İki elimle kenara yerleştirdiğim orta boylardaki saksının içerisinden mandalina fidanını alıp eşelediğim toprağın içerisine götürüp usulca bıraktım. Etrafta yığın haline gelmiş olan toprağı ait olduğu yere, az evvel eşelediğim alana, iterken gözüme hemen yan taraftaki çiçekler ilişti. Begonyalardan kadifelere kadifelerden kırmızı güllere kadar birçok çeşit peş peşe sıralı bir şekilde bahçe kapısına kadar gidiyordu. Annem bunları ekmeyi becerdiğimi üstelik büyütebildiğimi görse benimle gurur duyardı.
"HIV testimin pozitif çıktığını öğrense," kendi kendime sızlanırken önümdeki fidana göz attım. "Öğrencimle yattığımı bilse," iç çektim, "Benden utanırdı. Hatta utanmak ne demek yüzüme tükürürdü."
Dün bir merakla gittiğim hastaneden hüsranla ayrıldığım anki hislerimi yine yüreğimin en derinlerde hissettim. Hiçbir semptomu taşımamama rağmen pozitif olduğunu öğrendiğimde yaşadığım o yıkım hayatımda yaşadığım üç sarsıcı olaydan biriydi herhalde. Büyük bir hüzünle toprağı yoğururcasına kaparken "İyi tarafından bakalım sarhoşken bile iyi tercihler yapabiliyorum." diye mırıldandım.
O geceyle ilgili üç gün önceye kadar hatırladığım hiçbir şey yoktu. Sadece bir şeyler yaşandığını biliyordum. Onu da malum sabah kalktığımda halimden görüp anlamıştım. Yatağım boş da olsa izleri vücudumda o sabah ve o sabahı takip eden sabahlar varlığını korumuştu. Ta ki artık unutup yoluma bakmam gerektiğini belirtmek istercesine bir gün komple silinip gidene kadar. Sahi o güne kadar silineceklere ihtimal bile vermemiştim.
Şu son üç gündeyse anımsadığım en net anı içime gidip gelen damarlı bir penisti. Beni tarumar edip bırakan penisin sahibini ise kafamda netleştiremiyordum. Ah bir netleştirsem... "Bırakırım!" aynı şiddetle ne ara avuçladığımı bilmediğim toprağı yere attım, "Resmen benimle hocası olduğumu bilerek sevişti. Kesinlikle dersimden kalmayı hak ediyor!"
Mandalina ağacının fidanına çekidüzen vermeye koyulduğum vakitlerde homurdanmayı sürdürdüm: "Hayır, ben senin hocanım. Bari bunu aklına kazıyarak vajinamın dudaklarını daha az dişleseydin."
Merhamet beklediğim konu aklıma sonradan dank edince ellerimi bir müddet hareket ettiremedim. Akabinde kendimi tutamayarak güldüm. Çokça öfkeden, azıcık dert yandığım mevzuya. O çocuğu bulup tehdit etmem gereken yerde inzivaya çekilmiş beni nasıl becerdiğini düşünüp durumu yorumluyordum. Küçücük fidanın minnacık bedenine sarılarak gülmeye devam ettim. En nihayetinde dudaklarımdan "Ih," "Iğğğğ," diye ağlama nidaları çıktı. "Annem gibi öğretmen olacağım derken konsomatris olacaksın Nida."
Zaten yaşananlar duyulursa zor durumda kalacaktım, birde sadece görerek kızarıklardan ve diş izlerinden aldığım hazzı düşünüp kendime ekstra sıkıntı çıkaramazdım. Bir çocukla sevişmiştim. Penisinin boyunu ya da bana yaptıklarını düşünmektense buna odaklanıp çözüm odaklı gitmeliydim. Elimi yumruk yapıp havaya kaldırdım. "Yapabilirsin Nida öğretmen! Düşünmemeyi başarabilirsin. Hem seni görende ilk defa seviştiğini sanır," duraksadım, "İlk defa sana yasak olan biriyle seviştin." diye fısıldadım. "Belki onun verdiği bir etkidir."
O an bütün hissettiklerimi Aşk-ı Memnu fanı olmanın getirdiği kırmızı elma sevdasına vermeyi tercih ettim. Başımı onaylarcasına sallarken "Kesinlikle bu yüzden," dedim.
Derinlerden bir bozuk paranın demir bahçe kapıma vurduğuna dair bir ses kulaklarıma ilişti. Elimi fidandan çekip çöktüğüm yerden kalktım. Ardından ellerimdeki eldivenleri çıkarırken kendi kendime konuştum, "Kapıyla buranın arası en az otuz metre var, seni duymuş olamazlar."
Siyah eldivenleri iş yaptığım alana atıp derin bir nefes alıp vererek saçlarımı düzelttim ve arkamı döndüm. Bahçe kapısının oraya ilerlediğim vakitlerde "Bugün ne getirdin bakalım?" diye sordum. Abisinin dibinde yerde kendi ayakları üstünde duran kız çocuğu, bir başka değişle Bade, ellerini demir parmaklıklara sarıp yerinde zıplamaya başladı.
Neşeyle "Taymin ed! Taymin ed!" diye bağırıyordu.
Kreşten yeni geldiği üstündeki kıyafetlerin resmiyetinden belliydi. Ne yazık ki bir zamanlar çiçekli böcekli kıyafetler giyip ortalıkta gezinen şirin bebek, benimle tanıştıktan sonra çok farklı bir portala daha bu yaşında adım atmıştı. Özeniyordu da diyebiliriz. Üzerindeki beyaz kolsuz tişörtü kumaş palazzo pantolonunun içine sıkıştırmış, elinden bırakmadığı küçük çantasıyla karşımda zıplıyordu.
Bu hali karşısında ister istemez gülümserken "Lazanya!" diye tahminde bulundum. Yanlarına gelince abisine yani Aslan'a baş selamı verip yere eğildim. Başını iki yana sallayarak "Nayır, biyemedin!" dedi.
"Ricotta peynirli ravioli?"
Kafasını az öncekine kıyasla bu defa şiddetle iki yana salladı. Her bilemememde daha çok heyecanlanıyordu. Bu yemeği bana beğendirme gayretinden kaynaklıydı. Düşünmeye koyulduğum sırada Aslan "Annem İtalyan mutfağından Asya mutfağına geçti." diye bir bilgilendirme yaptı.
"Hm," düşündüğüme dair mırıltılar çıkarıp nihayetinde "Sushi mi?" diye sorduğumda Bade'nin zıplamaları yavaşladı. Normalde sevinip aramızdaki demirlere rağmen bana sarılmaya çalışması gereken yerde abisine dönüp pantolonunu kavradı ve çekiştirmeye başladı. "Uyuttum, şuş-şi miydi?"
"Şuşşiydi," kardeşini onaylayınca bilmiş olmanın verdiği rahatlıkla ayağa kalktım. Hem bacaklarım da çok çömelmekten ağrımaya başlamıştı. "O halde bana sushimi verin de doyayım."
İzmir'den İstanbul'a döndüğüm günden bu yana yaşanan bu olayı o kadar çok benimsemiştim ki beklentiyle bir Bade'ye bir abisine bakmaktan geri durmadım. Bakışlarım ikisi arasında mekik dokuduğu esnada Aslan'ın sesi kulaklarıma dolu, "Sanırım bu akşam sizi farklı türlü doyuracağız."
Haliyle kehribarlarımı ona diktim. "O ne demek?"
Yaş olarak benden küçük olmasına rağmen dibine gübre dökülmüş gibi uzun olan boyu yüzünden kafamı kaldırmak zorunda kalıyordum. Göz ucuyla Bade'ye baktığımda elindeki çantasının askısını düzeltmiş, omzuna astığını fark ettim. Sabırsızlıkla evlerinin olduğu tarafa bakıyordu.
Aslan "Annem sizi eve davet ediyor, hocam." deyince "Olmaz." diye atıldım.
"Ne demeg oymaz!" Bade'nin bağrışını o an duymazdan gelerek bahçe kapısına yaklaştım. İşaret parmağımla bir kendimi bir Aslan'ı işaret ederken "Ben senin öğretmeninim." dedim. "Bir kere etik değil. Oraya gelirsem ve bu okulda duyulursa notunu şişirdiğim düşünülebilir."
"Keşke şişirdiğiniz tek şey notum olsa."
"Geçen gün öğretmenler arasında yapılan voleybol turnuvasında kafana attığım toptan bahsediyorsan onun için özür dilediğimi hatırlıyorum." diledim mi dilemedim mi diye şüpheyle suratını incelerken bir müddet suratıma baktıktan sonra bakışlarını kaçırarak "Dilediniz." dedi.
Öğrencilerimi her daim doğruyu yanlışı bilecek şekilde eğittiğim bir gerçekti. Okulun yüzde otuzluk bir kısmına ağır sempati besliyordum. Her biri şeker gibi eğitime açık çocuklardı. Onları eğitmekse benim birincil vazifemdi. Gerek yeri geldiğinde teşekkür ederek gerekse- kimse beni övmediği için içimden kendimi uzun uzadıya överken beni bölen yegane şey Aslan'ın "Neden iki gündür okula gelmiyorsunuz?" sorusu oldu.
Omuzlarım düşerken "Önemli bir sebebi yok," dedim. Alt tarafı kendimle başka bir açıdan övünmem gereken bir mevzuyu başarıyla gerçekleştirdiğimi öğrenmiştim. Yılın Sıçıp Sıvama Ödülü, Nida Seçiler'e verilmeli. HIV testimin pozitif geldiğini ve halihazırda bir öğrencime bunu bulaştırdığımı bahsetmekten kaçınarak "Sadece biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı." dedim.