Çarpışma ve çarpılma

1091 Words
Alarmın sesine uyanıp huysuz huysuz homurdandım. Hayır yani, üniversitede sabah 7’de uyanırsın demediler ki bana. "Gezip tozarsın, eğlenirsin" dediler bana. Nasıl da kandırılmışım ama! Hızlıca hazırlanıp çıktım. Pek makyaj yapmayı sevmediğim için sadece ruj sürdüm. Aslında makyajdan çok cilt bakımına takıntılıyım. Üzerime koyu yeşil sweatshirt, altıma da açık mavi bir pantolon geçirdim. Kumral saçlarımı sadece taradım. Doğal olmayı bayağı seviyorum, o yüzden pek bir şey yapmama gerek yok. Kahvaltımı da yaptıktan sonra, kampüsten epey uzak olan yurdumdan çıkıp yürümeye başladım. Yürürken bana söylenen yalanları düşündüm. Üniversite şöyledir, böyledir... Hepsi yalan be. Yurda ilk geldiğimde bayağı iyi anlaştığımız bir arkadaşım vardı ama meğer o da erkeklerle görüntülü seks yapıyormuş. Bunu da benim yanımda canı çıkana kadar inlediğinde anladım. Uyuduğumu düşünüp duymadığımı sanmış olabilir ama duydum... Ve belki... birazcık ses kaydı ve görüntü almış olabilirim. Ama sadece birazcık. --- Merkezi dersliklerin önüne vardığımda gözlerim muazzam bir şeyle karşılaştı. "Arabaya bak be!" Buralarda böyle zevkli insanlar olduğunu sanmam. Yani Bitlis gibi bir yerde böyle bir araba ne arar ki? Aslında pek arabalar hakkında bilgim yok ama "lüksüm" diye bağırıyor resmen! --- "Offff ders çoooook sıkıcı!" Ben en yakın arkadaşım Meryem'e mızmızlanırken o da bizim için not tutuyordu. Umarım ileride beni evlatlık alır çünkü benden bir bok olmaz. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. — "Sus da dersi dinle biraz." — "İyi be, offf..." Zaten en nefret ettiğim hocanın dersiydi: Mert Hoca. Hayır yani, bir insan ders anlatmak yerine niye hayatını anlatır ki? Sınavda askerlikte ne yaptığını da sormuyoruz ama sonra sınav bize kol gibi giriyor! Neyse, bu ders de böylelikle bitti. Biz kafeteryada otururken ben, Meryem ve hiç sevmediğim Yelda... Yelda’yı sevmeme sebebim sevgilisi var ama ona çok aşığım diye ortalıkta dolanıyor. Ama gözü hep Diş Arda’da! Hayır yani, madem çocuğu kandırıyorsun, ayrıl gitsin! Ben düşüncelerimde kaybolurken birden omzuma bir ayı yumruk attı: sinir bozucu Eyüp! Hemen çemkirdim ona: — "Ne yapıyorsun ya sen, kafayı mı yedin?" — "Yavaş vurdum be..." Bir de "yavaş vurdum" diyor, omzum kırıldı resmen! — "Yavaş vurmuşmuşmuş! Farkında mısın senin bir elin ineğin taşakları kadar?" Dememle masadaki herkes güldü bana. Tamam, biraz garip bir benzetmeydi ama bu çocuktan da nefret ediyorum. Hep etrafımızda, hep izinsiz masamıza oturur. Arada düşünüyorum, acaba sıkıntılı mı diye. Bir insan nasıl herkese gülebilir be? O sırada Meryem: — "Hadi, ders başladı, gidelim." — Yelda: "Hangi derslikteyiz?" Bu kızı hiç sevmiyorum demiş miydim? — "Derslik 19." — "Derslik 19 nerede ki?" diye sordum. — "Yuh Sibel, iki yıldır buradayız. Hâlâ mı okulla alakan bile yok? Kızım senin!" İstemediğim bir bölümü okumak sanki benim suçumdu. Ben resim okumak istiyordum ama ailem buna hep karşı çıktı. Ne varmış, ataması yokmuş da... Ne varmış, ben güzel resim çizemiyormuşum da... — "İyi tamam, siz gidin. Ben su alıp geliyorum," dedim. Zaten istemediğim bir yerde, istemediğim bir bölüm okuyorum, bir de boğazım kurumuştu. Su alıp merdivenlere yöneldim. O sırada annem yazmış: "Nasılsın, iyi misin?" diye. Ona cevap yazarken birine çarptım. Kafamı kaldırmamla Yunan heykeli görmem bir oldu. Uzun boylu, baya uzun. Benim boyum da uzundur, 1.73’üm ama bu adam dev resmen. Özellikle o kahverengi gözleri... çok derindi. — "Özür–" dilerim diyecekken bağırmaya başladı: — "Önüne baksan be!" Sen şu dağ ayısına bak hele! — "Ben mi önüme bakayım? Sen bana çarptın! Asıl sen önüne baksana be!" diye bağırdım. Adamın gözleri resmen alev aldı. Ben arkasındaki adamları arkadaşları sanarken meğer korumalarıymış! Hayır yani, anladık taş gibi adamsın da, seni on kişi birleşse kaçıramaz. Şu kaslara bak be... Adamlar tam bana doğru bir adım atacaktı ki dağ ayısı elini kaldırdı. Adamlar geri çekildi. — "Bana bu şekilde bağıramazsın, haddini bil!" diye kükredi adeta. Hayır yani, kendini ne sanıyorsa... ama... eridim resmen. Bir insan bu kadar mı güzel kokar be! — "Ufff, seninle uğraşamam, dersim var!" deyip tam yanından geçip gidecekken, bir anda kolumdan tutup merdiven korkuluklarına yasladı beni. Ama onun bu hareketiyle telefonum bodrum katına düştü! — "Ne yaptın yaaa! Daha taksidi bitmemişti onun, ben daha kılıf bile alamamıştım. Telefonuma küçük diye bu muameleyi görüyor!" diye söylenirken, adam bu ne diyor der gibi baktı bana. Ben de hızla yanından giderek telefonumu almaya indim. Telefonumu aldığımda paramparça olmuş ekranıyla bakıştık adeta. Yukarı çıkıp tekrardan bağırdım: — "Telefonumu mahvetmişsin pis öküz!" Dememle koluma yapışması bir oldu. O sırada arkada bir ses: — "Alp Bey..." diye söylendi. Bu Burak hocaydı. Hemen yanımıza gelip Yunan heykeli karışık öküzün elini sıktı: — "Hoş geldiniz Alp Bey, şeref verdiniz bize." Ben... şok tabii. ---. Şok olduğumu söylemiştim ya… İşte o an beynim resmen resetlendi. “Alp Bey” mi? Yani, az önce bana bağırıp kolumdan tutan öküz, bu koca üniversitenin önünde hocaların bile el pençe divan durduğu adam mı? Ben hâlâ şoktayım, elimde de paramparça olmuş telefonum… Bir yandan sinirimden ağlayacak gibiyim, bir yandan da içimde garip bir şey kıpırdıyor. Kalbim deli gibi çarpıyor, nefesim hızlanıyor. Saçma sapan bir durum… Öfke mi, korku mu, heyecan mı? Hepsini aynı anda yaşıyorum. Gözüm istemsizce ona kayıyor. O kahverengi gözler… Sanki bana meydan okuyor, ama aynı zamanda içine çekiyor. Öyle bir bakış ki, karşı koymak imkânsız gibi. Kendi kendime kızıyorum: “Ne erimesi Sibel? Adam telefonunu kırdı, sana bağırdı, seni resmen korkuttu! Uyan, salak!” Ama işte… içimde minik bir kıpırtı var, inatla susturamıyorum. Yanımdaki Burak hoca eğilip bükülüyor, “Şeref verdiniz” falan diyor, ben de orada öylece dikiliyorum. Sanki herkes yerini biliyor, bir tek ben bilmiyorum. “Kim bu adam?” diye düşünüyorum. Ve aslında daha tehlikeli bir soru var kafamda: “Neden kalbim bu kadar hızlı atıyor?” --- Şu an yaşadığım şeyin adı ne bilmiyorum. Sinir desem, evet var; hatta içimden bağıra bağıra sövmek geliyor. Ama aynı anda kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi çarpıyor. Bu çelişkiye anlam veremiyorum. Bir yanım, “Sibel sen delirdin mi? Adam seni az önce azarladı, telefonunu parçaladı, sana haddini bildirmeye çalıştı!” diye bağırıyor. Diğer yanım ise… işte o yanım çok tehlikeli. Çünkü o tarafım onun kokusunu, bana yaklaşırken yüzümde hissettiğim sıcak nefesini düşünüyor. Korku mu, heyecan mı? Ayrıştıramıyorum. Gözlerimi ondan çekmeye çalışıyorum ama olmuyor. Sanki büyülenmişim. Alp… Hocaların bile önünde eğildiği, adı saygıyla anılan biri. Ama bana bakışı… başka. Hem öfkeli hem de sanki beni çözmeye çalışan bir yabancı gibi. Telefonumun kırık ekranına bakıyorum. İçim acıyor, taksitlerini düşünüyorum, annemin bana yardım edemeyeceğini biliyorum. Ama garip bir şekilde, bu zararın bile gölgede kalmasına sebep olan bir şey var: Alp’in varlığı. O kadar baskın, o kadar ağır ki… Kalabalığın içinde bile sadece onu hissediyorum. Ve en kötüsü… ya da belki en heyecan verici yanı şu: Onunla yollarımın burada kapanmayacağını, bu karşılaşmanın sadece başlangıç olduğunu hissediyorum. Kendi kendime fısıldıyorum: “Sibel, bu adam belanın ta kendisi. Ama sen belaya karşı koyabilir misin?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD