu, Furkan abinin de o yüzden sürekli bize gelip gittiğini söylemiş..." "KIZIIIIMMM!" Babamın sert çıkışı Derin'i susturmaya yetmişti ama benim nefesimin kontrolünü kaybetmeme yardımcı olmamıştı. Yutkundum... Furkan'ın "hayâl et" dediği şeyler gerçekten hayâlde kalacak gibiydi. Demek ki bu kız Furkan için iftira atacak kadar takıntılıydı... "Baba, onlar İstanbul'da oturmuyor mu?" "Oturuyor da, küçük çocukta down sendromu var. İstanbul'da üçüncü kattan aşağı atlamış, birinci katın çamaşır ipi kurtarmış, onlar da yazları buraya geliyordu." "Geçen sene geldiklerinde nerede kaldılar peki?" "Akrabalarında." "Akrabaları?.." "Cemal'ler!" "Cemal amca onların neyi?" "Cemal'in babası ile Saliha abla amca çocukları." "Nasıl yaa, Meriç'le o kız akraba mı?" "Evet." Meriç'in Serap'a yardımcı olma sebebi belli olmuştu. Peki Meriç, geçen sene olan olayları biliyor muydu... Geçen sene benden bir hafta önce geldiği için bilip bilmediğini bilmiyordum. "Ben biraz yatacağım." diyerek masadan kalktım. Bu kızın annesi anneme rakip olarak gelirken, kız da bana rakip gelmişti. Kadınla annemi bilmiyordum ama benim bu kızın yanında hiç şansım yoktu, ondan emindim. Bu kız varken Neriman teyze beni asla istemezdi. Odama girip başımı açtım, örtüyü öpüp katladıktan sonra hırkanın olduğu valize koydum. O kadar yorgun ve bitkin bir haldeydim ki uyumaktan başka bir şey yapasım gelmiyordu... Öyle bir yatmıştım ki, ne hayâl kurabiliyor ne rüya görmek istiyordum... •~~~~~~• Meriç Cansu'nun arkasından çıkınca Furkan hemen Cansu'ya mesaj attı. "Yum'lu Cansu'm arka yoldan gitme!" Beş dakika geçmesine rağmen mesaj iletilmeyince aradı ama Cansu açmamıştı. Masadakilere "afiyet olsun" diyerek ayağa kalktı, eline bardağını ve çatalını alarak mutfağa gitti. Israrla aramasına rağmen Cansu açmıyordu. Merak ve sinirle birlikte mutfaktan çıkıp kapıya yönelince Hakan seslendi. "Hayırdır sabah sabah!" "Abi bir şeye bakıp geleceğim, çok önemli oyalama beni." "Uzaklaşma buradan işimiz var!" "Ne işi?" "Ne işi olacak, ifade vermeye gideceğiz, komutan dün istedi ama ben bugüne ertelemesini rica ettim." "Tamam, gidip geleyim çıkarız." Furkan, kapıya çıkınca tekrar aramaya devam etti ama bu sefer de telefona ulaşılamıyordu. Kestirme yoldan giderken İstanbul plakalı kamyonu gördü. Kamyonun başında Meriç ve Serap eşya indirmeye yardım ediyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD