Her gidiş bir vazgeçiştir. (+18)

3067 Words
Kliniğin kapısına taktırdığım süs benzeri ama bana kapının açıldığını haber veren alarmın bambudan yapılmış borularına bakıyordum. O günden sonra kapı açıkken arka tarafa su almak için bile gitmemiş ve kapalı ortamda benim de gözümü acıtacağını bildiğim göz yaşartıcı spreyi cebimden bir an olsun ayırmamıştım. Bu kasabada hayat, pazartesi günleri yoğun yaşanıyordu, diğer günler işi çıkınca gelen kişiler hariç köylerden gelen olmuyordu. Derya, benim hastalığımdan dolayı çalışmadığı için, ya da bana söylemediği sırrı yüzünden geçen sene sınavı kazanamamış, bu sene Derin ile hazırlanıyordu... Hem yalnız kalmamak, hemde Derya'ya yardımcı olmak için kliniğe birlikte geliyorduk. Derya, "Abla, Derin'in test kitabını alıp gelebilir miyim." diyerek izin alıp gitmiş bende klinikte yine yalnız kalmıştım. Ortam o kadar sessiz ve sıcaktı ki döner koltuğumun koluna dirseğimi koymuş, elime de başımı dayamış kapıya bakıyordum. Bacaklarımdan ivme alarak sağa sola hareket ederken, bambuların sesini duyup kapıya doğru döndüm. _"Furkan!" İçimden attığım çığlık, gözlerimden belli olmasın diye bakışımı ondan kaçırdım... Bana yaklaştığını hissetmeme rağmen önüme gelene kadar başımı yerden kaldıramadım, suçluluk psikolojisi bütün benliğimi kaplamış bir haldeydi ama ben yaptığımdan pişmanlık duymuyordum. Geçmişte Nalan için ilk aşkımdan fedakarlık ederken, şuan iki arkadaşım için hayatımın en büyük aşkından fedakarlık ediyordum ve evet... Ben aptalın tekiydim, o kızla her ne olmuşsa unutmaya hazırdım, yeter ki Furkan hayatımdan çıkmasın diye dua ediyordum... "Ağlama!" derken sesi ağlamaklıydı. "Furkan, git lütfen." diyen dilimin aksine içimden, "Kal lütfen" diyordum. "Gitmiyorum, sen de bir yere gitmiyorsun." "Derya gelecek, seni burada görmesin." "Görsün, ne olacak?" derken, hiç bir şeyi umursamıyor gibi bana doğru yaklaşıyordu. Derya biliyor diye umursamasada, parmağımda Hakan'ın yüzüğü vardı... "Furkan." "Sus... Yürü?" Kolumdan tutup muayene odasına götürdüğünü görsem de, "Nereye?" diye sordum, neden gittiğimizi merak ederek. Muayene odasına girip kapıyı kapatınca, basit bir konuşma olmayacağını düşündüm, Furkan beni sözlendiğime pişman edecek gibi bakıyordu. "Furkan?" "Efendim Cansum." "Çık lütfen." "Konuşacağım sadece, neden titriyorsun ki?" "T.Titre miyorum." "Sesin bile titriyor." derken aramızdan yaprak bile geçmeyecek kadar yakınlaştı... Nefesinin sıcaklığını alnımda hissediyordum, "Çok özledim seni." "Bende." diye düşünsem de cevap vermedim... "Yeter artık, şımarık çocuk gibi davranmana son vereceğim." Daha ne olduğunu anlamadan, konuşmama bile fırsat vermeyip, belimden tutarak arkamdaki çelik sedyeye oturttu. Sözlerimle engel olamadığım Furkan'a ellerimle engel olmaya çalıştım. "Furkan, git, bırak." "Sen bunu çoktan hak ettin Cansu, sana zaman verdim, inandım, ben sekiz sene bekledim, sende beklersin zannettim." "Furkan." deyip eline engel olmaya çalışsam da uzun yün elbisemin etek kısmı yukarıya kadar açılmış, sedyenin soğukluğunu hissediyordum. Ben bu elbiseyi neden giyindim ki, pantolon olsaydı zorlanırdı, sonunda da pes edip giderdi ama şimdi, termal taytım Furkan'a o kadar kolaylık sağlıyordu ki, elbisem yağ gibi yukarı sıyrılıyordu. "Furkan yapma." desem, bana tecavüz ettiğini düşünür müydü? İçimden onunla olmayı isterken dışımdan engel olmak zorundaydım. "Furkan, bırak dedim, yapma." Furkan, duymuyor muydu, umursamıyor muydu bilmiyorum ama taytım onunla iş birliği yapmış gibi beni terk etmişti. Yutkundum... Nefesim sıklaşırken ben hâlâ Furkan'a engel olmaya devam ettiğimi zannediyordum. "Furkan, biri gelecek." "Tek derdin bu mu? Birinin gelmesi mi? Eğer oysa, ben kapıya nöbetçi koydum merak etme." "Saçmalama Furkan... Dery-" "Sus artık." deyip gözlerime bakarken, bir an da nefesim kesildi, "Hhh'hhh'." deyip Furkan'a bakarken alt dudağımı ısırıyordum... Yutkunmam geliyordu ama Furkan, ısrarla kendini iterken başaramıyordum. Furkan'ın gözlerinde sinsilikle şehvet karışımı bir ifade görüp şaşırdığımda, "İstediğin bu muydu haa... Bak, çok kolay oldu... Bu kadar istediğini bilseydim daha önceden yapardım." dedi. Ona göre kolaydı ama benim canım acıyordu, daha çok gıdıklanıyormuşum da kendimi gıdıklayan kişiden kurtaramıyor muşum gibi bir acıydı... Ayransız çiğ köfte yer gibi, susuz bir paket bitter çikolata yer gibi, tatlının acısını hissediyordum, yada acının tadına varıyordum... Neden bu kadar kolay olmuştu ki, ön sevişme ihtiyacına bile gerek duymamıştım... Ben koltukta otururken buna mı hazırlanıyordum yani? "Sıkma kendini." Hem nefesimi kesip, kendimi sıkmama sebep oluyor, hemde sıkma kendini diyordu. Onun, elbisemin altından yaptıkları yüzünden bu hâlde olabilir miydim acaba? Kendisi dilediği gibi hareket edip elleriyle içeriden istediği yerime dokunurken ben üzerinde oturduğum sedyeden destek alıyordum. Krem rengi kazağının altına elimi sokarak atlet engelini de aşıp, vücuduyla buluştum... O an, olmaması gerekiyordu ama ben Şirwan'ın açtığı yaranın izini merak ediyordum... İki elimi de kullarak kazağı çıkartmak istiyordum kii Furkan, "İşte buu..." der gibi kendini bana bıraktı. Onun rahatlamasıyla bende sakinleşmeye başladım, bu şey tek taraflı başlarken ikili bitiyormuş meğer, kendimi sırt üstü sedyeye yatırıp Furkan'ın ansızın girdiği yerden yavaşça çıkmasını bekliyordum... Gözlerimi tavandaki lambaya dikip, "Ne yapacağız şimdi?" dedim, "Neyi?" dese hiç bir şey söyleyemeyecek bir şekilde. "Evleneceğiz Cansu?" "NEEEE?!" diye çığlık atarak tekrar oturdum... "Hakan?" *"Hakan... Neden yaptın?" "Sen istedin Cansu?" *"Ben seni istemedim." Bacaklarımı kendime çekip ağlamaya başladım. Sedeyede ufak köpek gibi kıvranmış ağlıyor, Hakan'ı kendimden uzaklaştırmaya çalışıyordum... "Git..." *"Cansuuu!" "Giiitt, ben istemedim." *"Cansu, aç gözünü." "Giiitt, bırak beni." *"Cansuuu, Cansuuu!" Sözünü dinleyip gözlerimi açtığımda Hakan, bileklerimi tutmuş beni sallıyordu, tüm gücümle göğsünden tutup, "Giiitt!" diyerek ittim ve yere düşürdüm... "Tamam... Tamam gidiyorum ama geçti... Rüyaydı, geçti..." Hakan, dirseklerinden destekle sırt üstü yerde otururken, beni sakinleştirmeye çalışıyordu... "Geçti Cansu, kabustu..." Nefes nefese sağa sola bakıp, hâlâ koltukta oturduğumu görünce, ağlamama ellerimi yüzüme kapatarak devam ettim. Hakan, yavaşça yanıma yaklaşıp, "Cansu, oturduğun yerde uyuyacak kadar uykusuzluk mu çekiyorsun ne oluyor?" demişti ama ben şuan bu sorunun cevabını düşünecek hâlde değildim. Tek derdim bu kabusu gerçek hayatta yaşama aşamasına bile gelmemekti... "Bir şey söyledim mi?" "Ne gibi?" "Sayıkladım mı?" "Kalk yüzünü yıka, kendine gel konuşalım hadi." "Ne söyledim." "Cansu, kalk hadi." Belli ki Hakan bir şeyler duymuştu, beni sakinleştirip ne söyleyecekti çok merak ediyordum... Elimi yüzümü yıkayıp, utanarak yanına geldim... "Gel." diyerek beni çağırınca kendimi ilk defa tahtaya çıkan çocuklar gibi hissediyordum. Masamın karşısındaki sandalyeyi yan çevirip, bileğimden çekerek kendisine yaklaşmama yardım etti. Dizlerim, bacaklarının önüne gelince durdum, hâlâ titriyordum ama Hakan benim aksime bir o sakindi. "Cansu? Seni korkutacak bir şey mi yaptım?" "Hayır ama ben artık evlenmek istemiyorum, nişan kâfi." "Hııııııımm, anladım... Seninle bir anlaşma daha yapsak?" "Nee?" "Seninle bir keresinde hangarda kapalı kalmıştık hatırlıyor musun? Orada bir şey konuşmuştuk." "Evet, hatırlıyorum." "Yine öyle yapalım olur mu? Ben yine seni kurtarayım." "Gerçekten mi?" "Gerçekten, bakarsın yine biri seni kucaklar götürür." "Ama bu sefer seni unutmam." "Unutma bi zahmet... Sadece beni değil, sana istemediğin hiç bir şeyi asla yapmayacağımı da unutma." "Teşekkür ederim." .... Türkân, öğle arasında Şirwan'ın gideceğini söylemek için Cansu'nun kliniğine gelince, Hakan ile Cansu'yu el ele gördü ve izlemeye başladı.... "Ver şu elini de." "Ne yapacaksın?" derken itiraz etmedim. "Bak gözlerime." "Baktım." "Şimdi, sakın gözlerini kaçırma, elini de çekme, sana bir şey soracağım, yalan söyleyecek olursan gözlerinden de anlarım, nabzından da... Duydun mu beni?" Biraz önce suç işlemiş çocuk gibi utanırken şimdi zıplayarak şımarıyordum... "Yaaa, sen beni neden bu kadar iyi tanıyorsun yaa?" "Doğduğundan beri seninle olduğum için olabilir mi?.. Türkân'ı tanıdığım gibi tanıyorum seni, arada beni şaşırtıyorsun ama olsun o kadar da... Seni ilk gördüğüm de ne söyledim biliyor musun, benim kardeşim de kız olsun? Cansu gibi olsun." "Bu duan mı değiştirdi onu yoksa." "Bilemiyorum, doktorların dokuz az erkek dediği çocuk kız olduğuna göre öyle oldu herhalde... Kaynatma... Soruma geliyorum." "Korkuyorum." "Korkma... Sana yardım etmek istiyorum... 'Seni istemiyordum' dedin... İstediğin kişi Engin miydi?" "Hiiii', hayır!" "Yalan söylemedin aferin... Meriç miydi?" "Hayır" demek istemiyordum çünkü hayır'dan sonra sıra başka isimlere gelecekti ve ben Furkan'dı diyemezdim... Kapı açılıp Türkân bizi basmış gibi içeri girince hızla elimi çekip Hakan'ın sorusundan kurtuldum. H: "Türkân, o nasıl kapı açmak öyle?" T: "Bir şey konuşmaya geldim." Hakan, bana dönüp, "Cansu, konuşmak istiyor musun?" diye sorunca Türkân'ın gözlerinde ilk nefret ışığını gördüm. "Abii, ondan izin mi alıyorsun?" H: "O dediğin benim sözlüm ve evleneceğim kadın... Sadece ben değil sende izin alacaksın." O an, Hakan'ın gerçekten evleneceği kişinin ne kadar şanslı olduğunu anladım, çünkü Hakan en sevdiği kişiye karşı bile onu ezdirmeyecekti, tıpkı bana olduğu gibi... "Cansu hanım, müsaitseniz biraz konuşabilir miyiz?" diyen Türkân her kelimesinin üzerine bastırırken sanki kafama taş atıyordu. "Olur." T: "Müstakbel eşiniz izin verdiğine göre gider misiniz Hakan bey?" H: "Gidiyorum ama yiyecek almaya, sende ister misin?" T: "İstemiyorum." H: "Sen bilirsin... Cansu, canım... Karnıyarık, pilav, mercimek çorbası?.." "Olur." Hakan, ayağa kalktı, şalımın üzerine dudaklarını bastırıp alnımdan öperek beni kalktığı yere oturttu. Abisi dışarı çıkınca Türkân, çantasını yanımdaki sehpanın üzerine vurup, "Ben nelerle uğraşıyorum, seeennn?" dedi, hesap sorar gibi. "Sana söyledim Türkân, ben abinle isteyerek evleniyorum." "Ama o seninle isteyerek evlenmiyor, başın tehlikede zannediyor." "Nasıl yani?" "Bak şu resme?" deyip telefonu çıkarttı. "Bu ne?" "Şirwan mıdır ne zıkkımsa onun kardeşi abimi korkutmak için çizmiş, abim onların sana bunu yapacağını zannediyor ama o salak kendine yaptırıyormuş, Şirwan'ın da bileti gördüm... İki haftaya kalmadan defolacak buradan... Abimi bırak..." Türkân, elinde kendisi yada Nalan için yapılmış şeyi bana yapılacak zannederken, Hakan'ın canını ne kadar yaktıklarını gördüm. Keşke onunda saçını çekip ağzına pinpon topu koysalardı canı daha az acırdı. "Yapamam Türkân, ben kararlıyım." "Derdin ne Cansu, seni tehdit eden yok, bir şey yok, neden yapıyorsun bunu?" "Furkan'ı kendimden uzak tutmak için." "Ben başka yolunu bulurum, Furkan da yapar, sen iste senden uzaklaşır ama abimi bırak lütfen." "Üzgünüm... Abini bu derece ikna etmişken, vazgeçemem." "Bir dakika, yoksa seenn!.. Bunları bilerek mi korkuttun abimi?" "Çok zekiymişsin Türkân, keşke dedektif yada polis olsaydın... O hangarda olanları unutacağımı mı zannettin?" "İntikam, intikam alıyorsun, tıpkı Engin'le Meriç'e yaptığın gibi." "Oooo oooowww, sobeee?.. Beni yakaladın?" "Seni pişman ederim Cansu... Abime bunu yapmana izin vermem... Duydun mu beni?" "Yürü hadi, git söyle... Sana mı inanır bana mı?" diyerek ağlama numarası yaptım... "Sennn, ne ara bu kadar acımasız oldun?.. Cansuu..." Hakan, Üst üste koyduğu iki tepsi ile içeri girince, Türkân ilk hamlesini yaptı. "Abi, ona inanma?" "Ne oldu, yenge görümce yarım saat yanlız kalamadınız mı?" "Abii, senden intikam alıyor, hangar-" "Susar mısın artık... Doğduğunuz günden beri kardeştiniz ne oldu size?" "Abi, Meriç'le Engin'e yaptığını yapıyor, bu adamları da o ayarlamış." "Hangi adamları?" "Arkadaşının kocasının adamlarını." "Sen nereden biliyorsun? O pislik sana mı yaklaşıyor yoksa?" "Hayır yaa, ne alakası var, Cansu itiraf etti." "Cansu seni nasıl kızdıracağını çok iyi biliyor desene. Bırak da bunun hesabını yemek yerken sorayım, onu bu yaptığına pişman edeyim." "Abiii, dalga geçme ben ciddiyim." "Ben de." Türkân, sinirden homurdanarak dışarı çıkınca Hakan, tepsileri sehpaya koyup, "Gel hadi, karnını doyur... Türkân'ı da sinirlendirecek şeyler söyleme. Bana gönder." dedi. "Denedim ama üzerime geldi, Şirwan'ı benim ayarladığımı düşünecek kadar tanımıyormuş maalesef." "Bak Cansu, yıllar geçti... Çok şey değişti... Büyüdük olgunlaştık... Sen bizimle irtibatı hiç kesmedin evet ama Meriç'le Engin'e öyle şeyler yaptın ki, seni tanımakta zorlandık, Türkân da öyle... Yıllardır bildiği kız, bir yılda değişmiş gibi." "Benden nefret eder mi?" "Ettirmezsen etmez." "O adamlardan uzak durması için etmesi lazım." "O ne demek?" "Şirwan'ın kuzeni buradan yer almış, kendi için, sana da istediği şeyi çizmiş, ayrıca, Şirwan Amerika'ya gidiyorum bu da bilet demiş." "Vay adi köpek, bana yalan söyledi haa, resmi nereden görmüş." "Onlar senin yanındayken orada mıydı?" "Hayır, Erkan'la ben vardım." "Erkan, şüphelenip vermiş olabilir, peki, sen bunu bana neden söylemedin?" "Sen yine öğrendin, ben hâlâ sana ne yaptıklarını bilmiyorum." "O zaman bundan sonrakileri saklamak yok, anlaştık mı?" "Bana uyar." "Hakan?" "Hııı?" "Konu dışı olacak ama hiç aşık oldun mu?" "Oldum ama unuttum." "Kime?" "Unuttum dedim ya." "Hıııımm bir düşünelim, orta okulda dört kız, lisede sekiz kız, hangisiyle daha uzun çıkmıştın?" "Onlardan hiç birine aşık olmadım. Onlar teklif etti ben de takıldım." "Vaayy beee, bir zamanlar okulun en yakışıklısı ile şuan ben sözlüyüm... O kızlar duysa ne der acaba?" "Şimdi yakışıklı değil miyim kız?" "Yaa, yakışıklısın da, o zamanlar böyle olacağın belliydi, sen şaşırtmadın ama Meriç, o sarı uzun saçlar, yüzündeki sivilceler, ben ondan soğurken, 'seni benden başkası sevemez' derdim, hele Engin, o sıska bacaklar, kara kurumuk bir şeydi... Meriç'i Bursa'da kafede bi gördüm, 'tam zamanında ayrılmışım' dedim, o fıstık gibi çocuğun yanına bu kız yakışmamış deselerdi ben yıkılırdım, Engin de aynı, ama sen o zamanlar gıcık bi ergenlik geçirdin, sivilcen yoktu, öküz gibi böğürmüyordun, çıkmadığın kızlardan bir tanesi arkandan türküler söylüyordu?" "Kim, neyi?" "Kim olduğunu söylemem de, 'Amman amman olmuyor, eş eşini bulmuyor, kara yağız genç oğlan niye gönlün olmuyor' derdi." "Gelseydi ona da bi güzellik yapardım yaa, ben yumuşak kalpliydim, kırmazdım yani." "Gıcıksın yaa, ayrıca boş kalsan gelirdi eminim." "Nasip değilmiş diyelim o zaman." Hakan ile eski günlerde olduğu gibi arkadaşça bir evlilik yapacaktık ve ben şimdiden eğlenmeye başlamıştım. ~~~~•~~~~• Türkân, ağlayarak markete Nalan'ın yanına gidince Ali bey telaşlandı. "Kızım hayırdır?" "Ali amca, Nalan burada mı?" "Aşağıda kızım geç." Türkân, üç dört merdiven inip, basamağa oturarak ağlamaya başladı. Nalan, reyon düzeltirken hıçkırık sesini duyup merdivenlere gelince arkadaşını ağlarken buldu. "Türkân!.. Ne oldu?" "Sevmemiş Nalan, sevmemiş... Cansu, Furkan'ı sevmemiş... İntikam alıyormuş." "Neyin intikamını Türkân?" "Engin abiyle Meriç'e yaptığını yapıyor, abimden intikam alıyor." "İyi de onda Hakan'ın bir suçu yoktu ki, Furkan'da çocuktu, babaannenin aklına uymuştu." "Evet ama Cansu adamları kendi ayarlamış, intikam için." "Cansu bu kadar değişti mi yani?" "Böyle değildi Nalan, bizden gizlemiş." "Türkân, belki de İstanbul'da abine aşık oldu, Meriç'le abim yüzünden hissetmedi, hastalığında kaç ay bebek gibi ilgilendiği için aşkı da gün yüzüne çıkmış olabilir." "Olmasın Nalan, ben Furkan'a ne derim... Ne yapacağım şimdi." "Erkan'a da söyle, Furkan'a belli etmeyin... O adamlar gidene kadar idare edelim." "Her şeye razıydım Nalan, ben Cansu için her şeyi yapardım." "Eminim şuan bilerek böyle davranıyordur, yoksa o da bizim için öyle yapardı." "Daralıyorum, çıkalım mı?" "Gidelim hadi?" ~~~~•~~~~• Şirwan, kendini yatağa yatırıp çıkmak için hazırlanan Cihan'ın kolundan tutup yatağa yatırdıktan sonra şırıngayı Türkân'ın