32. YARGI...

1256 Words
KARACA'NIN AĞZINDAN... "Çok geç oldu, ben kalkayım en iyisi." "Burda kalabilirsiniz." dedim çayımı kenara bırakarak. Telefonuna baktı, alt dudağını ısırdı. "Yandım!" dedi telaşla ayağa kalkarak. "Abim kaç kere aramış! Dışarıda beni bekliyordu." Ben de ne yapacağımı bilemedim. Onunla birlikte harekete geçerek peşine takıldım. Koltuğun üstüne bıraktığı çantasını da alıp apar topar evden çıktığında neye uğradığımı şaşırdım. Saat 2'yi geçmişti ve abisi asla yukarı çıkıp da kapıma vurmadı, rahatsızlık vermedi. Merakıma yenilerek camın önüne geçip perdeyi hafiften araladım. Asya hanım ayağındakilerle koşturarak ışıkları daha yeni yanan lüks aracın yanına gitti. Şoför koltuğunun yanına oturduğunda araba usul usul mahalleden ayrılıp cadde boyunca ilerledi... İnsan olmak, insan yerine koyulmak ne de güzel duyguymuş. Kadının ailesinden bahsederken gözlerinin içi gülüyordu adeta. Eş seçme konusunda hayal kırıklığı yaşasa da içine doğduğu aile onu şahane yetiştirmiş, el bebek, gül bebek bakmış. Benimle yaşıttı ama benden daha hayat dolu olduğu kesindi. Ne olursa olsun yaşamayı, kadınların sessiz çığlıklarını duymayı istiyordu. Onlara el uzatmak, uzattığı elin tutulmasını istemekti gayesi. Oysa hayat ne tuhaf değil mi? Bir zamanlar o sessiz çığlıklar onun içinde koparken kendisini duymamış, sesine kulak vermemiş. Kapılıp gittiği aşkın sularında boğulmaya göz yummuşta kocasından ayrılmaya razı olamamış. Demek ki okumuşta aşka yeniliyor, okumamışta... Hızlıca mutfağı toplayıp yatak odasına geçiyorum. Yarın işe gitmeyecektim bu yüzden rahat bir uyku çekmiştim. Laf arasında telefonumu alan Asya hanımın sabahın 8'inde beni arayabileceğini nerden tahmin edebilirdim ki? Gözümü açtığımda 6 saatlik uykunun da getirdiği yorgunluk ile sersem sesimle açmıştım telefonu. "Buyrun?" demiştim. "Sen hâlâ uyuyor musun Karaca? Hem Tolga'dan kurtulmak istiyorsun hem de rahatça uyuyorsun." "Gece geç yatınca malûm..." dedim yataktan doğrulurken. "Ben şimdi kahvaltımı yaptım, az sonra yanına geleceğim. Babamdan aldığım bilgiyle bugün Tolga'nın iş toplantısı olduğunu öğrendim, yani rahatız, seni rahatsız etmez. Tabii müsaitsen." dedi. "Ha!" dedim odama göz atarak. Tolga dün gece burayı dağıtmıştı ancak diğer yerler topluydu. "Buyrun, buyrun gelin lütfen." dedim. "Babacığım! Şirkete geçerken beni de müvekkilimin evine atar mısın? Bir kaç saate görüşürüz Karaca." "Görüşürüz..." diyerek telefonu kapattım. Babacığım... Benim ağzımdan hiçbir zaman çıkmayan o söz... Yüreğimden kopan ama dilimden dökülemeyen, her baba kız gördüğümde gözlerimin dolmasını sağlayan o yokluk... Yaşıyorlar mıydı, onu bile bilmiyordum. Tek bildiğim yaşıyorlarsa bile beni kaderime terk edip bıraktıklarıydı... ••• Şahane bir kahvaltı sofrası hazırlamıştım. Kahvaltısını yaptığını söylemişti ama saatin erken oluşundan dolayı masayı donatmış, avukatı bekliyordum. Yaklaşık 1 saate yakın süre zarfından sonra zilim çaldığında elimdeki son tabağı da masaya bırakıp kapıyı açmaya gittim. İhtimaller doğrultusunda Tolga'da olduğu için işimi garantiye alarak ilk önce kapı deliğinden kontrol yaptım. Avukattı... Gece çevirdiğim kilitleri teker teker açıp kapıyı araladım. "Hoşgeldiniz." dedim güler yüzle. "Diniz nedu yav? Aramızdaki şu sizi, bizi kaldırabilir miyiz?" Hem çok hızlı hem de çok hareketliydi. Ben daha cümlesini idrak edememişken o çoktan ayakkabılarını çıkartmış, içeri girmiş, salona geçiş yapmıştı. "Seni bekliyorum Karaca!" diye bağırdı içeriden. Ufak bi karışıklık olmuştu sanırım. Ev sahibi o, misafir ben oldum bir anda. "G-Geliyorum!" dedim. Kapıyı kapatıp salona ilerlerken salonun boş olduğunu gördüm. Nereye kayboldu ki bu kadın? "Mutfaktayım! Kahvaltı hazırladığını tahmin etmiştim, sen de gel!" Ansızın yüklenen fazla samimiyetlerden her daim nefret ederdim ama avukatın yaptıkları gözüme hiç batmıyordu. Çünkü kalbinin temizliği yüzüne yansıyan bir kadındı... Mutfağa geçtim, çayları doldurdum. İyiki sofra hazırlamıştım çünkü kadın kahvaltı masasından kalkıp buraya gelmemiş gibi iştahla yiyordu. "Dayım..." dedi ağzındaki zeytin çekirdeğini çıkarırken. "Orhan dayım yüzünden sofradan aç kalktım." Sandalyeye oturup kaşlarımı çattım. Konudan konuya atlama huyuna sahip olduğunu dün fark etmiştim ama yine de hâlâ alışamamıştım. "Bakma bana öyle Karaca! Dayımlar koca adamlar hatta yolda görsen amca dersin ama içine bi girsen... Hâlâ çocuk gibiler. Sabah sabah rahat vermedi ki yemeğimi yiyeyim. Sofraya bi oturdu, başladı babamdan dert yanmaya. Yok benim huylarım babama çekmiş, yok onun gibi katır inatlıymışım... Ya sen kaç yaşına gelmiş adamsın, 65 oldun nerdeyse, hâlâ daha babamla uğraşıyorsun." Şaşkınlıkla dinliyordum. Aile kavramını bilmeyen bana bunları anlatması tuhaftı. "Bizimkiler varya... Düşman ailenin çocuklarıymış." dedi yemeğine devam ederken. "Babam, anneme dibinden yanıkmış ama annem, babamdan nefret edermiş. Hatta köyde dereye atmış, gördüğü yerde sopa göstermiş, ha bir de ayağından vurmuş. Düşünebiliyor musun, babamı ayağından vuran kişi annemmiş..." dediğinde attığı kahkaha mutfağın duvarlarına ilk kez olumlu enerji yaymıştı. Hâlâ şaşkındım ama kahkahası hoşuma gitmişti. Fakat uzun sürmedi. Şaşkın olduğumu fark edince gülüşünü susturup "Pardon!" dedi. "Bizimkiler biraz manyaktır Karaca. Neyse ya..." dedi. Dolan gözlerini, bana yokluğumu hissettiğini belli eden yeşil harelerini kaçırmıştı. İnsan bazen boşlukta bulunarak dememesi gereken şeyleri diyebiliyordu. Asya hanım da kendini olaya fazlaca kaptırınca eksik yanıma dokunan hikayesinin bilincine geç varmıştı. "Sen anlatsana Karaca. Neler yaparsın, nelerden hoşlanırsın?" Düşündüm. Ben nelerden hoşlanırdım ki? Ya da neler yapardım? Cevap bulamadım. "Bilmem..." dedim sadece. "Nasıl bilmem? O koskoca saray gibi villada akşama kadar oturuyor muydun sahiden?" "Evet." dedim kaşlarımı çatarak. "Nasıl ya? Hiç mi kendine ait zamanın olmadı senin? Bi aktiviten... Ya da ne bileyim yaptığın herhangi bir şey..." "Yemek yapardım, canım sıkılınca temizliğe yardım ederdim, çocuğumla ilgilenirdim. Bunlar işten sayılmıyor mu?" "Tabii ki de sayılıyor ama sen kendine hiç mi vakit ayırmadın? Mesela bugün kuaföre gideceğim, yarın alışveriş yapacağım falan diye." "Bana o fırsat hiç verilmedi Asya hanım." Çatalı masaya bırakarak gözlerini kaçırmadan bana baktı. "Neden Tolga'nın sana vurduğu zincirleri kırmak yerine onun her dediğine boyun eğdin?" dedi. "Çünkü seviyordum. Tolga ne dersem alırdı, ne istesem kapıma getirirdi." "Parayla kandırmış. Pahalı hediyeler verirken özgürlüğünü çekip almış senden. Ne yazıktır ki sen bunu anlayamamışsın bile." "Öyle mi olmuş?" "Aynen öyle olmuş. Böyle hasta ruhlu insanlar eşlerinin önüne tüm mal varlığını sererek elde etmeye, elde ettiği zaman da yaşamına müdahale etmeye çalışırlar. Tıpkı Tolga gibi... Seni zayıf görüyor Karaca. Zayıf gördüğü içinde aldatmakta çekinmemiş. Ki zayıfsın da." Hüzün yerleşiyor yüreğime. Zayıf olduğumu biliyordum zaten ancak yüzüme vurulması ağrıma gitmişti. "Öyle üzülmek, darılmak falan yok! Doğruları konuşacağım çünkü bunları duymak zorundasın. Zayıf kadın ezilmeye yatkındır. Partneri onu ezerken bundan keyif alır, hoşuna gider. Çünkü zayıfsındır, sevgiye, ilgiye muhtaçsındır. Tolga senin sevgisizlik tarafına yerleşen zayıflığından yararlanmış. Seni sömürmüş Karaca. Dün gece anlattıklarından sonra kafamda netleşti. Her akşam istediği yemeği yapmana rağmen ellerine sağlık demekten bile mahrum bırakmış seni. Ama bak, ben avukatlık yaparken ufak ufak psikiyatrist derslerine bakmıştım, yani az buz fikre sahibim. Tolga bi nevi sana oyun oynamış. Sana hakettiğin sevgiyi vermek yerine süründürmüş. Neden biliyor musun, çünkü hasta! Sana değer verseydi senin ona olan ilginin azalacağından korkuyordu. Yani o küçük beyniyle seni hep hor görüp üstüne titremeni beklemiş. Ee sen de hemen sazan gibi atlayıvermişsin gülüm! İnsan azıcık naz yapar, tavır alır, ne bileyim ortalığı dağıtır! Adam senden kaçtıkça sen daha çok üstüne titremişsin. Yemeği mi beğenmedi, tabağı başına çalacaksın. Makyajında kusur mu buldu, kapatıcıyı bi taraflarına yedireceksin! Sesimi yükseldi, sen de aynı şekilde yükselteceksin! Baştan beri alttan almak yerine karşı çıkmayı deneseydin Tolga seni aldatmayı bırak, başka kadına yan gözle bakmaya cesaret bile edemezdi. Ona bu cesareti biraz da sen vermişsin biliyor musun?" "Sevilmeyi hiç bilmiyordum ben." dedim cevaben... "Yetimhanenin soğuk duvarları ardında hayata tutunmaya çalışırken Tolga çıktı karşıma. Gösterdiği ilgi, verdiği şefkatle kendisine çekti beni. Hayat sizin pencerenizden baktığınız gibi toz pembe değil Asya hanım. Benim tabakları kırıpta çekip gideceğim bir baba evim olmadı. Tolga vardı, başka da kimsem yoktu benim. Bu yüzden ona sıkı sıkıya tutundum. Yani öyle ha diyince altımda lüks araçlar, memleketten ayağına adam getirtmeler yaşayamadım. Tüm mücadelelerimi tek başıma verdim ben. Pamuklara sarılıp büyümedim, eski, kokan bir ranzanın üstünde yeri geldi sabaha kadar soğuktan titreyerek uyudum. Öyle uzaktan ahkâm kesmek, insan yargılamak çok kolay dimi? Kimileri elinin altında fırsatı varken eşini terk edememiş, ben nasıl terk edeyim?" Son cümlemin doğrudan onu kastettiğini anladığı için duraksadı. Kötülüğüme konuşmadığını biliyordum ama acımasızca yargılaması zoruma gitmişti. Herkes kendi penceresinin önünü temiz tutmaya gayret gösteriyor. Çünkü biz insanoğlu hayatı yalnızca kendi penceremizden izlemeyi çok severiz...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD