"Anaa! Ana Gülce yok!"
Hicran sabah uyandığında yanındaki yatakta göremediği kızı evin her yanında aramıştı. Eteklerini toplayarak evde, bir oraya bir buraya koşarak aradığı kızı bulamayınca, annesini çağırmıştı canhıraş bir şekilde. Gülsüm Ana tam odasından çıkacakken gelen bağırtılardan dolayı, nasıl orta odaya geldiğini bilememişti.
Telaşlı ve korku dolu gözlerle oradan oraya koşturan kızına bakıp, "Ne oldu dedin kızım?! Ne oldu kurban olduğum?" diye yakardı.
Hicran'ın gözleri yaşlıydı. Elleri titrek bir şekilde ağzına ulaştığında , bir hıçkırık kaçtı boğazından.
"Ana, yok. Yok zavallıcık. Gülce evde yok."
Gülsüm Ana'ın gözleri koca koca oldu. Eli yüreğini bulurken yerinde sendeleyince, Hicran hızla koluna girdi.
"Ana!.. İyi misin? Gel otur şöyle. Gel."
Boştaki sedire anasını yerleştirip, ardından sere serpe uyuyan kardeşine ulaştı. Omuzlarından sarsıp, "Uyan Tahir! Gülce yok. Uyan!" diyerek uyandırmaya çalıştı.
Tahir bağırtıları işitse de, içkiden olsa gerek, ayılamamıştı uykudan. Omuzlarından tutulup sarsılana kadar, kendine gelemedi.
Zorlukla gözlerini aralayıp, ablasının telaşlı yüzüne ve yaşlı gözlerine baktı. Uyku mahmuru, aklına ilk gelen anası oldu. Hızlıca doğrulup, "Anama birşey mi oldu?" diye bağırdı.
Anasını karşı sedirde, başı önünde oturur vaziyette görünce, anlayamadı neler olduğunu. Ayağa kalkıp, ağlayan ablasının omuzlarından tuttu.
"Ne oldu abla? Söylesene, korkutma adamı."
Hicran iç çekerek, "Gülce yok," dedi bağırmaktan çatallaşan sesiyle.
Tahir'in kaşları çatıldı. Baş belası kız nereye gitmişti şimdi. Hem de ne zaman, hangi akla hizmet evden ayrılmış olabilirdi ki?
"Evin her yerine baktın mı abla?"
Başını sallayıp burnunu çekti Hicran. Kendini suçluyordu. Kendi odasında yatan kız birden nereye kaybolurdu ki?
"Baktım ya, bakmaz mıyım? Sedirlerin altına bile baktım. Yok! Nereye gider? Konuşamıyor da? Korkmuştur şimdi. Söyleyemez de halini."
Hicran, korkmuştur deyince, Tahir'in gözlerinde birşeyler canlanır gibi oldu. Kulağında yankılanan ses Gülce'ye aitti ve "Korkuyorum," diyordu.
O an herşeyi hatırladı Tahir. Kızı sarsmış, korkutup kaçırmıştı evden. Vicdan azabı, yüreğini bir pranga gibi sıkıştırırken, Çitlembik nereye gitmiş olabilir diye düşünüyordu.
Ellerini saçları arasından geçirip, yüzünü sıvazladı.
" Dur hele sakin olun. Bakarım ben şimdi her yere. Nereye gidecek bu yağmurda. Avluda yada aşağıdaki kilerde falandır."
"Yok kardeşim. Yok baktım her yere. Evden dışarıya çıkmış olmalı. Be yapacağız Tahir?"
Tahir zorlukla yutkunurken, kızın başına birşey gelirse bu vicdan azabının yakasını bırakmayacağını düşünüyordu.
Anasının yanına varıp dizleri üstüne çökerek , "Ana sen iyi misin?" diye sordu.
Gülsüm Ana iyi değildi. Yüreği sıkışıyordu. Bu kızcağız nerede olabilirdi ki? Küçücük yavrunun başına bir iş gelme ihtimali, öyle yada böyle odadakileri korkutuyordu. Başını zorlukla kaldırıp, Tahir'in gözlerine baktı.
"Bul o kızı oğlum. Emanet o bana. Başına bir iş gelse anasının yüzüne nasıl bakarım ruzi mahşerde? Bul onu."
Tahir vicdan azabının getirdiği yükle kalktı anasının dizinin dibinden. Elini ensesine atıp sıktı. Dün akşamdan kalma ağrı vardı başında.
"Tasalanma ana. Şimdi Akif'i, Zahit'i de alır yanıma ararım her yeri."
Mevsim ilk bahar olduğu için, yağmur da durduğundan aşırı soğuk değildi. Elini yüzünü yıkayıp çıktı dışarıya.
Önce arkadaşlarını organize etti. Her biri başka bir bölgeyi aramaya koyuldu. Etraftan komşular da, onlara katılmışlardı.
Bir saat sonra, evin az ilerisindeki samanlığın duvarının dibinde buldu onu Tahir. Yerde öylece, cansız yatıyordu.
Sırılsıklamdı üstü başı. Açık renk saçları ıslanınca koyulaşmış, yüzüne yapışmıştı. Dudakları morarmış, teni alev alev yanıyordu. Elini korkuyla burnuna götürünce, cılız da olsa nefes aldığını farketti. Rahatlamıştı.
Kucakladığı gibi taşıdı sağlık evine. İlk müdahalesi yapılınca, annesini ve ablasını almaya gitti.
Kapıyı Hicran açmıştı. "Ne oldu, bulamadınız mı Gülce'yi?"
"Bulduk abla, samanlığın orda yatıyordu öylece."
Hicran iç çekerek, ellerini ağzına kapattı.
"Korkma, yaşıyor. Sağlık evinde müdahale ettiler. Hazırlanın götüreyim sizi de."
Gülsüm Ana ve Hicran'ı da alınca, sağlık evinin yolunu tuttular. Gülsüm Ana, dizlerini dövüyor, ahlayıp duruyordu.
'' Yaralı kuzum benim. Ne demeye çıktın evden ki sen? Of zavallı Gülce'm..."
Hemşire ve oradaki tek doktorla görüştüler.
"Hastaneye gitmesi gerekiyor. Buradaki ekipman yeterli değil," demişti doktor.
Ambulansla hastaneye sevki yapılan Gülce'yi, Tahir ve Gülsüm Ana, arabayla peşlerinden takip ettiler.
Hastaneye vardıklarında, Gülce hala kendine gelmemişti. Muayene odasına girdiklerinde, ikisi dışarıda kalmıştı.
" Oy yavrum... Oy kuzum... Emanete sahip çıkamadık Tahir. Yazık ettik gül gibi Gülce'ye oğlum. Ne edeceğiz biz?"
Tahir anasının halini iyi görmüyordu. Sürekli emanete sahip çıkamadığıyla ilgili birşeyler sayıklıyor, kendini paralıyordu.
"Ana... Canım anam. İyi olacak Gülce. Korkma. Sen kendine dikkat et. Tansiyonun oynayacak yine."
Dediği gibi de olmuştu. Birazdan fenalaşınca, hemşire gelip tansiyonunu ölçmüş, bir odaya da Gülsüm anayı almışlardı.
Tahir ne yapacağını bilemez halde, hastanenin soğuk ruhlu koridorunda bir başına kalakalmıştı.
Çok büyük değildi Tahir. Zamanın evlenecek çağında olsa da, babasını erken yaşta kaybetmiş bir erkek çocuğu olarak, çabuk büyümüştü. Çocukluğunu yaşayamamış yanı, tam ta şuan, çocuk olmaya ihtiyaç duyuyordu.
Gülce'nin odasının kapısı açılıp, içeriden doktor ve hemşireler çıkınca yanlarına gitti.
"Gülce nasıl doktor bey?"
Doktorun yüzü pek de aydınlık görünmüyordu. Başını eğip, ellerini önlüğünü cebine koydu.
"Kardeşiniz çok ağır bir zatürreye yakalanmış. Bu mevsimde nasıl oldu da bu kadar yıprattı ciğerlerini, şaşkınım doğrusu."
Doktorun kardeşim lafına ayar olsa da ses etmedi Tahir. Merakla atıldı söze.
"N-Ne olacak peki? İyi olacak ama değil mi?"
Sorduğu soruda daha çok ümit vardı. O kız bu şekilde göçüp giderse bu dünyadan, ömür boyu affedemezdi kendini.
"Tedaviye başladık," dedi genç doktor. "İyi olması için elimizden geleni yapacağız."
Sözünü bitirerek, yanından geçip giden doktor, Tahir'e hem umut, hem de belirsizlik bırakmıştı.