KARACA'NIN AĞZINDAN...
Saatlerdir yol yürüyordum. Tolga'nın adamlarının peşimde olduğunun farkındalığıyla başımı sokabileceğim çatı arıyordum. Pes edip yanına dönmemi sağlamaktı amacı.
Hava soğuk, yağmur hafiften çiseliyordu. Yerleri ıslatmaya yeten damlalar ayağımdaki spor ayakkabımın içine hafif sızıntılarla giriş yapıyordu.
"Karaca hanım..."
Başladı bizim mesai!
Duymadan yürümeye devam ettim. Cevap vermek gelmiyordu içimden çünkü hepsi de Tolga'nın paralı adamıydı. O ne derse onu yapıyorlardı. Sözünden dışarı çıkan da kendini doğrudan kapıda buluyordu.
"Karaca hanım yağmur şiddetlenmeden araca binin de villaya geri dönelim."
"İşinize bakın! Ben hiçbir yere gelmiyorum!"
"Lütfen! Hem kendinizi hem de bizi zahmete sokmayın! Yolun sonu Tolga beyin yanı. Değmez bunca eziyete."
"Eziyet!" dedim sonunda adımlarımı durdurarak.
Yönümü değiştirip şoför koltuğundaki kişiye baktım.
"Asıl eziyet o evde yaşadıklarımdı benim! Bunca zaman değer vermeyen, beni görmezden gelen adam en yakın arkadaşımla fink atıyormuş meğersem!"
"Pişman! Tolga bey gerçekten çok pişman Karaca hanım. Sizi de çok seviyor bu yüzden kaybetmek istemiyor."
"Tolga, en yakın arkadaşımla birlikte olacak kadar ileri gittiyse beni gözden çıkartmıştır. Ve seven bir insan sevdiğini asla gözden çıkartmaz!"
Başını usulca aşağı eğen şoför ikna olmayacağımı anladığında beni takip etmekten vazgeçerek ters istikamete çevirdi aracı. İşte şimdi gerçekten tek başıma kalmıştım.
Gidecek sıcak bir yuvam yoktu. Bir kaç gün Derya'da idare etsem desem eşiyle kesinlikle sorun yaşardı çünkü Tolga'nın iş yerinde çalışıyordu kendisi. Kimse patronuyla zıt düşmek istemez bence.
Şimdi düşün Karaca... Nereye gideceksin?
Yağmur şiddetini arttırırken bir dükkanın çıkıntı yerine sığındım. Dinene kadar burada bekleyecektim. Sonra en yakın kuyumcudan parmağımda hâlâ varlığını koruyan o pahalı yüzüğümü bozduracaktım mecbur. Bir kaç günlüğüne idare eder diye düşünüyordum.
Pırlanta yüzük ne kadar ederdi acaba? Herhalde baya ederdi. Yani hiç olmazsa 300-400.000 arası.
Yaklaşık yarım saatlik yoğun yağmurun ardından gökyüzündeki kara bulutlar yerini mavilerine devrediyordu. Yağmur komple dinmiş, soğuk hava hafiften kırılmıştı.
Bu kadar durduğum yeterdi.
Kafamı kaldırım taşlarından kaldırarak etrafa göz gezdirdim. Merkezi yerdeydim ve yakınlarda kuyumcu olduğunu düşünüyordum.
Sol tatafta bulamadığım hedefimi sağımda biraz oyalanınca net olarak gördüm.
Hemen hemen 2-3 dakikaya önünde olurdum.
Çevreye göz gezdirdim. Acaba Tolga hâlâ peşimde adam gezdiriyor mu diye ama görünürde kimse yoktu. Usulca yerimden çıkıp hızlıca kuyumcuya yürüdüm.
Yağmurun da etkisiyle kirlenen camların ardından içeriye bakındım. Kimse yoktu. Bu iyiydi çünkü Tolga'nın tanıdığı olabilirdi buralarda.
"Kolay gelsin..." dedim kapalı kapıyı açıp içeri geçerek.
"Buyrun, hoşgeldiniz."
"Ben..." dedim altın tezgahının önüne geçerek.
"Şey..."
Yüzüğü çekinerek parmağımdan çıkarıp adama uzattım.
"Bunun fiyatını öğrenebilir miyim acaba?"
Adam bi bana, bi yüzüğe baktı.
"Acelem varda." diyerek dikkatini dağıttım çünkü şahsıma duyduğu hüzün gözlüklerinin üstünden bana bakmakta olan gözlerinden açıkça okunuyordu.
Yüzüğü aldı, bir kaç inceleme yaparak yanıma geri döndü.
"Pırlanta yaklaşık 4 karat." dedi.
"Tamam, bozmak istiyorum."
"Ben bunu bozamam hanımefendi."
"Neden? Kuyumcu değil mi burası? Niye bozulamıyor?"
"Çok değerli ve nadide bir yüzük. Belliki siz yüzükten anlamıyorsunuz. Özel yapım bir işçilik."
"Bu iyi değil mi? Hem sizde baya kâr elde edersiniz."
"Hanımefendi sokak aralarında bulduğunuz hiçbir kuyumcu bunu bozmaz, bozamaz. Daha büyük yerlere gitmeniz lazım. Yani bu yüzük..." dedi büyük bir dikkatle incelemeye devam ederken.
"Pahalı bir parça. Siz kimsiniz acaba? Böyle pahalı bir parçanın fiyatına uzak kalacak kadar nasıl yakın oluyorsunuz zenginliğe?"
"Eşim zengin beyefendi." dedim burnumdan soluyarak.
"Çalıntı falan-..."
"Saçmalamayın isterseniz!" diyerek öfkeyle kestim lafını.
"Ünlü iş adamı Tolga Korman'ın karısıyım ben!"
Bunu demeye mecbur bırakmıştı beni. Şüpheli tavırlarını son buldurmak için söyleme zorunluluğu oluşturdu. Zıttı durumunda hakkımda suç duyurusunda bile bulunabilirdi.
"Siz... Karaca Korman'sınız dimi?"
"Evet!" dedim sıkıla sıkıla.
"Şimdi yüzüğün fiyatını bana söyler misiniz?"
"Yaklaşık 5.000.000 TL."
"Ne!" dedim şaşkınlıkla.
5 milyon mu? Yıllardır parmağımda servet mi taşıyordum ben yani? Yuh! 400.000 TL'ye bile fazla gözüyle bakarken adam 5 milyondan bahsediyor.
"Abi bi yanlışın olmasın!"
"Karaca hanım... Yüzüğe ilk bakışta özel tasarım olduğunu anladım zaten. Böyle yüzükler bizim dükkana gelmez. Merak edip karatına baktım sadece o kadar."
"Şu 999.999'dan sonra gelen milyonlardan bahsediyoruz değil mi?"
"Evet efendim. 5 milyon değerinde yüzüğünüz. Benim bunu bozdurmam imkansız. Kapalı çarşıya gidebilirsiniz. Buralarda daha fazla zaman harcamayın çünkü kimse bunu bozamaz."
Yüzüğü yavaşça bana uzattığında geri alıp parmağıma taktım tekrardan.
Resmen servet taşıyordu parmağım. Kuyumcudan çıkmıştım ama gözüm hâlâ yüzüğümdeydi. Demekki Tolga bu yüzden sık sık 'En değerli hediyen o senin...' diye söyleniyordu.
Ben de salak gibi evliliğimizin nişanesi olduğundan ötürü öyle söylediğini düşünmüştüm hep. Meğer adam mecaz anlamdan çok gerçek anlamda yoğuruyormuş lafını. Gerçekten de en değerli hediyemdi. Şimdi bozdursam rahatlıkla bir daire alabilirdim kendime.
Ama Tolga'nın parasıyla tutacaktım evi. Yani yine onsuz adım atamıyordum. Bu gurur yapılacak şey değildi. Bunca zaman yaptıklarına saysın! Oğlum için atacaktım o adımı, bozduracaktım yüzüğü.
İşte böylesine haberle hafifte olsa sevinmiştim.
Cebimde kalan bir kaç kuruş harçlıkla kapalı çarşıya geçtim. Her zamanki gibi yine çok kalabalıktı.
Teker teker, sabırla gezdim tüm kuyumcuları fakat hepsi de 'Bozamayız.' dedi.
Yalan söylüyorlardı. Benim yanımda aynı modelden olan kolyesini 5 milyondan fazlaya bozdurmuştu kadın. Kavga etmeye kalksam haklı çıkamazdım çünkü dükkan adamın değil mi? İster bozar, ister bozmaz. Üstelik emrin kimden geldiği de belli. Keşke ilk gittiğim kuyumcuya Tolga'nın ismini vermeseydim.
Şimdi yurtdışına bile çıksam yine de bozduramazdım yüzüğü.
Son girdiğim kuyumcudan da elim boş çıkınca onca kalabalık arasında yalnız kalan bedenimi soğuk bir taşın üstüne oturttum.
Gözyaşlarım kendiliğinden akmaya başlamıştı. Parmağıma 5 milyonu koyan adamla ben nasıl başa çıkabilirdim? En azından yüzüğü bozdurup bir mühlet otel parasını ayarlarım diye düşünüyordum ama hayallerim yıkılmıştı.
İş aramaya kalksam saat geç oldu. Güneş batmak üzereyken nasıl bulabilirdim ki?
Yaşlarımı usulca silerken düşündüğüm tek şey; oğlumdu.
Ona o lüks hayatı asla veremezdim. Tolga'nın silip attığı mendile bile yetmiyordu cebimdeki para. Kaldı ki ev tutacağım öyle mi? Geceyi nerde geçirecektim? Sokakta mı kalacaktım, hem de bu soğukta?
Başımı dizlerimin üstüne koyarak hüngür hüngür ağladım. Tolga haklıydı. Adımın yanındaki Korman soyadı silindiğinde ben bir hiç kalacaktım. İşe girdim desem, ev tuttum desem, biraz kendimi düze çektim desem... Avukat parasını nerden çıkaracaktım? Hadi onu da ayarladık diyelim... Alp'e istediği, alıştığı hayatı nasıl verecektim?
Küflü duvarların arasında annesiyle yaşamayı mı seçerdi yoksa babasının yanında krallar gibi büyümeyi mi? Ne kadar anneyi severse sevsin, eminimki Alp, zengin babasından yana olacaktı. Şimdi yaşı küçüktü ama büyüyünce net ona dönerdi biliyorum.
Moralini sıfıra indirmeyi bıraksan mı acaba? Hemen pes etmek yok Karaca! Yüzün iyi, güzelsin de. Konuşman da akıcı. Üstelik Tolga'nın işinden ötürü reklam yapmaya da uzak değilsin.
Sabah açana kadar kendime geçici bir yer bulsam, gün aydığı gibi de ... Şirketle konuşmaya gitsem olur muydu ki?
Haber yayılmadan gidip anlaşırsam ve sözleşme imzalanırsa cayamazlardı. Şimdilik güzel fikirdi.
Karanlık tamamıyla çökünce kapısı açık kalan bir binanın içine sığındım. Montumun altında kalan hırkamı üstümden çıkarıp altıma serdim ve orada öylece uyuyakaldım. Öyle yorgundu ki bedenim, bulunduğum yeri sorgulayacak güç yoktu zihnimde...
•••
"Hanımefendi... Hanımefendi kimsiniz siz? Burada ne işiniz var? İyi misiniz? Kendinizde misiniz?"
Erkek sesiyle birlikte gözlerimi açtığımda olduğum yeri bir kaç saniye algılayamadım. Yaklaşık 50 yaşlarında bir adam baş ucumda beni hafiften dürterek uyandırmaya çalışıyordu.
Gözlerimi araladığımı görünce "Şükür ki yaşıyorsunuz!" dedi derin nefes eşliğinde.
"Kimsiniz, ne işiniz var burada?"
"Ben..." diyip ayağa kalktım ve kaçarak uzaklaştım o binadan. Kimseye açıklama yapacak hâlim yoktu. Koskoca Tolga Korman'ın karısı geceyi çürük bir binanın girişinde geçirtti nasıl dedirtirdim? Susmak zorunda kalarak ayrıldım oradan...
Buraya da yakın olan şirketin önüne geldiğimde üstümü, başımı düzelterek kapısına geçtim. Anında önümü kesen korumalarla adımlarım geriye kaydı.
"Kimsiniz?" dedi daha uzun olan.
"İş için gelmiştim ben."
"Üzgünüm hanımefendi, kartınız olmadan içeri giremezsiniz."
"Ama..."
"Lütfen sizi ileri alalım!"
Ağzımı açtım fakat kapanmasına vesile oldu o ses...
"Karaca Korman!" sesi geldi tam ardımdan. Hayatıma hiç yabancı olmayan o ses...
Arkamı döndüğümde Tolga'yı gördüm.
"Eşimi nasıl içeri almıyorsunuz siz? İşten mi attırayım sizi?" dedi sinirli bakışlarıyla.
"Tolga bey... Sizin eşiniz olduğunu bilmiyorduk. Bilseydik bekletmezdik."
Anında önümüzü açtılar.
Ah ulan para! Ah ulan soyad!
"Eşiniz iş için geldiğini söyleyince..."
Başımı usulca yere eğdim. Tolga'nın karşısında rezil duruma düşmüştüm. Ondan ayrı hayat sürmeyi planlayan kadın, ilk iş deneyimi olarak arkadaşlarından birisinin şirketine gelmişti. Yakın değillerdi ama nadir de olsa görüşürlerdi Tolga'yla.
Eğer beni tanırsa sorgusuz işe alacağını düşünmüştüm. Bir kaç ufak yalanla da Tolga'yı aramasını geciktirerek kendimi sağlama alabilirdim ama ne yazık ki tüm plan çöp oldu.
"Benim işim için gelmişti. Dosyalar canım karımda kalmıştı, ona bırakmasını söylemiştim ama neyseki yetiştim. Karıcığım..." dedi yanıma gelip kolunu belime dolayarak.
Beni kendine çekti ve yanağımdan öpücük aldı.
"Sana gerek kalmadı. Aracım az ileride bizi bekliyor. Sen geç, ben de şimdi geliyorum."
Öpücüğü sadece midemi bulandırmıştı.
"İstemiyorum!" dedim onun duyabileceği tonda.
Eğildi, kulağıma doğru "Alp'te arabada Karaca. Şimdi uslu bir kız ol ve beni dinle. Eğer yetişmeseydim rezil edecektin kendini! Böyle ucuz şirketlerde iş dilenmekte ne demek? Şimdi beni dellendirmeden yürü!" dedi.
"Oğlum arabada mı?" dedim sadece.
"Arabada!"
Belimde olan elini aşağı iterek yürümeye başlamıştım ki yaklaşık 10 adımdan sonra kolumdan kavradı.
Yönüm yeniden ona döndü.
"Gidiyorum işte Tolga! Ne istiyorsun benden daha?" dedim öfkemi bastırmaya çalışarak.
Sol elimi yavaşça avuçlarının içine alıp yüzük parmağıma dokundu.
Nazik hareketlerle yüzüğü okşayarak "Her şeye dokun ama ona sakın dokunma!" dedi.
"Senin için özel yaptırdım onu Karaca. Nadide karıma, nadide hediye olsun dedim. Lütfen ona dokunma!"
Doğru tahmin etmişim. Haber kocama çoktan uçmuş. Yani yüzüğü satmamın ihtimali sıfır bile değildi artık.
"Çok istiyorsan al-..." dedim çıkartmaya yeltenerek ama "Sakın!" dedi keskinlikle.
"Sakın Karaca! Onu senden istemedim. Sadece satma dedim sana!"
"Zaten satamıyorum! Fırsat mı veriyorsun?"
"Vermem de! Vazgeç şu inadından sevgilim! Bak Alp dün geceden beri seni sorup durdu. Bi gecede perişan olmuşsun. Yapma, dön yuvamıza. Yolun sonunda üzülen sen olacaksın Karaca."
"En azından denedim diyeceğim Tolga! Şimdi izin verirsen oğlumun yanına gideceğim!"
Dokunuşlarını benden çektiğinde az ileride olan arabaya doğru yürüyordum ki araç aniden hareket edip hızla gözden kayboldu.
"Oğlum!" dedim şaşkınlıkla.
Arkamı döndüm, Tolga'ya baktım.
"Tolga oğlumu götürdüler! Söyler misin şunlara geri gelsinler!"
Sakin adımlarla yanıma geldi. Elleri cebinde tam karşıma dikildi ve "Ben gönderdim." dedi.
"Nasıl?"
"Bana dönmediğin sürece Alp'i göstermeyeceğim sana Karaca."
"Nasıl göstermeyeceksin? Benim oğlum o, benim!"
"Hâkim kararını verene kadar benimle kalacak! Ha tabii ilk baş avukat tutup boşanma davasını açman lazım. Babasının yanında kalmasında herhangi bir sıkıntı çıkmaz diye tahmin ediyorum ama sen..." dedi hafiften üstüme eğilip.
"Sen alırsan oğlumu anında şikayet ederim! Benden kaçırdığına dair suç duyurusunda bulunurum."
"Yapamazsın..." dedim kafamı sağa sola sallayıp geriye giderek. Hayal kırıklığımla boğuşuyordum içimde.
"Yaparım karıcığım! Sende iyi biliyorsun ki kocanın arkası sağlam! Tek bir lafımla hallederim hepsini!"
"Çok..." dedim geriye gitmeye devam ederken.
"Çok acımasızsın..."
"Sadece karımı istiyorum, seni istiyorum! Bana dönene kadar da isteyeceğim!"
"Oğlumu derhal geri getirt Tolga!"
"Şimdiye yolu yarılamıştır. Eğer ki bizimle geleceksen hemen ararım geri dönerler. Ama boş inadında direteceksen oğlumu sana asla göstermem Karaca!"
Kendim açtığım mesafeyi yine kendim kapattım ve göğsüne sert bir yumruk indirdim.
"OĞLUMU GETİR!" diye bağırdım cadde ortasında.
"Sus!" dedi kolumdan tutup ikimizi de kenara çekerek.
"Bağırma, sus!"
"OĞLUMU GETİR!"
Gözlüklerini gözüne taktı ve ayak ucuna kadar gelen arabaya bindi.
"Oğlunu görmek istiyorsan yolu biliyorsun." dedi.
"Yuvamıza, bize dön Karaca..."
Bir tekme savurduğum araçta yanımdan uzaklaşınca olduğum yere çöktüm tümüyle.
İçimden dışarı taşan gözyaşlarım yalnızca oğlum içindi. Beni zaafımdan acımasızca vuruyordu...