3.BÖLÜM: “TEKLİF”

2204 Words
Toprak, insanları birer kelebeğe benzetirdi. İnsanların peşinden koştuğunda 'kaçan kovalanır' cümlesine uyarak peşinden koşan insana yanıt olarak, kaçıyorlardı.  Tıpkı, kelebekler gibi.  Güzel bir kelebeği görüp, onu yakalamaya çalıştığımızda bizden uzaklaşıyorlar ve kaçıyorlardı. Oysa, hareketsizce dursak gelip kolumuza konacaklardı belki de.  Toprak dinlenmek için oturduğu yerden, gözleriyle etrafı tarıyordu. Çalıştığı kafenin sahibi Yusuf'un babası Sedat amcaydı, ama oturarak tembel gibi bir görüntü kaydetmek istemiyordu onların gözünde. Çıkış saatine bir saat kaldığı halde, Yusuf hâlâ gelmemişti. Bir saat önce gelir ve ona yardım ederdi her zaman.  Dün gece gerçekten onu sinirlendirmiş olmalıydı ki, bu gün gelmemişti.  Cebinden telefonunu çıkarıp Yusuf'un numarasını tuşladı.  Ne diyeceğini de bilmiyordu aslında.  "Söyle, Toprak."  Toprak böyle buz gibi bir cevap beklemiyordu, öyle soğuk çıkmıştı ki Yusuf'un sesi, aradığına pişman olmuştu.  Dolan gözlerine aldırmadan gülümsedi telefona.  "Yusuf? Beni neden almaya gelmiyorsun? Sen gelmezsen, o karanlık sokaklardan nasıl eve giderim?"  "Neden gelmeyeyim, kızım? Sağ tarafta ki masada oturuyorum, kahve getir gelirken."  Gülerek telefonu kapatıp bir kahve hazırladı ve içeride ki masada oturan Yusuf'a götürdü.  "Bir an gelmeyeceksin sandım." dedi, gelen müşteri var mı diye etrafı tarayıp, Yusuf'la konuşmaya çalışarak.  "İşine bak, boş ver beni." İşte Yusuf böyle biriydi. Onun kızgınlığı sadece bir gece oluyordu ona karşı.  "Toprak, sekizinci masa." diyerek eline not defteri tutşturan çalışma arkadaşı, Yusuf ile arasına giren kişi olmuştu.  Yusuf'a gülümseyip üzerini düzeltti ve cam kenarında olan sekizinci masaya doğru ilerledi.  "Hoş geldiniz, siparişlerinizi alabilir miyim?" derken, kalem ve not defterini sıkıca tutmuş, gelen kişinin sipariş edeceği şeyi söylemesini bekliyordu.  "Çılgın kadının kızı! Burada mı çalışıyorsun?"  Toprak şaşkınca gözlerini not defterinden çekerek karşısında otuz iki diş sırıtarak oturan tanıdık yüze baktı.  Bu, ona yardımcı olan barmen çocuktu.  "S-sen.. Nereden geldin?" diyerek bir şeyler mırıldandı, etrafta ona bakan insanlar var mı diye kontrol ederken.  "Şu kapıdan geldim." diyerek gülümseyen kıvırcık saçlı çocuk iyi birine benziyordu ama, onunla muhabbet edecek değildi.  "Bir limonata getirirsen sevinirim." dedi gülümsemeye devam ederek.  Toprak limonatayı not defterine geçirip diğer adama döndü.  Gözleri hızla aralanırken defteride bırakıp buradan kaçmak istemişti.  Bu, barda ki o adamdı. Kader onunla oyun mu oynuyordu şimdi de?  "Siz?" derken, elinde ki kağıt kalem çekilip alınmıştı.  "Sen diğer masaya bak." diyen kişi, Yusuf'tan başkası değildi.  Adamın, koyu mavi gözlerine baktığında güzel maviliklerin bir anda karardığına şahit olmuştu.  Kol saati olan kolu masanın üzerindeydi ve parmakları masada uyumlu bir ritim tutmuşlardı.  "Benimle o ilgilenecek." dedi, sakinliğinden ödün vermeyerek.  Yüzünde ki sertlik her zaman vardı, tek değişiklik göz renginde olmuştu. Ses tonu ise korkutucu bir sakinlik barındırıyordu. Tıpkı, o gece olduğu gibi.  Yusuf'un bu adamla tartışmasını istemiyordu. Çünkü koyu mavi gözlerin sahibinin iyi biri olmadığına emindi. Durduk yere başlarını belaya sokmanın gereği yoktu.  "Tamam, Yusuf. Ben ilgileneceğim." derken, kalem ve not defterine uzanmıştı ama, Yusuf ellerini yavaşça tutup aşağıya indirmişti.  "Diğer masaya bak dedim, Toprak."  Toprak'ın şaşkınlık dolu bakışlarına masada oturan barmen çocukta eşlik ediyordu.  Ne yapacağını bilmesede, Yusuf'un söylediğini yaparak arkasına döndü. Bir adım atmıştı ki, arkasından gelen ses onu adım attığına pişman etmişti saniyesinde.  "Bir adım daha atarsan, olacaklardan ben sorumluyum."  Arkasına dönüp yanan gözlere baktı. Ne yapmaya çalışıyordu bir fikri yoktu ama, ne yapmaya çalışıyorsa, iyi sonlanacağa benzemiyordu ve bu onu korkutuyordu.  "Sen kimi tehdit ediyorsun lan?" diye, elinde ki not defterini fırlatarak adamın üzerine yürüyen Yusuf'u, önüne geçerek zor durdurmuştu.  "Yusuf, ne yapıyorsun? Masaya ben bakıyorum, yerine oturur musun, lütfen?"  Yusuf'un sinirli gözleri Toprak'la buluştu.  "Dün geceyle beraber bu ikinci hatan, Toprak." derken sesi sadece Toprak'ın anlayacağı bir kırgınlık barındırıyordu. Toprak sadece Yusuf'a zarar gelmemesi için böyle konuşmuştu. Onu kırmak istememişti.  Yusuf arkasına bile bakmadan kafeden çıkarken, Toprak hızla peşinden gitmek için adım atmıştı ki, maviliklerin sahibi konuşmuştu bu sefer.  "Kahve getir."  Ne yapacaktı şimdi, Toprak? Yusuf'un peşinden gitmezse ne o rahat olabilecekti ne de Yusuf sakinleşebilecekti. İki gün üst üste kırmıştı onu, bu kırgınlıkları nasıl telafi ederdi şimdi?  Yavaşça arkasına dönüp, adama iğrenerek baktı. Bu adam sandığından da iğrenç biriydi.  "Acı olsun." dedi adam, bakışlarına karşılık.  Ona olan borcu yüzünden mi yapıyordu bunları yoksa?  "Size olan borcumu ödeyeceğimi söylemiştim, böyle davranmanız gereksiz bu yüzden."  Büyük ciddiyetle kurduğu cümleye, alaylı bir cevap almıştı.  "Sende kalsın, şeker alırsın."  "Bir limonata ve bir acı kahve, hemen getiriyorum."dedi kız, onun son cümlesini duymamazlıktan gelirken. Son olarak, borcunu ödeyeceğini söylemişti zaten, daha ne diyecekti ki?  Bu adamın söylediği şeyler onun gururunu incitiyor, içinde ki yaralı olan küçük kızın yaralarını bulup, sonra da kanatıyordu. Onun küçümsediği para, evinin kirasından bile fazlaydı oysa ki.  Arkasına dönüp hızlı adımlarla siparişlerin hazırlandığı bölüme geçti ve kahve ile limonata nın hazırlanması için görevli kişilere haber verdi.  Onlar hazırlanana kadar Yusuf ile konuşabileceğini düşünmüştü ama, Yusuf'u aradığında ilk önce meşgul ikinci defa da ise telefonu kapalıydı.  "Siparişler hazır!"  Hazır olan siparişleri alıp hiç gitmek istemediği ama, gitmek zorunda olduğu masaya doğru ilerleyip, limonatayı kıvırcık çocuğun önüne bırakıp, kahveyi de maviliklerin sahibi olan adamın önüne bıraktı.  Ondan korkuyordu. Onun o sakin tavrından ve mavi gözlerinden korkuyordu. Kahveyi önüne bırakırken, eli titremiş ve kahveyi biraz dökmüştü.  "Ü-üzgünüm, değiştireyim." dedi, adamın gözlerine bakmaya cesaret edemeyerek. 'Kim bilir nasıl sert bakıyordur şimdi?' diye düşünüyordu.  "Gerekmez."  Bu beklemediği bir şeydi. Bu adam, ondan beklenmedik şeyleri yapmaktan hoşlanıyor muydu?  "Şey, tamam.. Afiyet olsun."  "Bekle."  Bu gün üçüncü kez bu ses adım atmasını engelliyor ve üçüncü defa bedeni bu sesle korkudan titriyordu. Neden korkuyordu ki ondan?  Bilmiyordu. Bilmiyordu ama, korkuyordu. Bu adamın sakin görünüşünün altında bir canavar olduğuna emindi, genç kız.  Kıvırcık saçlı çocuk ise çalan telefonunu cevaplamak için küçük kafeden çıkmıştı.  "Borcunu gerçekten ödemek istiyor musun?"  Neden birden bu soruyı atmıştı ki ortaya şimdi? 'İstiyorum' derse nasıl bir şeyi şart koşacaktı? 'İstemiyorum' da demek gibi bir şansı yoktu ki zaten. Borç olan şey ödenmeliydi. İstesekte, istemesekte.  "Ödeyeceğim, merak etme." diyerek cevapladı. Parayı belki de zor toparlayacaktı ama, borçtan kaçmak gibi bir kötülük yapmazdı kimseye.  "Otur." dedi adam, karşısında ki boş olan yeri göstererek.  "Ben burada çalışanım." diyerek küçük bir hatırlatma yaptı, kız.  Hatırlatma yapmak yerine arkasını dönüp gitmek istiyordu ama, buna cesaret edemiyordu. Saat geç olduğu için de kafe durgundu. Bir kaç müşteri ve çalışanlar dışında kimse yoktu. Yusuf'ta gitmişti zaten.  "Oturur musun?"  İşte bu sakinlikten bahsediyordu, Toprak. Bu sakinlik onu ölesiye korkutuyordu. Tıpkı o gece, silahların yerini sorup bilmediğini söylediğinde, birden onu sarsması gibi.. O zaman da çok sakin görünüyordu oysa ki.  Etrafına endişeyle bakınıp yavaşça karşısına oturdu.  "Annen alkolik, baban yurt dışında ve eve sen bakıyorsun, doğru mu?"  Annesine bunu söyleyen başka biri olsa şuan büyük ihtimalle saldırmıştı. Ama karşısında ki bu adam olunca her şey değişiyordu.  "D-doğru." dedi şaşkınlıkla. Babasının yurt dışında olduğunu ve eve kimin baktığını bu adama anlattığını hatırlamıyordu.  "Ama, sen nereden biliyorsun bunları?"  "Küçük bir araştırma sonucu diyelim." Ne araştırmasından bahsediyordu? Neden karşısına oturmasını istemişti?  "Sana bir teklif sunacağım, tercih sana ait."  Bu adamın sunduğu teklif ne kadar güvenli olabilirdi ki? Asıl soru, böyle bir adam ona nasıl bir teklifte bulunabilirdi?  "Neden bana teklif sunuyorsunuz? Benim teklife ihtiyacım yok ki, sadece, bir kaç gün verseniz yeterli."  Adamın mavi gözleri kısılırken, teklifi çevirmek gibi bir şansı olmadığını söyler gibi bakıyordu.  "Ama benim var. Şimdi, beni dinleyeceksin değil mi?"  Nasıl bir belaya bulaşmıştı Toprak böyle? Adamı dinlemekten başka şansı yok gibiydi.  "Dinleyeceğim." dedi kısık bir sesle, yüzü asılırken.  O adamla konuşmakta, onu dinlemekte istemiyordu. O sadece, üç gününü üst üste korku içinde geçirmesine sebep olan bir adamdı, başka bir şey değil.  "Sana bir teklif sunacağım, eğer kabul edersen, Anneni özel bir kliniğe yatırıp onu eski hayatına kavuşturabilir ve o klinikten çıkana kadar da, onun için rahat bir yaşam kurabilmeni sağlarım. Şimdi, teklifi mi duymak ister misin?"  Adamın sunduğu şartlar, hayatının sonuna kadar çalışsa da başaramayacağı şeylerdi. En büyük isteği annesine iyi bakabilecek bir klinikti ve annesi hastaneden çıktıktan sonra ise onunla rahat bir yaşam sürmek hayatta istediği en büyük şeydi.  Bu, adam.. Gerçekten de bunu yapabilir miydi? Ne kadar güvenebilirdi ki hiç tanımadığı birine?  Düşünceleri çalan telefonuyla son buldu, arayan kişinin numarası tanıdık değildi, gözleri adamın yüzüne kayarken tedirginlikle telefonunu cevapladı;  "Alo?"  Telefonun karşı tarafında, polis olduğunu söyleyen bir adam vardı ve annesinin şuan karakolda olduğunu, gelip onu alması gerektiğini söylüyordu.  "Anne, neden böyle yapıyorsun?" dedi, gözleri sulanırken. Bunu daha çok kendi kendine söylemişti.  "Üzgünüm, gitmem gerekli." derken, önlüğünü çıkarmış ve hızla kafeden çıkmıştı.  Hızlı adımlarla yürümeye devam ederken, bir yandan da akan göz yaşlarını siliyordu. Ne zaman düzelecekti annesi? Kliniğe gerçekten yatmalıydı, ama nasıl ödeyebilirdi ki oranın aylığını?  "Atla."  Yanında duran arabaya baktı şaşkınlıkla, sonra da içinde ki adama.  "Teşekkür ederim, ben giderim." derken düşünce içindeydi. Arabayla giderse daha hızlı orada olabilirdi, ama o adamın arabasına nasıl binebilirdi ki? Ya, onu kaçırıp seksen sekiz yerinden bıçaklar, mini bir elbise giydirir ve saçlarını yolduktan sonra kolunu bacağını kopartıp ormana atarsa? O zaman onu kim kurtarabilirdi ki? "Saçma seneryolar kurmayı bırak, atla."  Tereddütlü olsa da, en kısa sürede karakolda olabilmek için arabaya binmişti. Bu araba, aynı bu adam gibi kokuyoru.  En merak ettiği şey ise, bu adamın neden peşinde olduğu ve ondan ne isteyeceğiydi. Gerçekten ortada önemli bir şey olmasa, bir kızın peşinde dolanacak bir adama asla benzemiyordu.  "Karakola gitmem gerekiyor aslında.." dedi, çekinerek.  Araba kullanırken de çok ciddi görünüyordu. Bu adamın gülümseyişini merak etmişti, Toprak bir an. Ama, neden merak edecekti ki? Sokaktan geçen normal bir adamdı işte.  "Biliyorum."  Biliyor mu? Ona karakola gideceğinden hiç bahsetmemişti oysa ki. Nereden biliyordu o zaman?  "Nasıl yani?" dedi, adama dönerken.  "Anneni alabileceğin bir bar, bir de karakol var."  O mu çok saftı, yoksa, karşısında ki adam mı çok zekiydi?  "Benim annem.. Benim annem aslında çok iyi bir annedir." dedi önüne dönerken.  Evet, onunla ilgilenmeyi beceremeyen bir kadındı. Yemek yapmazdı, temizlik yapmaz ve çarmaşır bulaşık yıkamazdı. Onu bir kere bile yanına alıp sevmemiş ya da öpmemişti. Ama o, dünyanın en iyi annesiydi onun için.  "Kendini kadırma." derken, işlek bir caddenin trafiğine takılmışlardı.  Gülümsedi, Toprak kafasını olumsuzca iki yana sallarken. Gözlerinin dolmasını hiç önemsemiyordu.  "Kandırmıyorum ki zaten. Benim annem, çok güzel şarkı söyler. Bana yemek tarifleri verir ve çok güzel makyaj yapar. Dünyanın en becerikli kadınıdır."  "Kandırıyorsun. Senin annen, çok iyi içki içer. Sana eziyet verir ve seni üzer. Dünyanın en sorumsuz kadınıdır." dedi, gözlerini küçük kızın mavilikleriyle buluştururken.  "Sence, benim cümlem doğru olan değil mi?" derken gaza basmıştı.  Toprak bakışlarını kucağına indirirken sessiz kalmayı tercih etmişti. Bu yabancı adam, doğruyu mu söylüyordu? Dünyanın en sorumsuz annesi, onun annesi miydi gerçekten?  Karakolun önünde durduklarında arabadan inip koşarak karakola girmişti. İkinci kata hızlı adımlarla çıkıp, sağ masada polisin karşısında oturup ifade veren annesini gördü.  Yine sarhoş olup kimi rahatsız etmişti? İfade verirken onu görürse 'beni eve götür' diye tutturmasından korktuğu için arka koltuklardan birine oturup, polisin annesi ile işinin bitmesini bekledi.  Adam gözleri, polise ifade veren kadına ve kadından şikayetçi olan iki kadına kaydı. Daha sonra ise, arka tarafta oturmuş, gözlerini utancından ellerine indirmiş olan kıza baktı.  "Sana anneni tedavi ettirmeni söylüyoruz, bizi dikkate alan kim? Şuna bak, yüzümüze bile bakmıyor!" diyerek kızın başına gelen iki kadın, acımasızca bağırıyorlardı.  Tedavi ettir diyorlardı ama, nasıl yapacağını söylemiyorlardı. Tedavi merkezleri öyle pahalıydı ki..  "Terbiyesiz, öyle bir kadından böyle bir kız olur anca zaten!"  Parmakları, mavi gözlerinden akan sularla ıslanırken, sesinin çıkmaması için dudaklarını ısırıyordu. Onların yüzüne bakamazdı çünkü, utanıyordu. Nasıl bakabilirdi ki? "Toz olun."  Sulu gözlerini, yanına dikilen adama çevirdi. Bu adamın nesi vardı böyle? Odan ne isteyecekti ki, böyle onu kolluyordu?  "Kızım, anneni alabilirsin. En kısa zamanda tedavisine başlarsan sizin için iyi olur, bir büyük tavsiyesi."  "Teşekkür ederim." dedi polise, annesinin kolunun altına girerken. En kısa zamanda başlamalıydı ama, nasıl?  Karakol dan çıktığında, bir taksiye binmek için etrafına bakındı.  Ama, çantası!  Çantasını kafeden çıkarken almamıştı ki, nasıl taşıyabilirdi annesini bu haldeyken?  "Seni bekliyorum." diyerek, arabanın içinden seslenen adama baktı.  Bu adama gün geçtikçe daha da borçlanıyordu. Annesini arka koltuğa yatırıp, kendisi ön koltuğa geçti.  "Evim,"  "Biliyorum."  Yine mi biliyordu? Oysa kız henüz onun ismini bile bilmiyordu.  Yusuf'u da arayamamıştı. Neyse ki, yarın pazardı ve okul da işte yoktu. Evine gidip gönlünü alabilirdi.  Araba evinin önüne geldiğinde durmuş ve mavi gözlerin sahibi arabadan inip annesini taşımasında yardımcı olmuştu.  Adam annesini tutarken, Toprak kapıyı açtı. Camdan onlara bakan bir kaç yaşlı teyzeden gözlerini kaçırmıştı.  Eve girip annesini yatağa yatırırken, adam da evi inceliyordu.  "Burası annemin odası." dedi, odayı tanıtma gereği duyarak.  Küçük ama tertemiz bir evdi.  Adam onun tanıtımına hiç bir tepki vermeden odadan çıkmıştı. Hemen karşıda ki aralık olan kapıdan gözüken açık mavi tonlarında ki odasını işaret etti.  "Orası da benim odam."  Adam Toprak'ın odasına bakarken, Toprak gülümsemişti. Demek ki, adamın ilgisini bu oda çekmişti.  Onca yardımının karşılığında ona odasını elbette ki gösterebilirdi.  "İstersen gelebilirsin." dedi, kapıyı sonuna kadar aralayarak.  Adamın yüz hatları hiç yumuşamıyordu. Biri onu bu haliyle sinirli sanabilirdi.  Bir kaç adımla onun odasına girdi. Bakışları ilk önce mavi küçük yatağa kaydı. Daha sonra, beyaz dolaba ve küçük mavi-beyaz olan çalışma masasına.  "Gözlerinden." dedi, yatağın maviliğine bakarken.  Evet, Toprak'ın gözleri de bu yatak örtüsü gibi açık maviydi.  Onun odasında bu iri cüsseli ve siyahlar içinde olan adam biraz komik görünüyordu ama, gülmeye de cesaret edemiyordu, kız.  Adamın gözleri en son, çalışma masasının üzerinde duran, Yusuf ile onun resmiydi. Bu resmi çok seviyordu, daha yenilerde çekinmişlerdi.  Adam, fotoğrafa doğru ilerleyip resmi ters çevirmişti. Daha sonra ise odadan çıkmış ve çıkış kapısına ilerlemişti.  Neden böyle yapmıştı ki şimdi bu adam?  Toprak yavaşça peşinden ilerledi.  "Yarına kadar düşün, kararın olumlu olursa, beni bul. Eğer olumsuz bir kararda bulunursan, bir daha karşıma çıkma."  Şimdi sıra, karar verme aşamasına gelmişti. Adamın ne istediğinide bilmiyordu ama, ona bu kadar yardım eden bir adam, belki de iyi bir adamdı?  Bunu bilmiyordu ve her şeyi yaşayıp öğrenecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD