Nerdeyse on gündür bir ruh gibi gidip geliyorum okula. O günden sonra Ayşe teyze beni bir an yalnız bırakmamış, her fırsatta ne kadar üzgün olduğunu belirtip özür dilemişti. Harun'un da çok pişman olduğunu söylemişti sık sık ama benden herhangi bir tepki göremeyince artık bunu söylemekten de vaz geçti. Keza bana en son attığı özür mesajından sonra bir daha mesaj atmamış, annesinin söylediğine göre de iyice içine kapanmıştı. Peki bu benim umurumda mıydı? Umursamamak için elimden geleni yapıyordum fakat sanki bana ihtiyacı olan birine sırtımı dönmüş gibi hissetmekten de kendimi alamıyordum. Kindar birisi olmadım hiçbir zaman lakin daha önce gururum bu kadar incinmemişti. Yeniden onunla diyalog kurmaya kendimi hazır hissetmiyordum.
Yaklaşık 20 dakikadır, öğrenci işlerinde işim var deyip gelmeyen Ceyda'yı bekliyorum kafeteryada. Henüz yemeğimi almadım. Eğer biraz daha gecikirse kuyruk daha da uzayacak ve ikimiz de yemeğimizi yemeye vakit bulamayacaktık. En sonunda kuyruğa girip onun yerine de yemek almaya karar verdim. Olabildiğince yavaş ilerleyen yemek sırasında ister istemez önümdeki gurubun konuşmalarına kulak misafiri olmuştum. İçlerinden birisi yeni gelen uzman ortopedistten bahsediyordu. Henüz bizim sınıf tanışma şerefine nail olamamıştı. Uzmanlık alanının travmatoloji olduğunu ve oldukça sıra dışı yöntemlerle hastaları tedavi ettiğini, çok yakışıklı ve karizmatik olmasına rağmen bir o kadar da kibirli ve asık suratlı olduğunu söyleyen üst sınıflardan olduğunu tahmin ettiğim kızın, eğitim süresince ondan öğreneceklerinden çok, onunla nasıl samimi olabileceğini düşünüyor olması açıkçası sinirlerimi bozdu. İnsanlardaki bu karşı cinse olan merakın, onları nasıl bu denli pervasızlığa sürüklediğini bir türlü anlayamamıştım. Gurupta erkek olan öğrencilerden birisi; 'bunun ne işi var burada, telepati ile mi çağırdınız?' diye sorunca elimde olmadan bakışlarımı kafeteryanın girişine çevirdim ve çevirmemle az önce konuşan kıza hak vermeden edemedim. Oldukça gösterişli ve fark edilir bir çehresi vardı. Kumral saçlarını özenle şekillendirmiş, önlüğünün içine giydiği gözleriyle aynı tondaki gömlekle de görenlerin iç çekmesini sağlayacak bir görünüşe sahipti. Az önce önümdeki insanları eleştirirken, adamın aurasına böyle kolay kapılmış olmam birden silkelenmeme sebep oldu. Ben böyle kendime kızarken sıra bana çoktan gelmişti ve ben de Ceyda ile benim için hafif bir menü tercih ederek boş yer aramaya başlamıştım.
Kafeteryanın ortalarında aradığım yeri bulunca kimseye kaptırmamak için aceleyle oturdum. Elimde iki tepsi ile oldukça zorlanmıştım. Telefonumu çıkarıp Ceyda'yı tekrar aramaya başladığım sırada karşımdaki sandalye çekildi ve bütün kantinin ağzının sulanmasına sebep olan adam, teklifsizce karşıma oturdu. Ceyda için aldığım tepsiyi önüne çekerek içindekileri tırtıklamaya başladığında ben aval aval yüzüne bakmadan edemedim. ' sen aç değil misin, neden yemiyorsun?' diye sordu. Ancak kendime geldiğimde nerden geldiğini bilmediğim bir cesaretle; 'siz de kim oluyorsunuz? arkadaşım için aldığım yemeği yiyorsunuz şu an' diye söylendim. Ukala bir gülüşle konuşmadan yemeğine devam etti. Sinirlerim giderek bozulmaya başladığı için masadan kalkıp uzaklaşmaya niyetlendim ama beyefendi saçmalamaya devam etti.
" Siz öğrencisiniz, enerjiye ihtiyacınız var. Böyle kıytırık şeyler sizi ayakta tutmaz. Bu arada ben Çapa Tıp fakültesinin yeni ortopedi ve travmatoloji uzmanı Alper Dağhan. Siz küçük hanım?"
" Ben 4. sınıf öğrencisiyim, ismim Zehra Ocak hocam. Tanıştığıma memnun oldum. İzninizle derse yetişmem gerek."
" O zaman ikinci dönem benim servisimdesiniz Zehra Ocak. İyi dersler"
Herkesin, özellikle de az önce önümde konuşan kızın bana dik ve anlam veremez şekilde baktığını anlamamak için kör olmak gerekirdi. Ben bile az önce yaşadıklarıma anlam veremezken insanların şaşkın bakışları çok da anormal değildi. Bütün bu olanlar sırasında beni bir başıma bırakan Ceyda'ya tekrar sinir oldum ama gerçi onun bir suçu yoktu. Çünkü öğrenci işlerinden işini kısa sürede bitirip ayrılan görülmemişti şimdiye kadar. Bugün olağan dışı bir gün olduğu kesindi. Allah hayra çıkarsın diye kendi kendime söylenerek sıyrıldım ortamdan. Öğleden sonra teori derslerimiz olduğu için amfiye doğru yürümeye başladım. Karşıdan sırıtarak gelen Erhan'ı görmemle dişlerimi sıkmam bir oldu. Aradan günler geçmesine ve her seferinde onu terslememe rağmen, sırnaşık tarzından bir şey kaybetmemişti. Herkesin onun ağzının içine düşmesi kendisinde nasıl bir öz güven oluşturduysa artık, benden aldığı ters cevaplar sanki onu daha da çok hırslandırmıştı. Yanından geçip gitmeye çalıştım ama bana müsaade etmedi.
" Naber güzellik, selam sabah yok mu?"
" Yok "
" Ne zaman kıracaksın şu inadını? Bir şansı hak etmiyor muyum sence? "
" Kimseye bir şans vermek istemiyorum, neden anlamıyorsun? Kaç kez daha söylemem gerek?"
" Beni kabul edene kadar vazgeçmeyeceğim. Buna alışsan iyi edersin. O inadın elbet kırılacak."
Bünyemi saran sinir ve panik dalgası bedenimde istemsiz titremeler yapmaya başlamıştı ki arkamdan gelen adım seslerinin sahibine bakarak Erhan'ın duruşunu düzeltmesi ve sahte bir ciddiyete bürünmesi dikkatimi dağıttı. Az önce kantinde masama oturan Alper hoca yanımıza gelmiş, Erhan'ı baştan ayağı buz gibi bakışlarla süzmüş ve az öncekinin aksine oldukça katı bir üslupla konuşmaya başlamıştı.
" Erhan sana verdiğim hasta dosyalarının düzenlenmesi işini bitirdin mi?"
" Bitmek üzere hocam."
" Bitirmeden karşıma çıkma demiştim ama sen şu an karşımdasın. Ne yapmam gerekiyor sence?"
" Özür dilerim hocam, sadece bir şeyler atıştırmak için mola vermiştim."
" Yanlışın var, bir şeyler atıştırmak ve öğrencilerimi rahatsız etmek için verdin o molayı. Ben bu seferlik gördüklerimi olmamış var sayıyorum. Ama herhangi bir öğrencimden seninle ilgili bir şikayet duyarsam eğer; asistanlık işini unut. "
" Anlaşıldı hocam, müsaadenizle."
Erhan kafeteryaya doğru, Alper hoca da dersliklere çıkan merdivene doğru ilerlemeye başladı ve ben, tabiri caizse olduğum yerde bir sap gibi kaldım. Erhan'ın tehdit vari konuşması beni ne kadar gerdiyse, Alper hocanın doğrudan uyarısı bir o kadar beni rahatlatmıştı. İçimdeki bu garip ikilemle dersliğe doğru yürümeye başladım. Neden bir tane normal insan denk gelmiyordu ki karşıma. Hayatımda hep az ve öz insan olsun diyenlerdenim ama hem az hem de garip olması oldukça yoruyor. Sınıfa benim peşime giren Ceyda'nın yüzü sirke satıyordu. Hem bu kadar beklemiş, hem aç kalmış hem de işini halledememişti. O böyle isyanları oynarken az önce başıma gelenleri anlatmayı es geçtim. Kafası yeteri kadar doluydu zaten. 150 kişilik amfide ortalara doğru oturmuştuk ama Ceyda'nın ders dinlemeye niyeti yoktu. Ben not tutmak için eşyalarımı hazırlarken o, katladığı ceketine başını koymuş ve gözlerini çoktan kapatmıştı. Akşam bana not için yalvaracağı kesindi. Elbette ondan notlarımı esirgemiyordum ama bu onu biraz da olsa süründürmeyeceğim anlamına gelmiyordu.
Sıkıcı teknik dersi bittiğinde ikimiz de üzerimizden kamyon geçmiş gibi hissediyorduk. Giderek soğuyan havalar yüzünden dışarıda fazla oyalanmak ikimizin de işine gelmiyordu. Otobüsten bir durak önce inip, zincir marketlerin birine girdik ve bir kaç temizlik malzemesi aldık. Eğer keyfimiz isterse yarın eve temizlik yapmayı düşünüyorduk. Sınavlar başlamadan önce yeni evimizi görmek isteyen bir kaç arkadaşımızı davet etme niyetimiz vardı. Haliyle temiz bir evde ağırlamak istiyorduk. Marketle evin arasındaki yolu alırken, Hikmet amcanın çırağının koşturarak bizim binaya girdiğini gördüm. Arkasında da kan ter içinde, elinden geldiğince hızlı adımlarla yürüyen Hikmet amca girdi binadan. Ceyda ile birbirimize sorgular gözlerle baktığımızda biz de adımlarımızı hızlandırıp neler olup bittiğini öğrenmeye çalıştık. Binaya girdiğimizde Ayşe teyzenin telaşlı sesi geliyordu. ' Hikmet bey, odasına kilitledi kendisini. Sabahtan beri ne cevap verdi ne de açtı kapıyı. Kendine bir şey yapmasından korkuyorum.' Hikmet amca onu sakinleştirmek adına konuşuyor ama bir türlü başarılı olamıyordu. Onların kapısının önüne geldiğimizde koridorun sonundaki kapıyı açmaya çalışan çırağı gördüm. Tornavida ile kapıyı zorluyor ama bir türlü başarılı olamıyordu. Ayşe teyze yüzüme mahcup bir şekilde bakıyor fakat kendince benden yardım isteyecek cesareti bulamıyordu. Bunu fark ettiğimde daha fazla dayanamadım.
" Hikmet amca, Ayşe teyze lütfen sakin olun. Siz çıkın bizde bekleyin ben onu ikna etmeye çalışacağım. Ali burada benimle beklesin. Kapıyı açtıramazsak tekrar uğraşır."
Ayşe teyze yüzüme minnetle bakarken, ben Ceyda'ya yaptığım kaş göz işaretiyle onları bizim eve yollamayı başarabilmiştim. Kapıyı sadece bana açacağı yönündeki his, bir yerden gelip yerleşmişti içime ve ben bu konuda yanılmak istemiyordum. Geçen hafta olanları rafa kaldırdım ve derin bir nefes alarak odanın kapısına doğru ilerledim. Kapıyı bir kaç kez tıklattım fakat ses gelmedi. Gittikçe artan endişem soluğumu kestiğinde titrek bir sesle konuşmaya başladım.
" Harun benim. İyi misin?"..... "Harun herkes seni merak ediyor, açmayacak mısın kapıyı? En azından iyi olduğuna dair ses ver."
Ne kadar konuşursam konuşayım bir türlü ses vermiyordu. Ali'yi yanıma çağırdım ve ne yapıp edip kapıyı açmasını söyledim. Çocuğun da Harun için endişelendiği her halinden belliydi. Ali gürültülü sesler çıkararak kapıyı açmaya çalışırken içeriden zayıf bir ses geldi.
" Annem istediği için mi buradasın yoksa beni gerçekten merak ettiğin için mi?"
Sesini duyunca rahatladım ve Ali'ye gidebileceğini söyledim. Ali ikiletmeden evden çıkınca;
" Benden kimse bir şey istemedi. İyi olup olmadığını bilmeyi kendim istedim. Neden böyle davranıyorsun? Annenin endişe duyması seni hiç üzmüyor mu?"
" Hiç kimse beni anlamıyor. Özellikle de o. Sesimi duydun, rahatladıysan gidebilirsin. Anneme de sadece yalnız kalmak ve kimseyle konuşmak istemiyormuş de."
" Seni görmeden hiç bir yere gitmeyeceğim."
" Neden bu ısrar? Ben patavatsız, kaba herifin tekiyim. Sana söylediğim onca sözden sonra iyi olup olmamam neden umurunda?"
" Evet sana kırıldım ama sırf bu yüzden kötülüğünü istemem. Beni ne sanıyorsun, kindar birisi miyim sence?"
" Seni tanımıyorum, sen de beni tanımıyorsun."
" Anladığım kadarıyla beni tanımak da istemiyorsun. Hatta yüzümü görmeye bile tahammülün yok."
Son söylediklerimin üzerine bir süre daha rahatsız edici bir sessizlik baş gösterdi. Günün yorgunluğu ve yaşadığım gerginlikler neticesinde bedenime bir dayanak olarak kapıyı seçmiş ve kollarımı göğsümde bağlayarak kapıya dayanmıştım. Kilit sesini duyup ne olduğunu anlayamadan kapı aniden açıldığında dengemi kaybettim ve kendimi birden sandalyesinde oturan Harun'un kucağında buldum. Ondan kısık bir inilti duyduğumda yaşadığım şoktan kurtularak aniden toparlanmaya çalıştım ama belime sardığı kolu kalkmama engel oldu.
" İyi olmamı eğer gerçekten istiyorsan biraz daha böyle kal."
Başını saçlarıma gömüp söylediği şey; tepeden tırnağa buz kesmeme sebep oldu. Ne bir cevap ne de bir tepki verebildim. Sonradan belimdeki eli gevşedi ve ben güç bela kucağından kalkabildim. Bir süre ne söyleyeceğimi bilemez bir şekilde, onun yüzü hariç her yere baktım. Ama göz göze gelmek kaçınılmazdı. Sandalyesinin hemen baş ucunda ayakta duruyordum ve Harun yavaşça parmaklarıma dokunarak elimin tamamını iri elinin içine aldı. Yaralarını sardığım eliydi. Yutkundu, derin bir nefes aldı, baş parmağı ile elimin tersini okşadı ve konuşmaya başladı.
" Tam 11 gün önce kalbini kırdım. 11 gün boyunca kendime o kadar çok kızdım, o kadar söylendim, yetmedi sana o kadar mesaj yazıp sildim ki anlatamam. Sonunda baktım bir yere varamıyorum susmayı seçtim. Bu süreçte annem çok üstüme geldi. İyi niyetinden hepsi biliyorum ama onun gözlerime artık bıkmış ve yorulmuş bir şekilde bakması da çok dokunuyor, öyle böyle değil, anlatamam. Her şeye rağmen bana katlanan tek insanın da benden uzaklaştığını, beni yargıladığını görmem yetti anlayacağın. Ama annedir sonuçta, kızar ve sonra dayanamaz affeder. Ya sen, senin beni affetmeme ve bir daha görmek istememe ihtimalin aklımı kaçırma noktasına getirdi. Ben çok pişmanım Zehra. İnan çok hem de. Bencilce senin tek uğraşın olmak istedim. Biliyorum aptalca bir yaklaşım ama bütün negatifliğime rağmen gözlerinde gördüğüm sahicilik dünyalara bedeldi benim için. Mesajlarıma cevap vermedin, ne okula giderken ne de gelirken başını kaldırıp balkonuma bir kez olsun bakmadın. O gün anneme koridorda söylediklerin kendimden bir kez daha nefret etmeme sebep oldu. Ne olur bana bir şans daha ver."
Söylediği her şey yankı yaparak zihnime ulaşırken belki de hayattaki tek şansımı o an kullandığımı düşünmeden ona istediği fırsatı vermek istedim. Elbette şartlarım olacaktı. Elim hala elinin kıskacındayken konuşmak ne kadar zor olsa da sesimi düz tutmaya çalışarak konuştum.
" Sana istediğin şansı vereceğim ama bir şartla! Sağlığına kavuşmak için çabalayacak ve kendini daha fazla kapatmayacaksın. Sana sunduğum her türlü tedavi seçeneğini kabul edecek ve beni uğraştırmayacaksın. Bir daha beni anlayıp dinlemeden hakkımda yargılarda bulunmayacaksın. Bunu sana verdiğim ilk ve son şans olarak değerlendir lütfen ve elinden gelenin en iyisini yap. "
" Birden fazla şart oldu ama ne yapalım, kabul etmekten başka şansımız yok sanırım. Peki yüzüm yok ama ben de senden bir şey isteyebilir miyim?"
" Makul bir şeyse neden olmasın?"
" Bir daha elimi sakın bırakma olur mu?"
" Na.. nasıl yani?"
"Yanisi ben senin elimi ilk kez tutup yaralarımı şefkatle sarmandan sonra bu elimi bir türlü ısıtamadım. Şimdi yeniden eski sıcaklığına kavuştuğunu hissediyorum. Beni bir daha ayazda bırakma olur mu?"
Duyduklarım akıl alır şeyler değildi. Karşı cinsle sevgili manasında hiç münasebeti olmayan benim için nasıl da yabancı sözlerdi bunlar. Öyle ki; ilk anda benden arkadaş mı yoksa sevgili mi olmamı istiyor acaba diye epey bir bocaladım. Sonra gözlerinde gördüğüm parıltılar, asıl niyetini anlamamı sağladı. Gözlerindeki o parıltılar benim sessizliğimle beraber yerini endişeden titreyen göz bebeklerine bıraktığında, elinin yavaşça elimden kaydığını hissettim. Sanki saniyeler içinde hayati bir karar vermem gerekiyordu, sanki birisinin yaşamla olan bağını kesip kesmemek benim bir tek sözüme bakıyordu ve ben hayatta yapmam dediğim şeyi yapıp birisine bir dünya dolusu ümit verdim. Elimden kayan elini sıkıca tutup; " Hani sen tuttuğun eli bir daha bırakmazdın? İlk dakikada su koyuverdin" dedim. O an onun yüzündeki mutluluğu görmenizi isterdim. Sanki uçurtması en yükseğe çıkmış çocuk gibi, kaybettiğini sandığı hayatının anlamını bulmuş gibi, can suyuna kavuşmuş gibi. O ifadeyi görseydiniz siz de benim gibi en doğru kararı verdiğinizi düşünürdünüz eminim.
'Artık gidip annene iyi olduğunu söylemem gerekiyor' dediğimde benden hiç ayrılmak istemediğini söyledi. İçimde garip bir hareketlilik vardı. Harun'la bu güne kadar aramızda geçenleri detaylıca anlatmamıştım Ceyda'ya. Şimdi geldiğimiz noktayı nasıl açıklayacağım ise muammaydı. Ya Ayşe teyze, ona nasıl bir açıklama yapacaktım? Merdivenleri 'acaba doğru mu yaptım?' düşüncesiyle çıkarken son ifadesi belirdi gözlerimin önünde ve kuşku kırıntılarını zihnimin en gerisine attım. Bir yola çıkmıştım ve günahıyla, sevabıyla getirilerine katlanacaktım...