Kalp Sızısı

886 Words
Hakan o geceyi istihbaratta geçirmişti. Görev dosyaları çoktan kapatılmış, Kürşat hakkında son gelen bilgiler istihbaratlarçılar eşliğinde tartışılmıştı. Ama o hâlâ masasının başında tek başına oturuyordu. Elindeki kalemi uzun süredir kullanmıyordu, yalnızca daireler çizmeye devam ediyordu — düşünceleri çok başka bir yerdeydi. Duru. İsmi zihninde yankılandıkça boğazında bir şey düğümleniyor, kalbinin sızısı belirginleşiyordu. Ondan uzak durmak için her şeyi yapmıştı, ama bu çaba ondan uzak durmasına yetmemişti. Aklı her boş kaldığında ona gidiyordu. Gözleri her kapandığında Duru’nun gözlerini, o hırçın ama bir o kadar da kırılgan bakışlarını, hatırlıyordu. “Komutanım…” Kimi zaman bu kelimeyi özlediğini bile itiraf edecek gibi oluyordu kendine. Onun ağzından çıkan “Komutanım” sözcüğü bile tutkulu bir sığınaktı onun için. Duru'yla ilişkileri her ne kadar ince bir çizgide de olsa içten içe aralarında hep farklı bir bağ olduğunu hissetmişti. Ve bu gece o bağ boğazına dolanmış gibi hissediyordu. Sinirlenerek ayağa kalktı. Askeriyede daha fazla durmasının anlamı yoktu. Eve gidip içecekti. Nöbetçi askerler ona sertçe selam duruken, o kararlı bir tavırla arabasına doğru ilerledi. ... Eve vardığında salonun köşesinde bıraktığı viski şişesine yöneldi. Genelde kendine hâkim olur, fazla içmezdi. Ama Duru’yla tanıştığından beri...Onunla tanıştığından beri kendine hakim olma duyusunu yitirmişti … Ve bu gece yine bir şeyleri içerek unutmaya çalışacaktı. Bir bardak, sonra bir tane daha derken sayısını bile bilmeden kendini içkinin bulanıklığına bıraktı. ... Birkaç saat sonra kendini yatak odasına attığında gözleri kızarmış, adımları sersemleşmişti. Kıyafetlerini çıkarırdı ama her zaman olduğu gibi askıya bile asmadı, yere düşmesine aldırmadı. Aynaya baktı. Aynadaki yansıma yabancıydı — hem ona benziyordu, hem de hiç benzemiyordu. Dışarıdan güçlü gözüken bu 2 metrelik adamın içinde kopan fırtınayı hiçbir ayna göstermeye yetmiyordu... Yatağa uzandığında göz kapakları ağırdı ama zihni hâlâ uyanıktı. Tavanı izlerken alkolün verdiği baş dönmesi yavaş yavaş sızdı. Gözlerini kapattı. Ve o anda rüya başladı. ... Bir bahar akşamıydı. Hafifçe esen tatlı meltem, askeriyedeki ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, insana huzur veriyordu. Hakan askeriyenin avlusunda askerleriyle talimdeydi. O sırada onu gördü. Duru’yu... Duru elindeki evraklarla birlikte askeri depoya yönelmiş malzeme almaya gidiyordu. Hakan onu görünce askerleri Semih’e devrederek kararlı adımlarla onun peşinden depoya yöneldi. Ona yetişmek için hızlı adımlarla depoya girdiğinde önce kimseyi göremedi. Etraf sessiz ve loştu. Beton duvarlar loş bir sarı ışıkla aydınlanmış, eski raflar, sandıklar ve kamuflaj örtüleriyle dolu o büyük alan, buğulu bir sisle çevrelenmişti. İşte tam o sırada onu gördü. Duru, az ilerisinde duruyordu. Üzerindeki yeşil hemşire üniforması ve açık bıraktığı kumral saçlarıyla, yüzündeki o tanıdık ifadeyle Hakan’a bakıyordu. Gözlerinde hem sitem hem de tutkulu bir özlem vardı. Ayak sesleri beton zeminde ince ince yankılanıyordu; adımları Hakan’a her yaklaştığında, kalbindeki bastırdığı o derin hisler daha da gün yüzüne çıkıyordu. “Burada ne yapıyorsunuz Komutan Alparslan?” diye sordu Duru, sesi alaycı bir sıcaklıkla çevriliydi. Hakan gözlerini ondan alamıyordu. “Bilmiyorum... Sanırım... Sanırım seni arıyordum,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. Duru bir adım daha attı. Artık sadece birkaç santim uzaktaydılar. Solukları birbirine karışıyor, içerideki hava giderek yoğunlaşıyordu. Hakan, Duru'dan yükselen çiceksi kokuyu alabiliyor, onun vücudundaki ısıyı hissedebiliyorudu. Duru, başını hafifçe yana eğip gözlerini Hakan’ın gözlerinden dudaklarına indirdi. “Beni mi?” dedi usulca, dudakları aralanmış, sesi baştan çıkarıcı bir tınıya bürünmüştü. Hakan hiçbir şey demedi. Sadece elini kaldırıp onun yanağına dokundu. Parmak uçları titreyerek yüz hatlarını takip etti. O dokunuşla birlikte Duru’nun gözleri hazla kapandı. Nefesi hızlandı. Depodaki sessizliğin içinde Hakan, Duru’nun boynuna doğru eğildi. Dudakları boynuna yavaşça dokunduğunda, Duru’nun nefesi kesildi. Ellerini Hakan’ın göğsüne koydu ama itmek için değil, onu daha çok hissetmek, daha çok kendine çekmek için. Hakan'ın zihnindeki her yasak, kalbinin daha hızlı atışıyla boğuluyordu. “Bu bir rüya, değil mi?” dedi Hakan, gözlerini açmadan. Duru cevap vermedi, bunun yerine parmaklarını Hakan’ın beline dolandı. Onu kendine çekti. Artık aralarındaki mesafe yoktu. Göğüs göğüse, nefes nefese kalmışlardı. Hakan onu kucaklayıp sandıklardan birine yasladığında, Duru’nun başı hafifçe geriye düştü. Gözlerinde bir ateş vardı, suskun bir istek, karşı koyamadığı zevk dolu bir çağrı gibi... Hakan tişörtünün kenarından ellerini içeriye soktuğunda, Duru’nun teni irkildi ama ondan kaçmadı. Aksine ellerini onun ensesine doladı, dudaklarını buldu ve onu istekle öptü. Önce nazik, sonra gittikçe tutkulu bir hale gelen öpücük, ikisini de rüyanın derinliğinde yakaladı. Depoyu saran sessizlik yerini kalp atışlarına ve kıyafetlerin hışırtısına bıraktı. Hakan’ın elleri onun bedeninde dolaşırken, her temas erkekliğini daha da sertleştiriyor, Duru’nun her inleyişi onun da içinde yankılanıyordu. Duru’nun gözleri buğulanmıştı, parmak uçları Hakan’ın boynunda gezinirken, “Beni gerçekten istiyor musun?” diye sordu arzu dolu bir sesle. “Seni her zaman istiyorum,” dedi Hakan, gözlerinin içine bakarak. "Her şartta ve koşulda" Ve sonra hiçbir şey söylemeden onu yeniden öptü. Bu sefer her şey daha derindi. Zaman durmuştu, dış dünya yoktu. Sadece o an, o temas, o özlem ve bastırılmış arzular vardı. Üzerlerindeki giysiler teker teker çıktı. Çıkan kyafetler, depo zemininin soğukluğuna inat, aralarındaki ateşi harlandırıyordu. Duru’nun beli Hakan’ın ellerinde, sırtı sert duvara dayalıydı. Dudaklar, tenler, nefesler birbirine karıştı. Her dokunuş, her öpüş, her bakış; içlerinde biriken arzunun alev alışıydı. Ve sonra... Hakan derin bir nefesle uyandı. Vücudu ter içindeydi, yorgana sarılmıştı, kalbi delice atıyordu. Oda karanlıktı ama zihni hâlâ deponun loş ışığında, Duru’nun gözlerini arıyordu. Elini alnına götürdü, gözlerini ovuşturdu. Hiçbir rüya bu kadar... bu kadar gerçek olmamalıydı. Ama olmuştu. Üstü başı ter içindeydi. Birkaç saniye nerede olduğunu kavrayamadı. Yatak. Loş oda. Yalnızlık. Ve... gerçek. Duru yoktu. O anlar yoktu. Eliyle yüzünü sildi, kalkmadan önce birkaç saniye daha yatakta oturdu. "Sikeyim böyle işi" dedi. "Böyle işi, böyle hayatı, böyle rüyayı..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD