Yıllar önce düşmesin diye elinden tutup çıktığımız yerlerde, bu sefer Furkan ben düşmiyeyim diye belimden tutarak indiriyordu.
O küçükken "Tamam bırak ben kendim çıkarım" der gibi dayılanıyordu ama ben "bırakma düşerim" der gibi siniryordum.
Kayalığın arkasından inip düz yola gelince yine parmaklarımızı kenetleyerek elimden tuttu. Ben bunu küçükken ona yapmadığım gibi ondan başka biriyle de yapmamıştım. Şuan sanki hayat tersine dönmüş bir zamanlar benim yaptığımı şimdi Furkan bana yapıyor gibiydi.
Bu şekilde nereye kadar gideceğimi bilmeden ve merakta etmeden bir adım gerisinde yavaş yavaş yürüyordum. Furkan'ın durmasıyla düşüncelerim de durmuştu.
"Nee, neden durdun?"
"Aşağı yolda ablamı gördüm gibi oldum."
"Nerede?"
"Virajın orada."
"Tek miydi?"
"Tam göremedim ki, o olmayada bilir."
Her ihtimale karşı Furkan'ın elini bırakmıştım. Beş dakika geçmeden Nalan ile Türkan virajı dönüp görünmüştü ve ikisinden başka gelen yoktu. Onların yanımıza gelmesini beklerken Furkan yine elimi tutmuştu.
İlkin çekmeye çalışsam da sonrasında kendimi bırakıp teslim olmuştum.
"Abla, nereye?"
Nalan: "Vaaayy çifte kumrular nasılsınız bakalım. Demek gizli mekanınız burasıydı."
Furkan: "Bilmiyor muydun?"
Nalan: "Yooo, Cansu söylemedi ki, geziyoruz öyle demişti."
Furkan: "Ben Enes'e söylemiştim vallaa, o biliyor."
"Uzatmasak mı acaba?"
Türkân: "Birilerinin güven sorunu varmış bak canım, biz de her şeyini biliyoruz diye geçiniyorduk."
"O zamanlar başımızda ki sıkıntıyı bilmiyor gibi konuşma Allah aşkına!"
Türkân: "Evet evet, senin aylarca boşu boşuna kafana taktığın sıkıntı."
Furkan: "Neyse hadi nereye gidiyoruz söyleyin."
Nalan: "Annem, abim geldi diye bir şeyler yapıyor. Abim de ağız sütü peynirini çok seviyor diye komşu köye gidiyoruz. Nazlı'nın inek yeni buzağılamış ondan süt alacağız."
"Allaaahhh, avuz en sevdiğim. Yürüyün hadi yürüyün."
Biz önde onlar arkada biraz yürüdükten sonra, bir şey sormak için geriye döndüğümde Türkân'ın bizim elimize bakışını farkettim. Furkan'a yaklaşıp, "Ablan nasıl bakıyor bak!" dedim.
Furkan geriye döndüğünde ablasının bakışına karşılık, "Abla, o nasıl bakış Allah aşkına?" dedi
Türkân: "Nasıl bakıyor muşum kii?"
"Miden bulanıyor gibi bakıyorsun canım." diyerek sorusunu ben cevapladım.
Türkân: "Üzerime gelmeyin yaa, zaman verin biraz."
Furkan: "Ablacığım ortada olağanüstü bir durum varmış gibi davranma lütfen. Rahat ol!"
Türkân: "Hııııııı!.. demesi kolay, Senden büyük arkadaşın yengen olsun da göreyim seni!"
Furkan: "Olabilir ne var ki bunda?"
Nalan, aralarına girerek, "Öyle demek istemedi canım, ablanın ne hissettiğini anlayabilmen için tersi olması lazım, yani senden küçük bir arkadaşınla ablanın birlikte olduğunu düşün."
"Hıııığmm anladım ama bu bazılarının kınayacağı şeyi ben yıllardır yaşadığım için bana yadırganacak bir durum gibi gelmiyor. Herkesin başına gelebilir, bence ortada sevgi huzur olsun da yaş farkı problem değil!"
Nalan: "Yani Türkân'cığım kötü görümceliği bırakta, tadını çıkarsınlar."
Türkân: "Tamam tamam, nasıl istiyorsanız öyle yapın, Bundan sonra iyi görümce olacağım. Oldu mu?"
Furkan'a "Bir dakika!" deyip bir adım önüne geçtim, elimi çekip küçükken olduğu gibi ben onun elini tuttum.
"Oldu mu ablası, eskiden olduğu gibi oldu mu bari..."
Türkân: Saçmalama Cansu yaa, şahtın şahbaz oldun. Biraz önce daha güzeldi."
Furkan, her türlü razı gibiydi, bir süre de bu şekilde yürüdükten sonra köye dönen virajda elini bırakıp Nalan'ın yanıma gelmesini bekledim. Türkân kıskanç görümceler gibi benden boşalan elin koluna girerek yürümeye başladı.
Nalan, kulağıma eğilip, imalı bir şekilde, "Sıhhatler olsun!" deyince, arkasından Türkân'ın omuzuna parmak uçlarımla vurdum.
"Pis, sen söyledin değil mi?"
Türkân şaşırmış gibi, "Neyi?" deyince Nalan sırtımı göstererek, "bluzun ıslanmış Cansu, Türkan bana bir şey söylemedi." deyince utanmıştım.
Türkân: "Kendi kendini ele verdin salak, ben bir şey söylememiştim. Günahımı aldın."
Furkan, kulağıma eğilip, "Çok kasıyorsun, biraz rahat olsana." diyerek bana kızmıştı. Türkân'ın asık yüzü ve Nalan'ın sinsi gülüşleri ile yola devam ettik...
•~~~~~~• İKİ YIL SONRA •~~~~~~•
Furkan'ın evinde en sevmediğim şey, sabah güneşinin direk yatağa vurup tenimi yakması olmuştu. Özellikle erken uyandırılmak için yapılmış olduğunu düşünmüştüm.
Yüzümü kapatınca havasız kalıyor, açınca da ışıktan gözlerim kamaşıyordu. Üzerimde Furkan'ın tişörtü, altımda da Furkan'ın boxerı ile yataktan kalktım. Sinirlenmiş bir şekilde ardına kadar açık olan kapıya doğru yürüdüm.
Oturma odasına giderken, mutfaktan gelen sesle yönümü aksine çevirdim. Mutfağın kapısına geldiğimde Furkan'ın çaydanlığın altını yakmak için belini eğmiş aygazı ateşlediğini gördüm.
"Günaydın"
"Sanada."
Yine yüzüme bakmadan soğuk ve donuk cevap vermişti. Masada duran bir bardak ve bir çatalı görünce, "Sen yemeyek misin?" dedim sanki bana hazırlandığından eminmişim gibi.
Dolaptan peynir paketini alıp bıçakla keserken, "Bu kahvaltı ablamın, istiyorsan o gelmeden ye git" dedi uyarır gibi.
İkiye ayrılan peynirin birini dolaba, birini masaya bıraktıktan sonra yanımdan geçip gitmeye çalışınca elimi kapının pervazına dayayıp önüne set çektim.
"Cansu, çekil işe gidicem."
"Biraz geç gitseenn?"
"Cansu, acil işlerim var çekil."
"Ben patronunla konuşurum, kovmaz seni merak etme."
"Ha ha haaa çok komik. Çekil dedim."
Yine üzgün ve memnuniyetsiz bir şekilde elimi indirdim ama pes etmeye niyetim yoktu. Odaya giderken bende peşinden yürüdüm.
"Bu yatağın daha rahatmış." dedim konu açmak için ama o cevap vermek yerine koltuktaki çarşafı katlamaya başladı.
"Yatağın iki kişilik, neden yanıma gelmedin ki, sığardık."
"Koltuğum da rahat!"
Sanki ağzından çıkan her harfine para veriyormuş gibiydi. İki kelimeyi üç yaptı mı kendimi şanslı hissediyordum...
Yüzüm asılarak hareketlerini izlerken gerimde kalan koridorun ucunda ki dış kapıda tıkırtılar duyup arkama döndüm.
"Canım, ben geldim."
Türkân'ın bunu bana söylemediğini adım gibi biliyordum ama gıcıklığına üzerime almış gibi konuştum.
"Hoş geldin canım."
"Cansu!.. Senin ne işin var burada."
"Sana da günaydın örümcek."
"Ne arıyorsun burada dedim sana?"
"Seni çok özledim de görmek istedim."
"Kes numarayı, çabuk giy üzerini defol buradan."
"O suratsız cemalin için gelmedim tamam mı, lastiğim patlaktı gidemedim."
"Sen patlatmışsındır. Kene gibi yapıştın bi bırakmıyorsun yeter artık yaa?"
"Kene demişken, o arkadaşına söyle ayağını denk alsın. Furkan'dan uzak dursun yoksa onu geldiği yere gönderirim."
"O sıkar bi defa. Fulya Furkan'ı senden daha çok hak ediyor tamam mı? Ya!.. Sende hiç mi gurur yok, çocuk istemiyorum diyor anlamıyor musun?"
Ben Türkân'a cevap veremeden arkamdan yastık, katlı çarşaf ve pikeyle Furkan çıkıp tasdiklermiş gibi ablasının başını öptü.
"Hoş geldin, nöbet nasıldı?"
"Aynı canım, Fulya'nın selamı var."
Furkan'ın arkasından yürüyerek konuşmaya devam etti. "Furkan, bunun burada ne işi var."
"Lastiği patlamıştı ablacım."
"Eee gidip stepnesini taksaydı ya!"
"Dört lastik birden abla!"
"Furkan, görmüyor musun yine numara yapmış, seni kandırıyor. Kendi patlatmıştır."
İkilinin konuşmasına dahil olmak için iki adım içeri girdim. Türkân'ın yüzüne yaklaşarak, "Ben buradayım." dedim. Varlığımı hatırlatmak için. Beni yine umursamadan konuşmaya devam etti.
"Furkan, şu çiyan suratlıya söyler misin artık defolsun."
"Bi duş alıp çıkıcam merak etme, örümcek kılıklı görümce seni?"
"Ya bi çık gitsene sen. Kendi evinde banyonu yap!"
"Buradan işe gideceğim o yüzden yapmak zorundayım, ister çatla ister patla."
Ben banyoya giderken onlar konuşmaya devam etti.
"Bir daha böyle bir şey olursa eve çağırma, bırak arabada uyusun yada gitsin otele kalsın."
"Tamam ablacım... Sen bir şeyler ye uyu hadi, ben çıkıyorum. Akşama dışarıda yeriz sen bir şey yapma!"
"Fulya'yı da çağırsam?"
"Olur olur, çağıra bilirsin..."
Bütün sinirimle iki musluğu da sonuna kadar açıp biraz bekledim. Sonra da kafamı kapıdan uzatıp, "Furkan, bu su ısınmıyor!" diye bağırdım.
Furkan yine suratı beş karış banyoya girip bilerek yaptığımı düzeltmeye başladı.
"İkisini de sonuna kadar açarsan ısınmaz tabi!"
Furkan, beni gömer gibi konuşurken suyu ayarlıyordu. Birden kapıyı kapatıp kilitledim ve anahtarı yakamdan sütyenimin içine attım. Furkan yaptığımı farkedince, suyu ayarlamayı bırakıp yanıma geldi.
"Cansu! Aç şu kapıyı geç kalıyorum."
"Yarım saat geç git bir şey olmaz."
"Saçmalama da aç şu kapıyı."
"Açmıyorum, çok istiyorsan al anahtarı aç!"
"Açmıyor musun?.. Pekii sen bilirsin. Yap istediğini." deyip kollarını bağladıktan sonra arkamdaki fayanslara konuşmaya devam etti. "İlaç gelecekti, röntgen cihazı kurulacaktı ve ameliyat ettiğin kediye pansuman yapılacaktı. Bunlar umurunda değilse, benim de umurumda değil. Patron sensin?"
Gözlerimin içine en son ne zaman baktığını unuttuğum Furkan yine duvara konuşmuştu hemde bu sefer realite bir şekilde. Kendisine verdiğim çabayı her hangi birine verseydim şimdiye mutlu bir aile olmuştuk ama Furkan beni tamamen silmiş gibiydi. Gözlerime baka baka "bitti" demesine rağmen ondan kopamıyor hâlâ yüzsüz gibi peşinden koşuyordum.
Ondan vazgeçmek niyetinde değildim. Aramızda yirmi santimlik mesafede, kokusunu hissettiğim yerde durdum. Kollarımı belimde çapraz yaparak tek hamlede tişörtümü çıkarttım. Furkan'ın karşısında ikinci defa iç çamaşırlarım ile kalmıştım. İlkinin aksine Furkan bu sefer etkilenmiş gibi gözükmüyordu.
Furkan bana bakmamakta ısrar ederken ablası da kapıda karga sesiyle bağırıyordu.
"Cansu, aç kapıyı, yemin ederim geberticem seni yeter artık. Pis numaracı, yüzsüz arsız köpek. Çocuk "istemiyorum" diyor "sevmiyorum" diyor neyini anlamıyorsun."
"Abla, çeneni yorma boşuna, bir şey yok sen git kahvaltını yap hadi."
"O defolana kadar balkondayım Furkan. Suratını görmek istemiyorum yoksa elimden bi kaza çıkacak."
"Tamam ablacım, bana da bi bardak koy. Birlikte içelim."
O kadar hakarete ve umursanmamaya rağmen anahtarı dudaklarımın arasına sıkıştırıp sütyenimi çıkardım. Furkan, arkasındaki lavaboya yaslanıp kollarını bağlayarak ayaklarına bakmaya başladı.
Sütyenimi sağ omuzuna astıktan sonra boxerı iki elimin iki parmağıyla baldırıma kadar indirdikten sonra kendi haline inmesi için serbest bıraktım.
Ayaklarımı içinden çıkartınca kalıp olarak yerde kalmıştı. Sıcak soğuk umursamadığım suyun altına girdim. Göz yaşlarım akan suya karışıyordu. Bu yaşlarım suyun soğukluğundan değil Furkan'ın soğukluğundandı.
Anahtarı elime alıp Furkan'ın ayaklarının dibine attım. Oda yavaş hareketlerle alıp, sütyenimi makinenin üzerine bıraktıktan sonra dışarı çıktı. Nerem ıslandı nerem kuru kaldı umursamadan musluğu kapattım.
Hızlıca sütyenimi alıp, boxserı çiğneyerek Furkan'ın odasına gittim. Elbiselerimi giyip, ilk otobüsle önce İstanbul'a sonra da Amerika'ya gitmek üzere dışarıya çıktım.
Otogara doğru giderken arkamdan çalan kornaya döndüm. Kim olduğu umurumda bile değildi. Bir an önce buradan gitmek istiyordum. Kapıyı açıp oturdum...
•~~~~~~•
Furkan, Cansu'nun çabalarına acıyarak anahtarı yerden alıp kapıyı açarak balkona ablasının yanına gitti.
"Hani bana çay koymamışsın?"
"Furkan, gidelim artık. Nereye istersen oraya tayinimi istiym. Bu çiyan vazgeçmeyecek kardeşim. Gidelim."
"Nasıl gideyim abla, annem babam benim yüzümden ne hâle geldi, onları bırakıp nasıl gideyim. Bırak ne yaparsa yapsın. Eninde sonunda vazgeçecek."
"Aptalım ben aptal, ona güvenip İstanbul'a gittim. Keşke gitmeseydim, pislik hepimizi ne hâle getirdi..."
Dış kapının sert bir şekilde kapanmasıyla ikisi de aşağıya baktı. Cansu, hızlı adımlarla yürüyordu. Bahçe kapısından çıkıp, kliniğin aksine yürümeye başladı. İkisi de nereye gittiğine bakıyordu. Tanıdık bir arabanın yanında durmasıyla Cansu binmişti.
Furkan, panikle peşinden gitmek üzere hamle yapınca Türkân engel oldu.
"Bırak gitsin!"
"Abla, görmedin mi onun arabasına bindi!"
"Bize ne, kimin arabasına binerse binsin!"
"Ablaa, saçmalama o adam sapık, ona bir şey yapabilir?"
"Yapsın, oda her önüne gelenin arabasına binmemeyi öğrenir."
"Sana inanamıyorum abla, bi kadın olarak hem cinsine bu kadar acımasız olmana gerçekten inanamıyorum. Çekil önümden. Benim olmaya bilir ama o bizim köyün namusu."
Furkan, ablasını kollarından tutup kenara çekerek koşar adım dışarı çıktığında kendi lastiklerinin de patlatıldığını gördü. Telaşla yukarıda ki balkona seslendi. "Abla, araban nerede?"
"Hastanede bıraktım ne oldu?"
"Benim lastikleri de patlatmış pislik. Hemen taksi çağır çabuk." deyip kendisi Cansu'yu aradı. Telefon çalıyor ama açılmıyordu.
"Aç aptal aç!.."
Telefon meşgule düşünce tekrar aradı. Panikle, bir elini kel başına koyup bir iki adım ileri geri yürüyerek volta attı. İkinci arayışı meşgule düşmeden Türkân elinde Cansu'nun telefonunu sallayarak aşağıya seslendi.
"Furkan, arama boşuna telefonunu almamış..."