18. KARARSIZ...

1003 Words
KARACA'NIN AĞZINDAN... "Bak geliyor, hazır mısın Alp Korman!" "Hazırım baba!" "Vee... Goolll!" "Bu sayılmaz, bana ne bu sayılmaz baba!" Dedim ya, Tolga oğluna her zaman iyi bir baba olmuştu da bana iyi eş olamamıştı diye... Oğluyla ilgileniyordu, her isteğini yerine getirmeye çalışıyordu. Sırf futbol oynayalım dediğinden gecenin 10'unda tüm şehri ayağa kaldırıyorlardı. "Yoruldum oğlum. Baban artık 30 yaşına geldi." 30 yaşında çapkınlık yapmayı ihmal etmiyordun ama! "Hem..." dedi kolundaki saate bakarak. "Saat 10.07 olmuş. Oo hemen uykuya Alp bey! Hayat!" diye seslendi. İçeriden koşa koşa geldi Hayat abla. "Alp'i odasına götürür müsün?" "Beni annem uyutsun baba!" Eğildi, yanağından öperek "Anne bu gece benim tamam mı oğlum?" dedi. Alp gözüme baktı. Benden negatif enerji alırsa ağlayarak bu ortamdan çıkmamı sağlayacaktı ama gülümsediğimi görünce "Tamam." dedi ve Hayat ablayla gitti. Kaldık baş başa... Öğlen vakitlerinde kurduğumuz çadırın önünde oturuyordum. Alp'in yoğun ısrarlarına dayanamayan Tolga sonunda çatı katından çıkartmıştı çadırı. Kurarken biraz zorlandılar ama oğlumu mutlu görmek tüm zorluklara bedeldi... "Eskisi gibi birlikteyiz..." dedi yanıma oturarak. Buruk bir tebessümle karşılık verdim cümlesine. "Eskisi gibiyiz ama eski biz değiliz Tolga. Ben yıkılmış bir kadın, sen ise o kadını yıkan adam..." "Karaca..." Elini omzuma atacakken yan tarafa kaydım. "Tamam ısrar etmiyorum, zorlamıyorum seni ama kurban olayım bi kere sarılmama izin ver. Çok özledim..." "Sen... Eve her geldiğinde güler yüzle karşılardım. Gözünün içine bakardım beni fark et diye Tolga. Sevdiğin yemekleri yapar, dört gözle kapıdan içeri gireceğin anı beklerdim. Pekiyi sen ne yapardın biliyor musun?" Benden kaçırmadığı gözlerine baktım uzun uzun. Devam ettim... "Yüzüme bile bakmadan banyoda ellerini yıkar, sofraya oturur, yemeğini yer, Alp'in yanına giderdin. Ben her akşam bir umutla beni görmeni beklerdim. Küçük ya... Çok küçük bi cümle. Ellerine sağlık desen ne olurdu sanki Tolga?" "Karaca ben... Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Ailemden böyle gördüm." "Yalan söyleme! Alev'e karşı böyle değildin pislik!" Sağ elimin avuç içi Tolga'nın suratıyla buluştu. Aileden öyle görmüş adam metresine olan nazikliğini nerden öğrenmişti? Ben cepteydim ya, oğlumuz vardı ya... 'Ne de olsa Karaca bana katlanmaya mecbur, ben en iyisi metresime güzel davranayım.' dedin dimi Tolga? "İstediğin kadar vur bana! Hatta için soğuyacaksa eline sopa vereyim öyle döv. Ama şunu bilki senden vazgeçmem Karaca!" "Öyle mi?" dedim tek kaşımı havaya kaldırıp. "Seni gerçekten affetmemi mi istiyorsun?" "Evet!" dedi heyecanla. "O zaman Üsküdar'da olan daireni üstüme vereceksin." Kuru kuruya affedilmek olmazdı. Aynı hataya düşmesi durumunda sığınacak evimin olması lazımdı. Yaşadığımız seneler ondan bana hiçbir mal kaydırması göstermedi. Daha doğrusu ben istemedim gururumdan. Ama şimdi gurur yapmanın zamanı değildi. Ayaklarımı sağlam yere basmam lazımdı. "Ha üstüne alacaksın, sonra beni terk edeceksin dimi? Asla vermem!" "İyi! Sen bilirsin Tolga. Benim kaybedeceğim hiçbir şey olmaz. Kabul edersen yola devam ederiz, ha etmem dersen yine devam ederiz ama ayrı yollarda." "Mümkün değil! İstediğin her şeyi alırım sana ama üstüne arazi vermem!" "O zaman vakit kaybetmenin anlamı yok." Ayağa kalktım. "Bavulumu boşaltmadan Derya'nın evine geçeyim ben." dedim. Blöf vakti... Yürümeye başladım. İçimden sayıyordum. 3 saniye vermiştim Tolga'ya. 2. saniyede teklifimi kabul edeceğinden adım kadar emindim. 1... Dedim... Çıkmaz sokağa soktum seni Tolga Korman! Boynumu eğersem sen ezmeye devam edeceksin bu yüzden dik durmayı seçtim. Tutumum net olunca geri dönüş yapacağını biliyordum. 2... Dedim... Ve... "Tamam!" sözüyle zafer gülüşü belirdi dudaklarımda. "Kabul ediyorum tamam! Üsküdar'daki daireyi üstüne yapacağım!" "Yarın yapacaksın!" dedim hâlâ arkam dönükken. "Ona da tamam! Yarın gider üstüne yaparız. Şimdi şuraya otur!" "Çok yorgunum, dinleneceğim." "Ona da tamam! Hadi odamıza çıkalım." Üstüne oturduğumuz naylon kumaşın hışırtı sesini duyunca Tolga'nın da ayaklandığını anladım. "Hasretinden geberiyorum kadın..." O her yere soktuğu burnunu boynuma değdirdiği an uzağa taşıdım bedenimi. "Alp'in yanında uyuyacağım." dedim. "Üstüne daire vereceğim, sen de affedeceksin! Daha ne istiyorsun?" "Yaptıkların tek bir daireyle affolunacak şeyler miydi? Ya benim başka adamdan çocuğum olsaydı!" "Sus!" dedi eliyle ağzımı kapatıp. "Tamam git Alp'in yanında kal ama şu çeneni kapat!" Ağzımın üstünde olan elini yavaşça aşağı indirdi. "Bari bir kere öpmeme izin ver Karaca..." İzin vermediğim sürece rahatsız edilmeye devam edilecektim. Sadece ufak bir dokunuş... "İyi, tamam!" dedim. Yaklaştı, uzaklaştım. "Uzaktan öp!" dedim. "O nasıl olacak Karaca?" "Temas etmeden öpeceksin. Yani parmak uçların dahi değmeyecek bana." "Canımı sıkıyorsun!" dedi dişlerini birbirine bastırarak. "Kabul etmiyorsan..." dedim ve önünü açıp sağ kolumu ileriye attım ve yolu gösterdim. "Bu-..." Güçlü kollarıyla beni kendine çekip öptüğü zaman anladım ki Tolga'ya galip gelmek imkânsızdı. Kızgınlığım bakiydi ama bana her dokunuşunda hâlâ içim gidiyordu. Kendimi kaptırdım. Çok küçük, minik bile olsa öpüşüne karşılık verince Tolga'nın zafer gülüşü ulaştı dudaklarıma... Benden ayrıldı ve alnını alnıma yasladı. "Seni seviyorum..." dedi. "Seni çok seviyorum Karaca... Beni affedeceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum sevgilim. Şurası.." dedi elini karnımın üstüne koyarak. "Şurası yeniden bizden bir parça taşıyacak. Ve ben o günü bekliyor olacağım..." Kendi kararları içinde çırpınıp dururmuş insan. Tolga, Derya ile konuşmamı şimdilik istememişti. Mert'i iş için yurtdışına gönderdiğini, bir kaç güne kadar döneceğini söyletmişti adamlarıyla. Ara ara beni arıyordu arkadaşım ama konuşmakta bile zorluk çekiyordum. Onun da işleri yoğun olduğundan geri dönüş olayımın üstünde pek duramıyordu ama artık kaçışım yoktu. Derya yarın bize geliyordu... Eve dönüşümün üstünden 4 gün geçmişti. Etrafımda pervane olan Tolga kendini kanıtlamak uğruna her tuşa basıyordu. Sabahları önüme kahvaltı getiriyor, akşamları ise elinde çiçek buketleriyle geliyordu. Zamanında verilmeyen ilgi yoğun şekilde üstüme akmaya başlayınca bocalamıştım. Ve ilginç olan neydi biliyor musunuz? Önceden bunların hepsinin hayalini kurardım, şimdi ise içimde yaprak dahi kıpırdamıyor... Üsküdar'daki daire, Pendik'teki iş yeri de üstüme verilmişti. Tolga varını yoğunu bana yatırmaya razıydı, yeterki onu gerçekten affettiğimi söyleyeyim... "Karım bugün nasılmış?" Salondaki koltukta TV izlerken yanağıma konan öpücükle hafiften irkildim. "Korkuttum mu güzelim?" dedi. Yanıma oturdu, başını dizlerimin üstüne koydu. Ağzını bıçak açmadan sadece yüzüme bakıyordu. "Ne oldu?" dedim sonunda. Baş parmağı yanağımda gezindi. "Çok güzelsin Karaca..." dedi. "Gözlerin kalbimdeki en derin yerin... Alp erkenden uyumuşken... Şu güzelliğin tadına bakmama izin verir misin?" Gerçekten pişman mıydı yoksa amacı gözümü mü boyamaktı? Bir insan, heleki Tolga gibi bir insan nasıl oluyorda aniden böyle değişim yaşayabiliyor? Ya benden saklamıştı bu yönünü ya da gizli tutuyordu asıl gerçek kimliğini... Direnmekle teslim olmak arasında gidip geliyordum. Telefonunu yanımda açık bırakıp gittiği bile oluyordu. Hiç hoşlanmazdım ama mecbur karıştırıyordum. İş görüşmeleri haricinde kimseyle konuşmuyordu. Kararını ver Karaca. Ya batacaksın ya da çıkacaksın...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD