Hilalden devam ;
Saat öğleden sonra ikiyi geçmişti, güneş hafifçe yorgun ışıklarını restoranın geniş pencerelerinden içeri süzüyor, zemindeki parlak mermerleri ve altın yaldızlı detayları ısıtıyordu.
Kat sorumlusu olarak benim işim sadece misafirleri karşılamak değildi; buradaki düzenin, akışın, herkesin ve her şeyin sorumlusu bendim. Masaların yerleşimi, içeceklerin zamanında gelmesi, çalışanların koordinasyonu… hepsi gözümün önündeydi. Bir bakışımla eksikleri görebilmeli, bir işaretle yönlendirebilmeliydim.
Her rezervasyonun, her siparişin kaydı aklımda. Bir masaya yönlendirirken yüzlerindeki memnuniyeti ölçüyor, küçük bir aksaklıkta hızla müdahale ediyordum. Ama gözlerim hep dikkatli, kulaklarım hep açık…
Saat neredeyse üç olmuştu ve hâlâ masalar arasında ilerliyor, çalışanlara kısa talimatlar veriyor, servis düzenini kontrol ediyordum
Gözlerimi masaların arasından kaldırıp etrafa bakarken aklıma sabah saat on civarında Devran’ın odasından çıktığı geldi. Tek başına çıkmıştı, yanında kimse yoktu. Ahmet’in sözleri kulaklarımda yankılanıyordu: “Yanında Deren Karademir vardı… Sanki aklı başında değildi.”
O an kafamda sorular dönüp durdu: Deren nerede? Odada mı hâlâ, yoksa başka bir yerde mi? Sabahtan beri gözlerimi ve kulaklarımı dört açmış, her sesi, her hareketi dikkatle süzüyordum. Ama şimdi ortam sessizlikle doluydu.
VIP katındaki özel müşteriler masaları doldurmuştu yine. Gözlerimi masalardan ayırmadan etrafa bakınıyordum; her hareketim ölçülüyordu sanki. Arada bir Alkıran adamları sessizce dolaşıyor, masaların arasından geçip her şeyi gözden geçiriyordu. Sanki bir aksaklık, bir pürüz var mı diye inceleyen bakışlarıyla etrafı tarıyorlardı.
Masalar düzgün, servis zamanında, her misafir memnun olmalıydı. Ama gözlerimin köşesinde sürekli hareket eden o adamlar, ortamın gerginliğini hatırlatıyor, görevime daha sıkı sarılmamı sağlıyordu.
Masaları ve misafirleri son bir kez gözden geçirdikten sonra mutfağın yolunu tuttum.VIP katın ışığı ve sessizliği geride kalmış, mutfak tarafının canlılığı ve hafif telaşı ön plana çıkmıştı. Lüks mutfakta her şey düzenliydi; paslanmaz çelik tezgâhlar, parlak ocaklar, tabaklar ve tencereler neredeyse kusursuz bir ritimle kullanılıyordu.
Ahmet’i orada gördüm. Tezgâhın başında, hafif öne eğilmiş, bir kağıda bakıyor, sonra malzemeleri kontrol ediyor, etrafa sessiz komutlar veriyordu. Her hareketi doğal, ama bir yandan da dikkatli ve tetikteydi. Belli ki işini ciddiyetle yapıyor, aynı anda mutfak ekibinin akışını da gözlüyordu.
Saat neredeyse üç buçuğa geliyordu .programda kalabalık bir aile yemeği rezervasyonu vardı. Sayıları çoktu, masaları birleştirmek gerekecekti. VIP katında bu tür gruplar gecikirse ortalık gerilir, erken gelirlerse herkes bir anda alarma geçerdi.
Mutfaktaki son durumu görmek için şöyle bir bakmam gerekti. Tencerelerin cızırtısı, metalin tok sesi… Her şey olması gerektiği gibiydi ama yaklaşan kalabalık için hazırlığın biraz daha sıkı tutulması şarttı.
Çalışanlara döndüm, sesimi ne çok yükselttim ne de fazla yumuşattım; iş disiplininin alıştırdığı kararlı tonda konuştum.
“Arkadaşlar, üç buçuk rezervasyonu büyük bir aile grubuydu. Her an gelebilirler. Geniş bir masa ayarlayıp hazırda tutalım. Servis setlerini de tam takım çıkarın. Gelenler yoğun olacak, aksaklık istemiyorum.”
Bir anlık sessizlikten sonra herkes hızlıca hareketlendi.
Her şey yoluna konuluyor gibi görünse de içimde sabahın gölgesi hâlâ kıpırdanıyordu. Ama iş işti; düşünceleri sonra yoklardım. Şimdilik düzeni sağlamak gerekiyordu.
⏳️⏳️⏳️
O Özel ,kalabalık aile geldiğinde herkes yerini almış, personel neredeyse görünmez bir uyuma geçmişti. Masalarına kadar eşlik edildi, sandalyeleri çekildi, tek bir bakışları bile isteğe dönüşmeden yerine getirildi. ben hayatımda bir yere gittiğimde böyle bir ilgiye hiç denk gelmemiştim.
Bu kata çıkan herkes seçkin olurdu ama bugün gelenler…
Onların havası bambaşkaydı; adımları bile ayrıcalık kokuyordu.
Üç saate yakın oturdular. Kahkahaları, lüks salonun içinde yankılanıp tavana değip geri dönüyormuş gibi dolanıyordu.
Nihayet o özel aile kalktığında Salon bir anda yeniden düzen kazanmıştı; tabak sesleri, konuşmalar, çalışanların hızlı ama ölçülü adımlarıyla karıştı. Saat de altı buçuğa yaklaşmıştı.
Akşam vardiyası çoktan gelmiş,personeller kendi düzenlerini kurmak için yerlerini almışlardı.
Ben de derin bir nefes alıp başımı hafifçe geriye attım.
Bu günü geride bırakmak istiyordum bir an önce.
Çıkış saatinin getirdiği sevinçle üzerime geçirdiğim ince ceketin beni tam ısıtamayacağını biliyordum. Sonbahar iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı; rüzgâr artık yüzü okşayan değil, insanın içine işleyen cinstendi. Çantamı koluma taktım, parmaklarım kayıtsız bir dalgınlıkla tokasını yoklarken aklım hâlâ saatlerdir meşgul olduğu aynı yerdeydi.
Tam kapıya yönelmişken Ahmet’in sesi yumuşak bir gülümsemeyle kulaklarımı doldurdu
“Kız, beni beklemeden mi kaçıyorsun? İyiymiş…”
Ardından kaşlarını hafifçe çatıp bana daha dikkatle baktı.
“Bu ne dalgınlık Hilal? Bütün gün böyleydin.”
Ben de istemsizce gülümsedim; hafif, özür dileyen bir tebessümle.“Pardon ya…” dedim, omzumu silkerek. “Hem yorgunum… hem de aklım hiç burada değildi bugün.aklım hâlâ o meselede.”
Ahmet bir an bile düşünmeden iç çekti.
“Deren meselesi değil mi "
Sessizce başımla onayladım.
“Sabah on gibi çıkmıştı Devran,” dedim dalgınca. “Yanında kimse yoktu… Ahmet sen ‘Deren de vardı’ dedin ama o kız nerede? O odada mı, değil mi, bir türlü emin olamıyorum. İçim hiç rahat değil ."Derin bir nefes aldım, omzumdaki çantayı düzelttim.sonra ekledim içimdeki kasveti dışa vurarak .
“Bilmiyorum… ama içimden bir ses, bugün hiç iyi şeyler olmayacak diyor "
Ahmet’le kısa bir bakışma oldu.O artık biliyordu ki ben sadece endişeli değildim; içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk büyüyordu.
“Hadi çıkalım,” dedim. “Yoksa burada daha çok oyalanacağım.”
Birlikte kapıya yürüdük.Ahmet’le birlikte koridoru geçip merdiven başına vardığımızda, gözlerim istemsizce hemen sağdaki asansöre kaydı. O kapalı, dar kabin… İçimde hep aynı sıkıntıyı uyandırıyordu. Çok yüksek bir kata çıkıp inmeyeceksem asla tercih etmezdim; nefesimi bastıran o metal kutuya sıkışmak, günün sonunda çekebileceğim en son şeydi.
Ahmet’e dönüp hafifçe başımla asansörü işaret ettim.
“İstersen aşağıda buluşuruz,” dedim yumuşak bir sesle. “Sen asansörle in, ben merdivenlerden inerim.”
Ama Ahmet dudaklarını bükerek, sanki önerimi duymamış gibi, eliyle merdivenleri gösterdi.“Yok, birlikte inelim .Hem… seni yalnız bırakmayayım.”
Gülümsedim. İçimdeki dağınıklığa rağmen, birinin yanımda durmak istemesi iyi gelmişti. Tam birlikte ilk adımı atacaktık ki…
Aşağıdan sert, tok ve birbirine karışmış ayak sesleri yükseldi.
Bir değil… iki değil… sanki bir grup insan hızlı hızlı yukarı çıkıyordu. Merdiven boşluğu o uğultuyla doldu; adımların yankısı duvarlara çarpıp büyüdükçe, içime bir serinlik yayıldı. Ahmet’le aynı anda durduk olduğumuz yerde .Bir şey olacağı hissi, göğsümün tam ortasında gerilen bir tel gibi titriyordu.
Ahmet’e baktım; o da merakla ve aynı zamanda ihtiyatla kaşlarını çatmıştı.“Ne oluyor böyle?” diye fısıldadı.
Ben ise cevabı bilmeden, o an tek bir şeyden emindim
Bu insanlar buraya, bizim olduğumuz kata çıkıyordu.
Ve biz, kendimizi geri çekmek yerine, nedenini bilmeksizin olduğumuz yerde kalakalmış, yaklaşan adımların gelişini
bekliyorduk.
Bir değil… iki değil… sanki bir grup insan hızlı hızlı yukarı çıkıyordu. Merdiven boşluğu o uğultuyla doldu; adımların yankısı duvarlara çarpıp büyüdükçe, içime bir serinlik yayıldı. Ahmet’le aynı anda durduk olduğumuz yerde .Bir şey olacağı hissi, göğsümün tam ortasında gerilen bir tel gibi titriyordu.
Ahmet’e baktım; o da merakla ve aynı zamanda ihtiyatla kaşlarını çatmıştı.“Ne oluyor böyle?” diye fısıldadı.
Ben ise cevabı bilmeden, o an tek bir şeyden emindim
Bu insanlar buraya, bizim olduğumuz kata çıkıyordu.
Ve biz, kendimizi geri çekmek yerine, nedenini bilmeksizin olduğumuz yerde kalakalmış, yaklaşan adımların gelişini
bekliyorduk.
Merdiven boşluğundan yükselen ayak sesleri iyice belirginleşmişti. O an, bulunduğumuz katta görevli olan birkaç Alkıran çalışanı her zamanki sakin hâllerinden uzak, telaşla birbirlerine işaret ederek hızla bir araya toplandı. Yüzlerindeki gerginlik, yaklaşan kişileri tanıdıklarını açıkça belli ediyordu.
hep birlikte merdivene yöneldiler; aşağı inip karşılamak mı yoksa bir şeyleri engellemek mi istiyorlardı, anlayamadım. Üçü birden merdivenlere doğru koşar adım ilerleyince içimdeki o görünmez tel bir kez daha çekildi.
Tam adım atacak gibi olmuştum ki Ahmet koluma uzandı.
Nazik ama kararlı bir hareketle beni geriye çekti.
Sonra kolunu benim kolumun içinden geçirip sıkıca kavradı; adımlarımızı geriye doğru atarken beni korurcasına kendine doğru aldı.
Kimse konuşmuyor ama herkes fısıldaşıyordu; gözler merdiven başına kilitlenmişti.Ahmet beni, merdivenlerden uzaklaştırarak cam kenarındaki boşluğa götürmüştü. Camın soğuk yüzeyi sırtıma değdiğinde, dışarıdaki akşam ışığı içeri solgun bir gölge gibi süzülüyordu.
“Burada bekleyelim,” dedi fısıltıyla.
Kolunu kolumun içinden çekmedi; sanki bırakırsa her şey rayından çıkacakmış gibi.
Karşımızda herkes aynı gergin sessizliğe bürünmüştü.
Aşağıdan gelen ayak sesleri artık çok yakındı
Ne olduğunu bilmiyorduk ama herkes gibi biz de kıpırdamadan, nefesimizi tutarak bekliyorduk.