kendine yaptığı gibi bacağına batırdı. Cihan, şok geçirmiş gibi bir enjektöre bir Şirwan'a bakıyordu. "Aabii?" "Korkma, ölmeyeceksin... Bu iğne biraz önce benim bacağımdaydı, ben söz dinledim bastırmadı, sende dinlersen ben de batırmam." "Bu ne abi?" "Karından önce o çocuğun sancısını senin çekeceğin bir ilaçmış." "Ne istiyorsun abi, bir yanlışımı mı gördün?" "O yatakla direk ne?" "Hangi yatak?" "Sen çizmişsin? Mimardan da istemişsin?" "Haa o muuu?" "Haaa, ooo!" "Abi, söylemesi ayıp ama Pervin'le ufak bi fantazimiz vardı, ne yapsaydım konağın ortasına mı dikseydim." "Ben seni konağın ortasına bi dikecem, etrafında da dans edecem sen merak etme... O yatak ne lan, iskence aleti gibi..." "Bütün aile fantezimizi öğren abi haa, hiç birini es geçme." "Ooo fantazilerin piri, senden el almak istiyorum, ben çok salağım, bana da bağışla." "Olur abi, yazın bir ay siz gelirsiniz?" "Kiminle?" "Karınlaaa?" "Kes lan sapık... Yatağın iki başına tokmak koydursan olmuyor muydu?" "Abii, ölçtüm, Pervin'in kolları öyle çok gerilirdi, onun o hassas, narin, ince, kırılgan kollarını oraya bağlamaya kıyamam." "Kıza acıyorum oğlum?" "Aşk olsun abi, hem ben onu alırken anlaşma yaparak aldım, bebek gibi sevip düşman gibi s.kerim ona göre dedim." "O salakta kabul etti haa?" "Babası ile annem inatlaşınca, evlenip kocadan gelmeyi planlayacak kadar istedi hemde." "İkinizde salaksınız, inşaallah bebek size benzemez." "Abii, şunu çeksen mi artık!" "Bir şey daha, kız bana gök gök bakma dedi, o ne demek lan?" "Kız derken?" "Ebe kız işte." "Gök gök mü dedi?" "Haa?" "Ne bileyim abi, gözlerin mavi olsa anlarım da, kahverengi ne alâka?.. Belki de burada öyle söylüyorlardır, sinsi sinsi bakma der gibi falan." "Ne bileyim yaa, bi salakta o!" "Ama, ne hatun değil mi? Tam bizim konağa layık, aslan gibi aslan." "Haa, tabiii... Oğlum, ben; bana göre bi aslan istedim, ben Afrika aslanıysam o kız Bengal kaplanı, beni çiğ çiğ yer, kemiklerimden de kürdan yapar." "Aranılan kan bulunmuş işte abi, tam bizim aşirete layık... Hem ebeymişte, o ebe olur seni sobeler." "Ebe o demek değil ama yine de sen bilirsin... Bana kız bakmayı bırak, ben on güne kadar Amerika'ya gidiyorum. Ona da söyledim..." "Ne neden?" "Sevkiyatta problem çıkmış, onu halledicem." "Abi, acıyor..." Şirwan, "Haa, pardon unuttum." deyip şırıngayı bastırınca Cihan, "Abiii, neden?" dedi yalvarır gibi. "Bu sana ders olsun, fantazin bile olsa benim canımı acıtacak bir şeyi arkamdan yapmamayı öğren." "Ne olacak şimdi?" "Bilmiyorum... O Bengal kaplanı biliyordu tehdit etti, ben bilmiyorum, kusura bakma." Şirwan; Cihan, on dakika sonra gevşeyip uykuya dalınca, ilacın suni sancı olmadığını anladı. "Vay Bengal kaplanı vay... Senden bir kere daha korktum iyi mi?" Cihan'ı odada bırakan Şirwan, İshak'ın yanına geldi. "Ne oldu, Cihan nerede?" "Hayvan osura osura uyuyor, Bengal kaplanı sakinleştirici vermiş." "Kiiiim?.. Kime?" "Boşver sen şimdi onu, ne oldu?" "Abii, takip edilecek bir şey yok, bu kız mezhebi geniş, herkese boncuk dağıtmıyorsa Hakan ile ciddi düşünüyor... Baya baya iyiler... Öyle bir anlaşma yapmışa benzemiyorlar." "Bu salak gitmiş Hakan'a resim falan çizmiş, bizden zannediyor olabilir." "Ne yapacağız peki?" "Ben bir şey yapmayacağım kardeşim, artık o kasabanın iki kilometre yakınına girersem ne olayım. Canıma susamadım... Neçirvan gelince halletsin... Sen dön..." "Tamam abi." ...... On iki saat deliksiz uyuyan Cihan gerilerek uyandı, üç bardak suyu tek seferde içtikten sonra, Bargiran'ı aradı. Akşama doğru Jehat, Cihan'ı otelden alarak, tekrar kasabaya getirdi... ~~~~•~~~~• Furkan, Ela ile eve yaklaştıklarında, Engin'e telefon etti. Engin, "Evdeyim." deyince Furkan, "Biz yaklaştık." deyip haber verdi. Sokağa döndüklerinde Ela, "Ben mısır istiyorum... Ama içinde püskülü olandan." dedi. Furkan'la kendilerine yakın markete gidip baktılar ama mısır yoktu... Furkan, "Ben seni eve bırakayım, diğer marketlere de bi bakayım." deyip arabaya bindi... .... Engin, Meriç ile telefonda konuşurken kapı çaldı... "Geldiler galiba az bekle." deyip telefonu kulağından çekerek kapıyı açınca kendine doğrultulmuş silahı gördü... Engin, elini uzatıp, "Hop hop hop, sakin?.. Kimsin sen?" diyerek bir adım geri gitti. "Ne oluyor Engin?" diyen Meriç Engin cevap vermeyince telaşlandı. M: "Engin? Engin?.. Ne oluyor, kim o?" Kapıdaki kişi sus işareti yaparak Engin'i geri geri yürüttü, odanın ortasına geldiklerinde Meriç'in sesi iyice telaşlanmış gibi geliyordu. "Engin, cevap ver yoksa geliyorum... Engin." ... Meriç telefonu kapatıp Furkan'ı aradı, "Alo, Furkan." "Efendim abi." "Neredesiniz?" "Ben marketteyim, Ela'yı eve bıraktım." "Eve git çabuk, Engin... Eve biri geldi, Engin, dur sakin ol, delice bir şey yapma falan diyordu." Furkan, telefonu kapatıp aldıklarını da geri bırakarak marketten çıktı... .... Ela, ağır ağır şarkı söyleyerek merdivenleri çıkıyordu... ... Engin, elindeki telefonu kendisine silah doğrultan kişiye gösterip, yanıdaki koltuğa atarak dikkatini dağıttı. Karşısındaki toparlanamadan elini havaya kaldırıp, silahı yere düşürttü. Kolunu geriye katlayıp, kendine yapıştırdığı kişinin kulağına, "Üzgünüm ama yanlış kişiye çattın, eski komandoya silah doğrulturken iki defa düşünecektin." diyen Engin karşısındaki kişiyi yere yatırıp üzerine oturarak etkisiz hâle getirdi. -"Kalk lan üstümden." "Hadi yaa, gücün yetiyorsa kaldır?" -"Bana bak, üçe kadar sayıyorum kalk, yoksa pişman ederim." "Aaayyyhhh çok korktum." ..... Ela, kapıya gelince açık olduğunu görüp telaşlandı... Kapıdan girince yerde yatan bir kız ve üzerinde Engin'i görünce kendi yaşadıklarını düşündü, yerde duran silahı alıp Engin'in başına vurarak bayıltı. Yerde yatan kız, üzerine düşen Engin'i yanına yatırıp kimin vurduğuna baktığında, Ela'yı ağlayarak Engin'e nişan almış bir şekilde gördü, Silahın önüne atlayan Dilan, "Dur yapma." derken, Ela tetiğe bastı ve silah patladı. Bu seferde Dilan, Engin'in üzerine düştü... Silah sesini duyan Furkan, hızla merdivenleri çıkıp eve geldiğinde Engin yerde baygın yatıyor, üzerinde de tanımadığı bir kız vurulmuş haldeydi... Ela'nın elinden silahı alıp, "Ne yaptın sen?" derken 112'yi aradı. Polisler, Ela'yı götürürken Furkan, ambulans şoförüne hastaları Yavuz'un Ankara'daki anlaşmalı hastanesine götürmesini söyledi. Ambulanslar Dilan ve Engin'i hastaneye götürürken, Furkan da Meriç'i arayıp haber verdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD