Komutanının günleri dolunayı bekleyerek geçerken Şöhret'in günleri çok yoğun geçiyordu. Dolunay çıkmasına sadece birkaç gün kala Ayşe gece çok ateşlenmiş, babası geldiğinde hemen bir araba bulup şehre inmişlerdi. Gece boyu yapılan tahlil ve tetkikler sonucunda Ayşe'nin ağır bir kabakulak geçirdiği anlaşılmış, ard arda takılan serumlarla ateşi güç bela düşürülmüştü.
Sabahı onun başını bekleyerek geçiren Şöhret ve babası, öğlene doğru yatış işlemlerini tamamlamıştı. Ayşe hastane yatağında saçları alnına yapışmış halsiz bir şekilde yatarken halasından gelen telefonla Mehmet'in de hasta olduğu haberini almışlardı. Babası köye dönüp onu da doktora göstermek için yola çıkarken Şöhret kardeşinin başında beklemek için onunla kalmıştı. Günün sonunda doktor Mehmet'e de aynı hastalığın bulaştığını söylemiş ve tedbir için ona da yatış vermişti.
Neyseki Şöhret kabakulağı çok küçük yaşlarda geçirmişti ve bulaş riski taşımıyordu. Böylece babasıyla birlikte kardeşlerinin başında beklemeye başlamışlardı. 2 günlük bir yatıştan ve torba torba ilaçtan sonra az buçuk da olsa toparlanan kardeşleriyle birlikte eve dönmüşlerdi. Babası dinlenmeden hemen eve meyve sebze almaya çıkmış, Şöhret de kardeşlerine sıcak çorba yapmaya koyulmuştu.
Kardeşlerine iyi bir bakım gerekiyordu. Doktor kendisini özellikle tembihlemişti. Kardeşlerinin ilaçlarını saati saatine veriyor, hastalıktan yemek yemek istemeseler bile onları zorlayıp 2-3 yudum çorba içiriyordu. Arada aklına komutan Murat geliyordu. Acaba dediği yere gitmiş miydi? Ya da onu beklemiş miydi? Belki de hiç gitmemiş, son hareketinden sonra bir daha onu görmek istemişti. Kalbi buna ihtimal vermese de aklı durmuyordu. Acaba onu merak etmiş miydi? Kafasında birbirine soruyla kardeşlerine bakıyor, onların günden güne toparlandığını görerek seviniyordu.
Komutan Murat ise, Veysel ile içtikleri o akşamdan ve Şöhret'in kendisine verdiği o öpücükten sonra yine karmakarışıktı. Herşeye rağmen Şöhret'in ona tarif ettiği o yeri aramaktan kendini alıkoyamamıştı. Birkaç ufak gezintiden sonra Şöhret'in tarif ettiği yeri kolaylıkla bulmuştu. Burası gerçekten de insanların dışardan kolaylıkla farkedemediği, biraz daha kuytuda kalan bir yerdi. Kuytu olmasına rağmen çevreye gören konumuyla gelen gideni fark etmesi kolaydı.
Dolunayı sabırsızlıkla bekleyen Murat içindeki fırtınalara rağmen, kendini onu görmekten alıkoyamayacağını biliyordu. Dolunaya birkaç gün kalmıştı. Her gün ona bir yıl gibi geliyordu. Nihayet sözleştikleri daha doğrusu Şöhret’in ona söylediği zaman geldi. Ay, dolunaya döndü ve gökyüzünü tüm ihtişamıyla doldurdu.
İçtiği sayısız sigaradan ve ayın gökte yükselmesinden bir süre sonra gündüz gözüyle keşif yaptığı ormana doğru yola çıktı. Yolu iyice ezberlemiş olduğunu düşünse de sadece ayışığının aydınlattığı karanlık ormanda birkaç kez yolunu şaşırır gibi oldu. Nihayet doğru yere geldiğinde buranın karanlığın da çökmesiyle iyice farkedilemez bir hale geldiğini görerek sevindi. Her ne kadar kötü bir niyeti olmasa da kimsenin kendilerini görmesini, gece vakti bir genç bir kızla ormanın ortasında ne işleri olduğunu sormasını istemiyordu. Aklında bu düşüncelerle bir kayanın çıkıntısına oturdu. Gökyüzüne baktı. Şöhrete gösterdiği yıldızları bulmaya çalışarak vakit öldürdü. Fakat saatler geçse ne gelen vardı ne giden. Murat giderek endişelenerek bekledi.
Bir süre sonra yerinde duramayarak kalktı. Belki de Şöhret buraya gelmek için yola çıkmıştı fakat yolda başına bir iş gelmişti. Bu düşünceyle derin bir vicdan azabı yüreğini sızlattı. Sonuçta buralar teröristlerin kol gezdiği tekinsiz dağlardı. Ormanın içindeki patikaları dolaşarak ona dair bir iz arasa da hiçbir iz bulamadı. Sabaha karşı güneşin doğuşuna yakın, Şöhret'in buraya hiç gelmediğine hükmederek gizlice karakola döndü.
Yorgundu, kafasının içinde fikirler cirit atıyordu. Kızgındı fakat kızgınlığının gelmeyen Şöhret'e mi yoksa yeniyetme bir ergen gibi koşarak ormana giden kendisine mi ayırt edemiyordu. Soğuk bir duş alıp, kahvaltı için uyanan askerleri denetlemeye bahçeye çıktı. Günlerce uykusuz kalmaya, bitmeyen nöbetlere alışkındı. Askerlere selam verip, bahçenin uzak bir köşesine oturdu. Düşünceli bir tavırla gece boyunca gezdiği ve Şöhret'i beklediği dağlara doğru seyre koyuldu.
Murat günler boyunca belki bugün gelir diyerek Şöhret'in söylediği yere gitti ve onu bekledi fakat gelen giden olmadı. En sonunda bu genç kızın kendisine oyun oynayıp dalga geçtiğine kanaat getirerek öfkeye kapıldı. Belki de ormana her gidişinde onu uzaktan seyredip kıs kıs gülüyordu. Belki seyretmeye bile gerek duymuyor, gece yatağında ormanda amaçsızca dolaşan komutanı düşünerek keyifleniyordu. Belki arkadaşlarına anlatıp bakın nasıl da enayi yerine koydum koskaca komutanı diyip eğleniyordu.
Yine de öfkeyle de olsa ormana gitmeye ve geceleri onu beklemeye devam etti. Fakat artık amacı Şöhreti görüp sohbet etmek değil bu hadsiz kıza had bildirmekti. Askerlerine fırça atarken en dayanıklısı bile karşısında titrer öfkesinden ürkerdi. Onu salak yerine koymak neydi, ona bunun hesabını soracaktı.
Bu niyetlerle oturup beklediği bir gece düşüncelere dalmış sigara içerken uzaktan ince çıtırtılar duydu. Temkinli bir halde sessizce sigarasını söndürdü. Karakoldan buraya onu takip eden biri olabilirdi. Ya da yabani bir hayvan belk de bir terörist.
Fakat öfkeyle deli gibi çarpan kalbi bunun Şöhret'in ayak sesleri olduğunu söylüyordu. Belki de kendisiyle dalga geçmeye gelmişti. Keriz gibi günlerce burada bekleyip beklemediğini anlamak ve arkadaşlarına anlatmak için. Bunu düşününce sinirlenerek bir ağacın arkasına sessizce saklandı. Ona bu fırsatı vermek istemiyordu.
Şöhret ise kardeşleri toparlanıp ev hayatı normal rutinine dönünce ilk fırsatta evden gizlice çıkıp buraya gelmişti. Komutanın gelip gelmediğini bilmiyordu, geldiyse bile kendisini bulamayınca vazgeçmiş ve bir daha gelmemiş olabilirdi. Kimseyi göremeyip umutsuzluğa kapıldı. Boş bir umuda kapılarak gecenin bir yarısı buraya gelmekle doğru birşey yapmamıştı. Tam vazgeçip evine dönecekken arkasında bir hışırtı hissetti. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Vahşi bir hayvan mıydı yoksa beyni ona oyun mu oynuyordu. Gece vakti buraya gelmekle iyi etmemişti.
Sesi daha iyi dinlemek ve anlamak için kafasını uzattığı anda bir el ağzını kapatarak onu arkasındaki ağaca doğru sertçe ittirdi. Ağacın sert gövdesiyle karanlıkta seçemediği sert bir bedenin arasında kalmış, ağzını kapatan el yüzünden atacağı çığlık boğazında düğümlenmişti. Kalbi kulaklarında atarken çırpınmaya ve kurtulmaya çalıştı fakat çelik gibi semsert güçlü kollardan kurtulması mümkün değildi. Murat biraz onun çırpınışlarına son vermek biraz da çığlık atmasını önlemek için kulağına eğilerek nefret dolu bir fısıltıyla, "Benim komutan Murat" dedi.
Şöhret bu sözleri duyunca sakinleşmek yerine daha da heyecanlandı. Onun sesindeki nefret tınısını fark edememişti. Komutan buradaydı, onu beklemişti, üstelik de bir gün de değil günler boyunca onu beklemişti. Çırpınmaya bıraktı, sakince nefes alıp vermeye çalıştı.
Komutanın eli halen onun ağzındaydı. Onun çığlık atmayacağından emin olunca yavaşça elini çekti. Şöhret'in ince elbisesini dolduran göğüsleri heyecanla inip çıkıyordu. Halen komutan ve ağaç arasında sıkışmış haldeydi. Komutanın o erkeksi kokusu içinde sarhoş ona doğru bakıyordu. Komutan bu masumiyetle parlayan gözlere bakınca bir anlığına ne diyeceğini unuttu, gövdesinin ezdiği Şöhret'in göğsünün heyecanlı nefes alış verileriyle nasıl inip çıktığını fark ederek soluksuz kaldı. Bir anda oluşan bu yakınlık çok tahrik ediciydi. Bu histen kurtulmak için en sert ses tonunu takınarak "Umarım yeteri kadar eğlenmişsindir" dedi.
Şöhret önce komutanın ne dediğini anlamadı. İlk defa bir erkekle bu kadar yakındı ve bu durum başını döndürmüştü. Birkaç saniyelik bir düşüncenin ardından kaşlarını hafifçe çatarak soluk soluğa "Ne... Ne eğlenmesi?" diyebildi.
Murat onun anlamazsan gelmesine sinirlerek bir eliyle tuttuğu bileğini daha da sıktı. Şöhret acıyla inledi. "Beni buraya getirip salak yerine koyarak çok eğlenmiş olmalısın" dedi nefret dolu bir fısıltıyla.
Şöhret bir anda komutanın ne demek istediğini anladı. Onu buraya çağırıp sonra da gelmeyerek ona oyun oynadığını düşünmüş olmalıydı. Bileklerini sıkan el canını acıtsa da aldırmamaya çalışarak dik ve isyankar bir bakışla karşılık verdi. "Ben... Ben gelemedim." dedi ve devam etti. "Kardeşlerim çok hastaydı." Komutan ifadesi biraz değişti. Şöhret meydan okuyarak devam etti. "Gelmeyecek olsaydım bugün de burada olmazdım." dedi.
Komutan kafası karışmış bir şekilde onun gözlerine baktı. Bu yüzde yalan söylediğine dair en küçük bir belirti yoktu. Kafasının karışıklığı ses tonuna yansıyarak sessizce, neredeyse kendi kendi konuşur bir şekilde sordu "Peki ne istiyorsun Şöhret?" Biraz duraksayip devam etti "Neden buradasın?"
Kendinden emin duran Şöhret'in bu soruyla gardı düştü. Ne istediğini bilmiyordu, neden burada olduğunu da bilmiyordu. Sadece bir demirin mıknatısa çekilmesi gibi Murat'a çekiliyordu ve bu çekime karşı koyamıyordu.
Murat derin buğulu ela gözleriyle onun gözlerinin içine bakıyordu. Şöhret bir an bile gözlerini kaçırmadı, onun kokusuyla mest olmuş bir şekilde bakıyordu. Murat gövdesiyle ağacın arasına sıkıştırdığı kızın nefes alışverişinin derinlestiğini hissetti. Masumiyetle ona bakan gözlerine inat vücudu arzuyla yanıyordu. Bu etkiye Murat da kapılarak onun bedenini biraz daha sıkıştırdı. Kulağına eğildi. Neredeyse fısıltıyla, yalvarırcasına tekrar sordu. "Ne istiyorsun Şöhret?"
Şöhret kulağında komutanın sıcak nefesiyle alev alev yanmaya başladı. Hayatında hiç bu kadar ihtiyaç dolu hiç bu kadar tahrik edici bir ses tonu duymamıştı. Murat kulağının yaninda nefes alıp veriyor, onun saçlarından yükselen çiçeksi kokuyu içine çekiyordu. Sadece kokusuyla sarhoş olmuş, sertleşen erkekliğini kontrol altına almaya ve kendini durdurmaya çalışarak, kısık bir sesle emretti. "Cevap ver"
Şöhret bir rüyanın içinde kaybolmuştu Komutanın sesiyle dünyaya döndü. Neye cevap verecekti, neredeydi hiçbir şey bilmiyordu. Sadece ona ihtiyacı vardı, bunu biliyordu fakat komutanın emredici ses tonu bir cevap istiyordu. "Be.. Ben.." diyebildi. Göğsü hızlı nefes alış verileriyle kalkıp iniyor sanki aldığı hiçbir nefes ona yetmiyordu.
Komutan Murat'ın hayatından birçok kadın gelip geçmişti. Kollarındaki bu genç kızın arzudan sarhoş olduğunu fark etmesi zor değildi. Karşında kekeleyip bir cevap bulamaması aptallığından değildi; arzudandı. Bunu fark etmek onu daha da tahrik etti. Bir anlığına ona hemen şuracıkta sahip olduğunu hayal etti. Nefesi kesildi, içi titredi. Aklından herşey silindi. Yıllardır sahip olmak için çabaladığı konumu, tertemiz sicili, insanların ne diyeceği, ahlak, vicdan ve geri kalan herşey...
Sonra içinden kuvvetli bir ses ona bunun doğru olmadığını fısıldadı. Yukarıda saydıkları yüzünden değil, Şöhret'in hislerinden emin olmadığından. Eğer Şöhret kendisine bir ilgi duymuyorsa ve bu gece bir anlık bir arzuyla kendisini kollarına teslim ederse ertesi gün bundan çok pişman olurdu. Bunu istemiyordu. Kendisine bunun en hafif tabirle ondan faydalanmak olacağını söyledi. Bu kızın şu anki arzu dolu halinden faydalanmak...
Kendini aniden bir adım geri çekti, boşlukta kalan Şöhret bir anlığına sendeledi. Şöhret bu ani uzaklaşmaya bir anlam veremedi, yanlış bir şey mi söylemişti? İyi de hiç birsey söylememişti ki. Komutana doğru adım atarak aralarındaki mesafeyi kapatmak yeniden onunla temas halinde olmak istedi. Komutan onu nazikçe belinden tutarak kendisinden uzaklaştırdı. "Bugün ikimizin de kafası çok karışık, yanlış birsey yapmayalım" dedi en yumuşak ses tonuyla. Fakat onu tutmayı bırakmadı.
Yan yana devrilmiş bir kütüğe oturdular. Eli hala Şöhret’in belindeydi. İncecik beli içindeki vahşi duyguları uyandırmaya devam etse çelik gibi iradesini kullanarak hislerini bastırmaya çalıştı. Şöhret ise kafası karışık, aniden onu bıraktığı için hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Yine de belini kavrayan güçlü kolu ona umut veriyor, büsbütün umutsuzluğa kapılmasını engelliyordu.
Komutan kendini sakinleştirmek için sık ağaçlardan güçlükle seçilen yıldızlara bakıyordu. Konuşmak için sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Bu kadar uyarılmışken kafasını toplaması çok zordu. Şöhret onun aksine oturdukları kütüğün yosun tutmuş kabuğuna bakıyor, kimi zaman tırnağıyla yosunları kazıyıp nerede hata yaptığını düşünüyordu.
Komutan cümlelerini toparlamaya çalışarak söze girdi "Bak ... " dedi derin bir nefes aldı. "Bu doğru değil." diye devam etti. Şöhretin kaşları hafifçe çatıldı."Doğru olan ne?" dedi.Komutan bu beklenmedik soruyla bir anlığına afalladı."Nasıl yani?" "Bu hayatta ne doğru ne yanlış kesin çizgiler mi var?" dedi Şöhret kendinden emin.
Hukuk okurken felsefeyle de yakından ilgiliydi ve cümlelerini bu sayede kendinden emin bir şekilde toparlayabiliyordu. Murat ona düşünerek cevap verdi "Kesin cizgiler yok belki de ama... Ama yine de benim senin gibi bir kızla burada olmam yanlış." Nefes alıp verdi. "Sen kendi yaşıtlarınla olmalısın."
Komutan kendinden emin devam edecekti ki Şöhret sözünü kesti."Neden? Ya ben burada olmayı tercih ediyorsam?"
"Çok gençsin." dedi Murat şefkatli bir ses tonuyla. "Hayatı tanımıyorsun." diye devam etti.
"İnan bana yaşadıklarım yaşımdan fazladır." diye cevap verdi Şöhret. Komutan geri adım atarak kısık bir sesle zorlukla devam etti. "Sana ilgi duyuyor olsam bile bu iş olmaz anlamıyor musun?"dedi.
"Ne olmaz?" dedi Şöhret. "Biz birlikte olamayız,aradaki yaş farkından bahsetmiyorum bile. Köylülerin tepkisi, bana açılacak soruşturmalar, bir anlık heves yüzünden yaşayacağımız zorluklar..." Murat kendinden emin saymaya devam ediyordu ki bir anda Şöhret’in ona dönüp dudaklarına yapışmasıyla cümlesi yarım kaldı. Şöhret dudaklarını onun dudaklarına bastırarak masum ama şehvetli, çekingen ama ısrarcı bir şekilde onu öpüyordu.
Murat ilk başta dudaklarını aralamayı reddetti. Ona karşılık vermese de onu engelleyecek gücü de kendisinde bulamadı. Şöhret’in yumuşacık meyve tadındaki kor gibi dudakları kendi dudaklarını öptükçe direnci kırılıyordu. Boğazından gelen ince bir hırıltıyla dudaklarını hafifçe araladığında Şöhret istediği fırsatı bulmuş, dudaklarını daha da ateşli bir şekilde öpmeye başlamıştı. Komutanın aralanan dudaklarını yalayan dili onu daha fazla için çağırıyordu. Murat nihayet dayanamayarak onun öpüşüne çok daha şiddetli bir şekilde karşılık verdi. Bir eliyle saçlarını tutup diğer eliyle belini kavradı. Murat tüm deneyimi ve gücüyle ipleri eline almıştı. Nihayet soluk soluğa kalıp zorla da olsa dudakları ayrıldığında Murat alnını onun alnına dayadı. Şöhret gözleri halen kapalı, komutanın dudaklarında kalan sıcaklığı ve tadıyla kendinden geçmiş, daha fazlasını istiyordu. Muratsa devam ederse kendini durduramayacağının bilincinde nefesine odaklanmaya çalışıyordu. O sırada Şöhret bir düşten sesleniyormuş gibi fısıltıyla konuştu. "Kimse hiçbirsey bilmeyecek. Senden hiçbir şey beklemiyorum. Sadece dolunaylarda buraya gelmeye devam et." dedi.
Murat cevap vermeye fırsat bulamadan Şöhret bir peri kızı gibi hızlı ve çevik hareketlerle kollarından kayıp ormanın derinliklerine doğru koşarak kayboldu. O gitse de bir süre kendine gelemeyen Murat oturduğu yerde kaldı. Ağır ağır cebinden bir sigara çıkartıp yaktı. Sigaradan derin bir nefes çekerken düşüncelere daldı. Şimdi ne olacaktı?
...
Komutan Murat yaşadıkları o ateşli öpüşmeden sonra kendine çok kızdı ve kızdıkça da hem kendine hem askerlerine eziyet etmeye başladı. Kendini cezalandırma şekli böyleydi. Yapılacak her işe o koşuyor, sabahları en erken kalkan gece ise en geç yatan o oluyordu. Sabahları içtima alırken en sert ses tonuyla askerleri azarlıyor, kendine olan sinirinin birazını da onlardan çıkarıyordu.
Geceleri ise yanlız kaldığında yatağında bir sigara yakıp düşünüyordu. Bir yanda karakteri, mesleği, tüm değerleri diğer yanda ise Şöhret duruyordu. Ne yaparsa yapsın bu denklemde hep Şöhret ağır basıyor, o geceyi hatırladıkça kalan herşey ağır ağır siliniyordu.
"Peki ne olacak?" dedi kendi kendine. Buna bir cevap bulamıyordu. Sonu bilinmeyen maceralara girecek kadar genç değildi. Ama Şöhret’in kor gibi yanan dudaklarının tadını hatırladıkça onun için her türlü şeye girişeceğini düşündü. Aklına ardarda gelen düşüncelere engel olamadı. Ya o gece Şöhret ellerinden kayıp gitmeseydi? Ya onu hiç bırakmayıp sıkıca kollarına alsaydı? Ya ona oracıkta defalarca sahip olsaydı? Son düşüncesiyle birlikte erkekliği hareketlendi ve sertleşti. Kendine sinirlendi, eli sigara paketine gitti. Bitmişti. Paketi avucunda buruşturup odanın karşı köşesine fırlattı. Bu aralar sigarayı çok arttırmıştı. "Azaltmalıyım." diye düşündü. Kalkıp duşa girecekti ki kapısı çalındı.
"-Gel" diye seslendi.
Gelen Rasim komutandı. Soluk soluğaydı. Bir saniye bile dinlenmeden selam verip konuşmaya başladı. "Komutanım köyün kuzey doğusundaki dağlarda bir hareketlilik tespit edildi. Tahmini 17 kişilik bir terörist grubu sızma girişiminde bulunuyor."
Murat hemen askeri üniformasını giymeye başladı. Bir yandan da emirler yağdırıyordu. "Askerler hazırlansın, full teçhizat çıkıyoruz, gerekirse dağlarda sabahlayacağız herkes hazırlığını ona göre yapsın." dedi. Tabancasının birini bacağındaki kemere takarken diğerini beline soktu. Botlarını giyip sıkıca bağladı. "Oyalanmayın 20 dakika içinde herkesi sırada istiyorum." dedi ve hızla odadan çıktı.