ASYA'NIN AĞZINDAN...
"ABİ YETER! YETER BAK TAMAM DÜMDÜZ ETTİN ADAMIN YÜZÜNÜ!"
Gecenin geç saatlerinde kapımıza gelen adam, dövülme ihtimalini göz önüne alarak bu adımı atmış olmalıdır. Gündüz vaktiyle dahi yaklaşmayacağı sınırlara ayın karanlığında cesaret göstermesi büyük yürek isterdi.
"Erdal..."
Kavgayı ayırmaya çalışırken tam yandan duyulan Karaca'nın alçak sesi...
"DUR! DUR NE YAPIYORSUN SEN!" diye bağırdı abime.
"ERDAL... DUR SARP... ERDAL SEN DE DUR!"
Hayvan gibiydiler. İki tane güçlü kuvvetli adamın arasında tost olacaktım nerdeyse.
"KARACA BENİ KURTAR!" dedim arada kaynayan olunca.
Kolumdan asıldı. Biraz canım acıyordu ama iki tane öküzün ortasında kalmamdan iyidir. Boylar uzun tabii, bizi gören kimse yok. Hep üst katlarla ilgililer. Alt kattaki komşuların durumu nasıl diye düşünen yok!
"Ayh!" çığlığımla birlikte Karaca'yla yere yapıştık.
"BACIN GÜZELSE BENİM SUÇUM NE LAN!"
"SEN VARYAAAA SEEEEENNN!"
Yakasından öyle bir kavrayışı vardı ki abimin, gözleri yuvalarından çıkacak gibiydi. Parmakları tutunduğu yerlere sımsıkı kenetlenmişti. Avuç içleriyle destek vererek bedenini evin içinden çıkarıp tam karşıda duran binanın duvarına toslattı.
"BİR DAHA BACIMIN İSMİNİ DEĞİL AĞZINA ALMAK, ZİHNİNİN UCUNDAN DAHİ GEÇİRİRSEN BU SEFER DÖVMEKLE KALMAZ, SENİ İSTANBUL'UN SULARINA GÖMERİM! ANLADIN MI LAN BENİ!"
Abimin tehditleri karşısında ağzının kenarından aşağı kan süzen gerizekalı sadece gülüyordu.
"BEN ŞİMDİ SENİN O GÜLEN SIFATINI..."
"ABİ YETER!" diye bağırdım yumruğu tekrardan havaya kalkınca.
Durdu...
Düştüğüm yerden ayağa kalkarak hızla abimin yanına gidip kolundan kavradım.
"İÇERİ GEÇ!"
Şurada tüm gücümü sergiliyordum ama öküzümüz bir milim yerinden kıpırdamıyordu.
"ABİ HAREKET ETSENE!" dedim çabalamaya devam ederken.
"SENİ BİR DAHA SINIRLARIM İÇİNDE GÖRÜRSEM ALIRIM NEFESİNİ!"
"Tamam Sarp! Onun derdi benimle. Siz içeri geçin lütfen!"
Abimin tüm direncini kıran ses... Bedenine gelen gevşemeyle çekiş gücüm yükseldi.
"Benim misafirimsin!" dedi abim, Karaca'ya.
"Erdal..." dedi abimin cümlesini bay geçerek.
"Niye geldin?"
"Seni almaya geldim Karaca."
"Sebep?"
"Tolga istedi."
"O dostuna söyle geri dönmeyeceğim! Onu çağırdığımda adam olsaydı da oğlumu benden alıp, oğlunun anasını karanlığın ortasında bırakmasaydı."
"Tolga'yı biliyorsun Karaca... Pişman oldu işte. Hadi uzatma da gel..."
"Ben-gelmiyorum! Velayet davası mı açacak, açsın! Sıkıyorsa alır oğlumu benden! Ama..." dedi sıkmaktan bembeyaz olan parmak boğumlarıyla...
İşaret parmağını yüzüne doğrulttu.
"Eğer yarın oğlumu bana geri getirmezse suç işlemiş olur! Mahkeme velayeti bana verdi, oğlum benim! Yemin olsun gider polise şikayette bulunurum! İmajını yerle bir ederim dostunun!"
"Karaca, Tolga'nın seni ne kadar çok sevdiğini biliyorsun. Hadi uzatma da gel benimle."
"Kadın sana gelmeyeceğim dedi dimi!" diyerek lafa müdahil olan abim, sadece lafta değil icraatta da boy göstermişti.
Gömleğinin ucundan tutarak bir pislikmiş gibi ileriye savurdu bedenini.
"KAYBOL!" dedi kafa hareketiyle.
"Karaca bak yapma... Oğlunu alacak senden etme!"
"LAN SEN HÂLÂ AFKURUYOR MUSUN!"
Avına atılacak aslanı eliyle durdurdu Karaca.
Gözlerini o adamın üzerine dikerek "Gözlerini aç Erdal... Gözlerini aç ve dostum dediğin adamın gerçek yüzünü gör..." dedi.
Çenesine doğru giden kan damlalarını sağ elinin avuç içiyle sildi Erdal denilen kişi. Abim ve Karaca içeri girdiğinde son kez baktım suratına...
Hafif bir tebessümle "Çok güzelsin be gülüm..." diyerek asansörün yanına gitti.
"KAPAT ŞU KAPIYI ASYA!"
Yoğun bir sese maruz kalan kulaklarım beyine sinyal gönderip tüm kaslarımı harekete geçirdi. Bulunduğum yerden çekirge gibi sıçrayarak içeri girip kapıyı kapattım.
"KAPIMA ADAM YOLLAMIŞ İT!"
Deli danamız evin içinde turluyordu. Karaca koltukta oturmuş ağlamasına devam ederken ben de aynadan gözümün kendime ilişmesiyle sinir dengemi bozdum. Yonulmuş s.çan gibi olmuşum resmen.
"ALO! KURTULUŞ BANA HEMEN TOLGA'NIN ARKADAŞI ERDAL'I ARAŞTIRIYORSUN! HER ŞEYİNİ, HER ŞEYİNİ ARAŞTIRACAKSIN! KİMDİR, NERDE YAŞAR, KİMLERDEN, NE İŞ YAPAR! GÜCÜN YETMEZSE EĞER ORHAN DAYIMDAN YARDIM İSTE!"
Başladık yine. Dıdısının dıdısını öğrenene kadar daha da rahat durmazdı abim.
"Erdal kötü birisi değil, öyle cücüğüne kadar araştırmana gerek yok." dedi Karaca gözyaşlarını bir süre de olsa durdurarak.
"Ona ben karar veririm! İşime karışma!"
"O zaman sen de benim işime karışma! Gitmek istiyorum, hem de hemen!"
"Az önce o şerefsizi postalarken gelmeyeceğim diyordun! Şimdi ne değişti he!"
"Dediğim gibi senin kalbin kötü!"
"Benim kalbim kötü en azından, karakterim değil! Zamanında güzel seçim yapmazsan işte böyle sürünürsün!"
"Seçimlerimden sana ne! Sevmişim ki almışım demek ki! En azından senin gibi sana söz verip başka adamın koynuna giren kadına bel bağlamamışım!"
Derin bir sessizlik oluştu salonun ortasında. İki tarafın tartışmasında ağır cümle barındırmaktan çekinmeyen abime ilk darbe inmişti.
Kalbinin ortasında hâlâ yanmakta olan ateşin üstüne dökülen benzin vardı. Hem de öyle bir benzin ki ortalığı cayır cayır yakacak kadar kuvvetliydi...
"Ben..." dedi ağzından çıkanın ciddiyetini idrak eden Karaca.
"Ben çok özür dilerim. Öyle... Öyle demek istemedim."
Abimin ağzı sonsuz sessizliğe bürünmüştü. Yaşadıkları gözünün önünden geçerken arada atladığı detay dolu anlara takılıp kalıyordu.
"Çok özür dilerim..." diye tekrarladı Karaca.
Ama geç kalmıştı... Kırılırken kırmak her insanın doğasında vardı. Kimseyi incitmemek uğruna çaba sarf eden bu güçsüz kadın ilk firesini abimde vermişti...
"Valla istemeden oldu."
"Asya! Ben dışarıdayım! Eğer bi sıkıntı olursa bana söylersin!"
Rüzgar gibi gelip geçen abimin üstüne vurduğu kapının sesi gözlerimin refleks olarak kapanmasına sebebiyet vermişti.
"Asya ben... Ben gerçekten isteyerek söylemedim."
Bi kapıya bi de abimin tozunun dahi kalmadığı yerine baktım.
"Biliyorum..." dedim derinden bir nefes çekerek.
"Birilerinin ona dur demesi gerekiyordu ve sen yaptın Karaca. Abim son zamanlarda hep kırmayı biliyor. Biraz da kendi kırılsın da aklı başına gelsin."
"Ama..."
"Ay amasını bırak Karaca! Sen sadece kendini düşün tamam mı? Aklında ne var, ne yapacaksın?"
"Hiçbir şey!" dedi.
"Ne olabilir ki bu küçük aklımda?"
"Poyraz abimle evlenmeyi kabul edebilirsin. Bak o abim gibi değildir, çok naziktir. Kırmaz, incitmez, sever de..."
"Asya! Benim sevilme gibi derdim mi var sence?"
"Poyraz olmaz, illa abin beni sevsin diyorsun yani he!"
"Ya..."
Kızınca çok şeker oluyordu Karaca. Bünyesi sinirlenmeye o kadar uzaktı ki öfkelenince gülesim geliyordu.
"Aman be, sana da şaka yapmaya gelmiyor he!"
"Şakalık hâlim mi kaldı benim? Oğlum yok..."
"Yarın sabah polisle birlikte gidip alıyoruz oğlunu! Burası dingonun ahırı değil tamam mı! Velayet sende, gidip alacağız!"
Işığı sönen bir anneye aydınlık olabilmek kalbime dokunuyordu. Gece 3'e gelirken uykusuzluğa daha fazla dayanamayan beynim kapatma tuşuna basmıştı.
***
KARACA'NIN AĞZINDAN...
Sabah açana dek gözüme uyku girmedi. Oğlumu almadan da girmeyecekti...
Tamam, tek oğlumdan dolayı değil Sarp'a karşı sarf ettiğim ağır cümlede uykusuzluğuma tuz, biber olmuştu. Ama o da çok üstüme oynuyordu. Utanmasa onu bırakıp giden kadının intikamını benden çıkaracaktı.
Saat 6'ya gelirken hava almak için gizliden dışarı çıkmıştım. Doktor da gelmemişti, ne ilginç...
Üstümdeki hırkayı bedenime sıkıca sararak temiz havayı bol bol içime çektim. Kuşlar cıvıl cıvıl, sokaklar bomboş... Kalabalık İstanbul'u böylesine sakin görmek tuhaftı doğrusu. Neyse, zaten şurada 5 dakikaya başlardı herkes hayatın devam edişine...
Yüzümdeki saçlarımı geriye savururken gözümün yanlışlıkla değdiği yerde gördüğüm kişiyle rahat duruşum bozuldu.
Elinde sigarası, duvara yaslı pozisyonda gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Acaba gidip özür dilese miydim? Ne olursa olsun söylememem gerekirdi. Korksam da özrümü dileyecektim. Tam ben yanına gidecektim ki onun hareket ettiğini görünce yerimde kaldım.
Adımları yanımda durduğunda dudaklarından aldığı sigarasını yere atarak ayakkabısının tabanıyla ezdi.
"Bu saatte ne işin var dışarıda?" dedi dumanını dışarı üflerken.
"Hava almaya çıkmıştım."
"İyi! Kahvaltı falan yapın, sonra Asya'yla nereye gideceksiniz ben bırakacağım sizi!"
"Zahmet verme-..."
"Kardeşim için!" dedi lafımı keserek.
"İzah etmene gerek yok! Ben alışkınım zaten şahsıma ait hiçbir iyilik yapılmamasına!"
Özür dilemek isteyen de kabahat! Adam seni dilediği gibi kırıp döksün, sen en ufak bi cümlede hemen vicdan yap! Ne özrü, hiçbir şey dilemiyorum ben bu öküzden!
"Selam gençler..."
Dün yediğim yağmurun etkileri hâlâ sürüyordu. Hava fazla soğuk olmamasına rağmen ara ara titriyordum. Daha fazla üşümemek için içeri geçmeye niyetlenmiştim ki duyduğum sesle yerimde kaldım.
Hayır! Poyraz'dı bu!
Yüzünde tıpkı Sarp gibi darp izleri vardı.
"Sana selam yok hala oğlu!" dedi Sarp'a trip atarak.
"Sana selam var elbet müstakbel karıcığım..."
K-Karı mı? Utançtan yerin dibine girip çıkıyordum.
Yüzünü hafiften sağa çevirip öfkeli bir gülüşle karşılık verdi Sarp.
"Sabır, sabır..." dediğini duydum.
"Eğer beni istersen oğlunu kurtarmak için seninle evlenmeyi kabul ederim Karaca."
"Sana fikrini soran mı oldu Poyraz? Dalgaya alacak başka kadın bul kendine! Şimdi kaybol!"
"Dalga geçtiğimi de nerden çıkarttın? Ben gayet ciddiyim Sarp."
"Senin bu kadınla ne işin olabilir acaba?"
"Niye?" dedim lafını keserek.
Siyah gözlerini hiç çekinmeden bana doğrulttu.
"Senin eski gözüyle baktığına bir başkası farklı davranınca zoruna mı gitti?"
Duraksama geldi. Yüzünde beliren şaşkınlık ifadesi benden bu cevabı beklemediğini gösteriyordu. Yeni boşanmıştım, yani 1 ayı geçmişti ama kadındım sonuçta. Elbette yoluma bakacak, hatta belki de bir gün yeni aşka yelken açacaktım. Boşandım diye sevemez miyim? Suç muydu ya da yasak mı? Hiçbirisi de değildi! Bizim toplumumuzun baskısından ibaretti sadece!
"Teklifini kabul ediyorum! Eğer Tolga velayet davasını açarsa evlenirim seninle!" dedim Sarp'ın gözlerinin içine bakarak.